TASAVVUF YOLUNUN ÖNEMİ VE TASAVVUF YOLUNDA OLANLARIN HALLERİ

0

Mevlana Celaleddin Rumi (k.s) Hazretleri bir söyleyişinde şöyle buyuruyor:

Gel gene gel, neysen ne yapmışsan gene gel.

İster yüz kere tövbe etmiş ol, ister yüz kere tövbeni bozmuş ol.

Bu kapı umutsuzluk kapısı değil, nasılsan öyle gel.

Yani dergahları, tasavvuf yolunu kurtuluş yolu olarak bildiriyor. Yunus Emre de şöyle söylüyor:

Şeriat, tarikat yoldur varana.

Hakikat, marifet ondan içeri.

Yunus Emre’de ilk bu tasavvuf, tarikat yoluna girmeden evvel Hacı Bektaş Veli’nin dergahına gidiyor. O zaman onda alıç var.  Bu muşmulaya benzeyen bir meyve, dikenli bir meyve. Ağza burukluk tadı veren bir meyve. Ondan tabi köylerinde çok var, bunu verecek takas yoluyla, işte; bir çuval buğday alacak. Gidiyor dergaha takas yapmak için. Hacı Bektaş Veli de diyor ki, o her getirdiği alıç için diyor; “Bir nefes verelim” diyor, “Ya da buğday mı hangisini istersen?” diyor.

Yunus Emre diyor; “Köyde ev halkı aç, onun için bize buğday lazım. Bize daha çok buğday lazım yani.”

O zaman tekrar teklif ediyor; “Her getirdiği alıcın” diyor, “İçindeki çekirdeğinin her tanesine” diyor, “10 nefes vereyim” diyor.

Yine kabul etmiyor. Bu sefer tabi buğdayı alıyor, yükleniyor gidiyor köyüne. Yolda giderken aklına geliyor. “Allah Allah bu bana” diyor, “Böyle bir şey söyledi ama bir nefes, bir alıca karşılık. Bunda bir hikmet vardır” diyor. “Gideyim bari takası o şekilde yapayım.” Gidiyor, “Tamam ben, kabul ediyorum. Bana nefes versin buğday yerine” diyor.

Ondan sonra, Hacı Bektaş Veli; “O geçti artık” diyor, “Senin kilidini” diyor, “ Tapduk Emre’ye verdik. Sen eğer gerçekten bu yolu istiyorsan Tapduk Emre’ye müracaat et.”

Ondan sonra gidiyor Tapduk Emre’ye. Ondan sonra Tapduk Emre’nin yolunda 40 yıl hizmet ediyor. Sadece odun taşıyor ve getirdiği odunlarda ne yaş odun var ne de eğri büğrü. Bir gün Mürşidi söylüyor ona; “Yunus Emre” diyor, “Evladım, ormanda hiç eğri büğrü ya da yaş odun yok mu ki sen hep düz odun ve kuru odun getiriyorsun!” 

O da diyor ki; “Efendim, sizin dergahınıza eğri büğrü odun girmez.”

Tapduk Emre şöyle diyor, Yunus’a; “Ey Yunus, bu kapıya gelene ‘Neden geldin?’, gidene ‘Neden gittin?’ denmez.” Yunus Emre dergaha odun çekiyor, düşünüyor sonra kendi kendine. “Ben” diyor, “Bu dergaha 40 yıldır hizmette bulundum, ama bir yol kat edemedim. Yani eksiklik bende” diyor. “Ben” diyor, “En iyisi yola revan olayım çıkayım.” Yani başka arayışlar içine giriyor.

İzin vermeden dergahtan ayrılıyor bu. Sonra yolda iki tane arkadaş buluyor. Bunlarla beraber seyahat ediyorlar. Tabi Yunus’un nereye gittiği belli değil. Onlarla beraber takılıyor. Yol arkadaşlığı yapıyor yani. Bunların erzakları, yiyecekleri tabii bitiyor. Ondan sonra diyorlar, “Madem hepimiz dervişiz. Allah’tan isteyelim. Allah bize sofra göndersin. Ağzımız nasıl olsa zikirli, dualı.” Birinci gün işte bir arkadaşı, sofi arkadaşı dua ediyor. Bir yer sofrası geliyor. Yiyorlar, içiyorlar. Ertesi gün öbür arkadaşı ediyor. Yine bir sofra geliyor. Yiyorlar, içiyorlar. Ondan sonra sıra Yunus Emre’ye geliyor. O da dua ediyor. Bu sefer iki sofra birden geliyor. Öbür yol arkadaşları tabii şaşırıyor, diyorlar; “Biz dua ettik bir tane sofra geldi. Sen edince iki tane geldi. Bunun sebebi hikmeti nedir?” Yunus Emre de diyor ki; “Siz kimin yüzü suyu hürmetine istediyseniz, ben onun yüzü suyu hürmetine istedim. Bu şekilde iki tane geldi. Siz kimin yüzü suyu hürmetine istemiştiniz?” diyor. Onlar diyorlar ki, “Biz Tapduk Emre’nin dergahında bir dervişi varmış Yunus Emre diye!”. O çok yüksek makamlara gelmiş. onun ünü şöhreti de artmış. Ama Yunus bilmiyor tabi, hani “Allâhu Teâlâ’nın öyle kulları vardır; kendisi Veli olmuştur, kendisi bilmez; halk bilir. Bu da o kişilerden Yunus Emre. Öyle dediklerini öğrenince, çünkü; o kendisi dua ediyor. Hem kendisi için dua etmiş oluyor, hem de onların yüzü suyu hürmetine dedikleri için iki defa sofra gelmiş oluyor. İki defa istemiş gibi oluyor. Bunu öğrenince; “Benim” diyor, “Geri dönmem lazım”. Sebebini de tabii söylemiyor.

Tekrar yine dergaha gidiyor. Çünkü anlıyor hatasını. Halbuki ermiş olmuş ama kendisi farkında değil. İşte kapıyı çalıyor. Hacı anne çıkıyor. Tapduk Emre’nin eşi. “Anne” diyor, “Ben böyle böyle bir hata yaptım. İşte ben bu yolda fazla yol alamadım. Ondan terk-i diyar eyledim burayı. Size de haber vermedim. Şeyhim beni” diyor, “Tekrar kabul eder mi?”

“Öğreniriz oğlum” diyor. “Sabahleyin” diyor, “Avluya abdest almaya çıkar” diyor. Normalde Tapduk Emre’nin gözleri kör ama manevi gözleri açık tabii. “O avluya çıkarken sen kapının eşiğine uzan. O bir ayağınla şöyle yoklar, yumuşaklık hisseder sorar bana; ‘Kim geldi, kimdir bu?’ diye” diyor. “Ben derim ki Yunus. Eğer; ‘Kim Yunus?’ derse” diyor, “Seni silmiştir. Ama ‘Bizim Yunus mu?’ derse, senin daha kalbinden silmemiştir” diyor.

Aynen tatbik ediyorlar. İşte Tabduk Emre tam avluya çıkacak, kapının eşiğine yatıyor. Yumuşaklığı hissediyor. Soruyor hanımına. “Hanım” diyor, “Kimdir bu? Nedir bu?”

“İşte, efendim Yunus’tur.” “Bizim Yunus mu?” deyince, hemen Yunus Emre atlıyor Mürşidinin elini öpüyor. “Efendim, ben böyle böyle bir hata ettim. Affedin beni.” O da zaten gönlünde olan bir dervişi. Onun bir asası, bastonu var. Onu alıyor, havaya doğru sallıyor. Savuruyor bunu. “Bunu” diyor, “Ara bul bastonu. Bu gittiğin yerlerde irşad et!” Yani irşad makamına gelmiş zaten. Ondan sonra Yunus Emre o bastonu arama bahanesiyle çıkıyor yollara, revan oluyor. Gittiği yerleri irşad ede ede gidiyor. Eskiden 30 yılda olana bile, “Ne çabucak oldun” derlermiş.

Zamanın birinde de bir Şeyh, müridi var bunun. Bu da Mürşidinden dua istiyor. Himmet istiyor. “İlla” diyor, “Bana himmet edin, dua edin Mürşidim. Benim kalp gözüm açılsın, işte keşif gözüm açılsın” diyor.

“Oğlum” diyor, “Yapma, etme” diyor, “Kaldıramazsın” diyor, “Böyle kolay şey değil”. “Yok efendim, kaldırırım, şöyle yaparım böyle yaparım, illa himmet edin, dua edin…”, artık Mürşidi dua ediyor, buna himmet ediyor, bunun kalp gözleri açılıyor.

İlk açıldığı gün bir bakıyor Şeyhin alnına, alnında ‘Şaki’ (cehennem ehli) yazıyor. Çocuk şaşırıyor, bu nasıl bir olay, bizim gittiğimiz yolun başındaki Şeyhin başında şaki, cehennem ehli yazıyor. Tabi bunu öğrenince başlıyor yavaş yavaş ayağını dergahtan kesmeye. İşte üç gün, beş gün arayı uzatıyor yani. Tabi Mürşit biliyor neden şey yaptığını, gelmediğini. Sonra haber salıyor diyor, “Bütün” diyor, “Dervişlerim gelsin, şu gün toplanacağız, işte muhabbet edeceğiz”.

Bu gelmeyen, ayağını kesen, keşif gözü açılan müride de söyleniyor tabii. O da geliyor. İşte geldikten sonra ona dönüyor; “Evladım” diyor, “Senin bir günde gördüğünü, biz 40 yıldan beri görüyoruz” diyor. “Peki” diyor, “Bunu gördüğümüz halde, Allah’tan, kulluğumuzdan” diyor, “Vazgeçtik mi?” diyor. “Hayır. Yani buraya eğer dergaha geliniyorsa ya da bu ders çekiliyorsa Allah için, benim için çekmeyeceksin” diyor, “Benim için yapıyorsan zaten yanlış yapıyorsunuz. Allah için yapılıyor bu yol.”

Tabi  Allâhu Teâlâ için hiçbir şey farz veya vacip değil. O anda Şeyhinin alnında yazan ‘Şaki’yi, ‘Cennet ehline’ çeviriyor. Yani esas, ana vurgu burada yapılan işi sadece Allah rızası için, Allah için yapmak. Onu belirtmek istiyor. İşte kimisi derviş kardeşine kızıyor. Kimisi kendi kafasındaki problemlere göre bir yol çiziyor. Dersi kimisi bırakıyor, tekrar devam ediyor. Tam sadık olunmuyor yani. Yani kafasına göre tarikat ya da Şeyh aranılıyor. Halbuki, “Şeyhe, tarikata uyayım” demiyor da. Halbuki yol bir. Tarikatlar hiç kimsenin tapulu malı da değil. Gaye, amaç ne; Allah rızası. Tarik nedir; yol. Seyri sülük nedir; seyrederek gidilen yol. Alınan ilim ve dersler yani çekilen zikirler de nedir; Nur. “Allâhu Teâlâ’nın bize sunmuş olduğu Nurlar. İşte bunu nasıldı ki mürit bir yolda giderken ne oluyor? Onun bir adım önüne Nur yani ışık tutuluyor ki o tökezleyip gitmesin. Ona göre işte, her adım attığında ne oluyor? Ders yükseliyor. Kademe, kademe, adım, adım gidiliyor. İşte on adım ışığı tutarsan kişi yine önünü göremez. Direkt ışığı gözüne de tutulursa, yine insan önünü göremez. Tökezlemesi muhtemeldir yani. Onun için kademe kademe gidiliyor, ders ders.

Yunus Emre’nin dediği gibi; “Adım adım ileri beş alemden içeri.” Yani beş duyudan içeri.

Allâhu Teâlâ ne buyurmuştu? “Biz kendi ruhumuzdan üfledik” diyordu. Hacı Bektaş Veli de, Yunus Emre’ye ne diyordu; “Sana bir nefes mi verelim, yoksa buğday mı?” Yani yine iş nereye geliyor; nefis olayına. “Nefsini bilen Rabbini bilir.”

“Kaldır beni aradan, görünsün sana Yaradan” demiş erenler.

Bu zamanda, yani ahir zamanda dervişliğin tabii getirisi de büyük. Çünkü Peygamber Efendimiz hadisinde ne buyurmuştu, Ashabıyla birlikte otururken, “Eğer” dedi, “İslam’ın  emrettiklerinden onda birini yapmazsan, helak olursun” dedi. “Ama öyle bir zaman gelecek ki” dedi, “Ahir zamanda İslam’ın hükümlerinden emrettiklerinden onda birini yapan kurtuluşa erecektir”.

Yani Yunus Emre’de ne diyordu:

Yol odur ki hakka vara, göz odur ki doğru göre, er odur ki alçaktan baka, yukarıdan bakan göz değil.

Bir er eteği tuttun ise, birine bir hayır ettin ise, bire bin az değil.

Yani bu insanlığın bozulduğu zamanda eğer Hak yolunda gidiliyor ise, Peygamber Efendimiz ne diyordu? “Ahir zamanda istikamet sahibi olan kişi kırk şehit sevabı alır” diyordu.

Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede de öyle diyor; İslam’a ilk girenlerle, sonra girenlerin derecelerinin aynı olmayacağını söylüyordu. Çünkü en büyük zahmeti onlar çekmişti. E şimdi de böyle. Şimdi herkes zevk ve heveslerin peşindeyken, sen ne yapıyorsun? Nefsinin isteklerine, arzularına gem vuruyorsun. Allah yolunda, nefsini kullanmayı tercih ediyorsun. Çoğunluk Allah’a sırtını dönmüşken, sen yönünü ne yapıyorsun, Allâhu Teâlâ’ya yöneltiyorsun. Onun için ecri ve getirisi büyük. Yani yolu terk etmek, “Artık benim ecri ve mükafatlara ihtiyacım kalmadı” demek gibi oluyor.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#MevlanaCelaleddinRumi #YunusEmre #TaptukEmre #Mürsid #mürşit #Şeyh #himmet #nefes #nefs #arzu #istek #tarikat #tarik #seyrusülük #seyrisuluk #şeriat #tarikat #hakikat #marifet #insan #Adem #insanıkamil

KİBİRLİ OLMANIN AFETLERİ

0

“Hırsı bırak, kendini boş yere harcama, şu toprak altında çırak da bir usta da”, diyor Mevlana Celaleddin Rumi (k.s), diğer bir beytinde ise, “Zengin yoksulu hor görür ne diye, sağa soluna yan bakar ne diye, ikisi de senin elin, ikisi de, peki kutlu ne, kutsuz ne?” diyor; “Kendine gel, benlikten çık, uzak dur”. Çünkü hiçbir mümine yakışan bir hal değildir bu.

Mevlam Teala ayet-i kerimesinde; “Yeryüzünde büyüklenerek yürüme, çünkü sen ne yeri yarabilir ne de dağlara ulaşabilirsin, erişebilirsin” buyuruyor. Azamet, kibriya, ululuk, yücelik, büyüklük ancak Allah Azim-ü Şan’a aittir ki; kim ona yeltenirse büyük bir çarkın dişlerine yeltenmiş gibi olur. O çark onu parçalar ve nitekim yerle yeksan eder. Dervişlik sadece sakalla, takkeyle, hırkayla olunmuyor, layık olmak, onların hakkını vermek gerekiyor.

Hazreti Süleyman (a.s) zamanında bir derviş vardı. Bu yolda gidiyordu. Bir kuş gördü. Kuşa yaklaştı, baktı. Kuş kaçmıyor. Hamle yaptı ona, yakalamak için. Kuş can havliyle kaçarken, ağaca tosladı ve kanadını kırdı. O kırık kanatla yarım yamalak uçarak Hazreti Süleyman (a.s)’ın huzuruna geldi; “İşte ben şikayetçiyim şu dervişten” dedi.

“Neden?” dedi.

“Ben orada otlanıyordum yani yemleniyordum. O derviş bana hamle yapınca ben de ondan can haliyle kaçarken, ağaca tosladım. Kanadımı kırdım. Yani o benim kanadımın kırılmasına vesile oldu”. Sonra dervişi çağırdı, dedi, “Böyle, böyle… diyor bak kuş, ne diyorsun?” diyor, “Efendim, ben ona doğru yaklaştım” diyor, “O” diyor “Kaçmadı, e benim de” diyor, “O anda avcılık hissiyatım geldi” diyor, “Onu yakalayıp, işte pişireyim, cızbız yapayım diye, ondan sonra o kaçmayınca, ben de onu yakalamak için üstüne vardım” dedi.

“Peki” dedi, “Sen” kuşa, “Neden bunu gördün, kaçmadın?” dedi.

“Efendim, dedim ben ona baktım” dedi, “Başında takke var, sırtında hırka var, yani; bu derviştir. Allah’a yakın olan kullardan, beni yani yakalayacağına şey yapmadım” diyor. “Bir ihtimal vermedim. Bunun yani” diyor, “Bunun yerine kılığına aldandım ben, yoksa normal bir kişi olarak gelseydi ben” diyor, “Onu gördüğüm zaman hemen kaçar giderdim”.

“Yani o zaman” dedi, “Kısas olarak bunun” dedi, “Kolunu kıralım”.

“Yok, istemem” dedi, “Onun kolunu kırılsın” dedi, “2-3 ay sonra dedi iyileşir” dedi, “Yine” dedi, “Başkasına, böyle bir kuşa celbeder, onu yakalamaya çalışır” dedi.

“Onun için dedi ne yapalım?” dedi,

“Bunun başından da takkeyi alın” dedi, “Hırkasını da alın” dedi. “Yani bu o görünüme sahip ama o meziyetler yok onda. Bunu alın ki” dedi, “Başka kuşlar benim gibi aldanmasın.”

Yani mümin olan, derviş olan kişi; elinden, ayağından, dilinden emin olunan kişi demektir yani; karşı tarafa bu hissiyatı verebilmek lazım. Eğer bu hissiyatı veremezsek o zaman vah bize, tüh bize yazık bize yani! Ayet-i kerimede ne diyordu; “İnsanları küçümseyerek onlardan yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme, kuşkusuz Allah kendisini beğenip, övünenleri sevmez” diyor, Lokman Suresi’nde geçiyor hatta bu. “Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini alçalt. Seslerin en çirkini eşek sesidir” diyor.

Bu ayet-i kerimeyi Mevlana Hazretleri inceliyor, “Neden” diyor “Eşeklerin sesi en çirkin olanı?” diye. Bakıyor eşeğin anırmasına, şeyden geliyormuş bu karın, yani nefs bölgesinden ya acıktığı zaman anırırmış eşek ya da karşı cinsi gördüğünde, işte bunlar hep şeyden, nefsten gelen, nefs galebe çaldığında bu sesi bağırıyor, eşek anırıyor.

Muhyiddin Arabi Hazretleri, Hakk’a yürüdüğünde, işte sorgu melekleri geliyor, ona; “Rabbin kimdir?” diye soruyorlar.

O da diyor ki, “Biz bizimleydik, bizimle bize geldik, bizi bizden mi sorarsınız?” diyor. Melekler şaşırıyor, bir anlam veremiyorlar. Tekrar Rabbil Alemine geri dönüyorlar diyorlar; “Ya Rabbil Alemin böyle bir kulun geldi, bize böyle söyledi, ‘Biz bizimleydik, bizimle bize geldik, bizi bizden mi sorarsınız?’ ” diye.

“Ey meleklerim” dedi, “Onu” dedi, “Dünyadaykende” diyor, “İnsanlar dahi anlamadı, siz de anlamazsınız” diyor, “O Benim has kullarımdandır” diyor, “Bırakın onu” diyor.

Muhyiddin Arabi Hazretleri, vahded-i vücut eri. Hatta ne diyordu, “Sin şın’a geldiğinde” diyor, “Beni anlarsınız. O şey” dedi, “Bir müezzin ezan okunuyordu geldi, ona bir tokat çıkarttı” dedi, “Senin taptığın” dedi, “Benim ayaklarımın altındadır.”

O da tabii şikayet etti bunu kadıya, “Bana böyle böyle… dedi” diye, halbuki anlamadılar onun ne dediğini. O gün onun olayında aşikar eden Selim Han, Şam’a geliyor, fethediyor işte orayı. Ondan sonra diyor, “Nerede söylüyordu?” diyor. “Falanca yerde” diyorlar. Gösteriyorlar orayı. Orayı kazıttırıyor. Yedi küp altın çıkıyor, “Benim ayaklarımın altındadır seni taptığın” diye. O günde müezzin, sabah ezanına kalkmak için eşinle zifafa girmiş ezan vakti. Ezan vakti girmiş. Gusül almadan gidiyor ezan okumaya. Aylığından, maaşından olmasın diye. Tam Muhyiddin Arabi Hz.’leride biliyor bunu. Ona bir tokat çıkartıyor. “Senin” diyor, “Taptığın”, yani sen maaş için yapıyorsun bunu, para için; “Senin taptıkların benim ayaklarımın altında”.

Nitekim o şeyden kazdıklarında yedi küp altın çıkıyor. Selim Han onu çıkarttıktan sonra, işte Cuma günü onları halka dağıtmak için tam Cuma namazının dört sünneti kılınıyor. Ondan sonra iki farzı kılınacak. Söylettiriyor onlara işte, “Selim Han çıkan yedi küp altını halka arz edecek, dağıtacak”. Namazı terk edenleri hepsini çekiyor kenara, belirli bir yere topluyor onları. İçeride kalanlara da o yedi küp altını dağıtıyor, o terk etmeyenlere.  “Siz” diyor demek ki diyor, “Mal, mülk, para için yani Allah’ı terk ettiniz”. Bir falaka onlara. Yani bu nedir, hep şey benlik yani kısa yoldan yolu köşeyi dönecek.

Cüneyt Bağdad-i Hazretlerinde bir molla tarafından zahir ilimle meşgul olan talebeler vardı. Bir de derviş olan zakirler vardı. Onlar da batıni ilimli olanlar.

Bir arkadaşı geldi onun. Dedi, “Hangi talebelerini daha çok tutarsın?” yani seversin.

O da dedi, “İstersen bunu örnekle gösterelim. Bir ilimden sor onlara. Nasıl cevap alacaksın?” İlk önce mollalara sordu bir ilim üzere, ilk önce gelen, “Ben” dedi, “Bilirim efendim” dedi, “Alasını”. Ondan sonra arkasından gelen mollaya sordu, o da dedi, “Ben bilirim, şöyle bilirim, öyle bilirim”, her gelen hep molla kısmından olanlar, “Hep ben bilirim, ben bilirim…”.

Sonra derviş olanlara geldi, sordu; “Evladım bu nedir?” “Efendim” dedi, “Arkamdaki kardeşim” dedi, “Benden daha iyi bilir. Ona sorunuz”. Ona sordu, o da öyle dedi. Hep arkadaki, arkadaki, en sonuncuya geldi. O da dedi; “Efendim” dedi, “Az önce önümden geçen kardeşim” dedi, “Benden daha iyi bilir” dedi, “Ona sorunuz”. Yani hiç benlik yok. İşte kişi ne diyor mesela, “İşte benim arabam, benim evim, benim koltuğum, benim gömleğim, benim ayakkabım, işte benim ayağım, benim başım…” E bak bu benim dediğimiz yerler hepsi bir yeri kapladı. Yani esas o zaman biz neredeyiz?

Allâhu Teâlâ bile ayetlerinde ne diyor; “İnna atayna kel kevser”. “Biz” diyor, “Biz sana” diyor, “Kevser’i verdik”. Allâhu Teâlâ bile yani Rab Esmasıyla öğreten, öğretici, yönlendiren. Yani nefsine ram olan Firavun ne yaptı? Kendi Rablığını ilan etti. Kibirlendi, büyüklendi. “Ben de sizin Rabbiniz değil miyim?”

Bir de nefsini hak yolunda feda eden Hallac-ı Mansur da; “Enel Hak” dedi. “Ben Hakk’ım. Ama biri nefsini sıfır noktasına getirmiş, yani; Hak’tan başka hiçbir şey olmadığını gösteriyor. Diğeri ise; nefsini yüceltmiş, kibirliliğini, büyüklüğünü. Yani ikisinin arasında dağlar kadar fark var. Biri meluniyet kutbu, eksi sıfırlarda, eksinin en dibinde. Birisi de artının en yükseğinde, o da velayet kutbunda. İkisi de dertten, tasadan uzak. Biri; “Ben günah işledim” yani, günah kavramı yok öbür günde. Diğeri ise kendini Allah’a, Hakk’a feda etmiş. O da günaha düşme şüphesi yok. İşte bunların ikisinin arasında kalan insanlar işte; “Şunu günah işledim, bunu böyle yaptım” deyip, işte vicdan azabı çekenler.

Nemrut da aynı öyle. İşte İbrahim (a.s)’a sordu; “Senin” dedi, “Allah’ın, inandığın ne yapıyor?” dedi.

“İşte” dedi, “Hayat veren” dedi, “Ve hayatlarını sona erdirendir” dedi.

“Eee” dedi, o da; “Ben de yaparım” dedi. İki kişi çağırdı, bir tanesini emir verdi, kelleye vurdurdu, öldürdü. Bir tanesine de dedi; “Bağışlıyorum” dedi. “Al işte” dedi, “Birisini ben öldürdüm. Birisinin hayatını bağışladım yani hayat verdim.”

“Öyle değil ki!” dedi, “Sıfırdan hayat verebiliyor musun?” dedi.

Yani “Allâhu Teâlâ’nın ayetlerine inanmayanlar, hep tartışanlar yani, elleriyle hiçbir delil olmadığı halde büyüklenme duygusundandır” diyor. Ayet-i kerimede de zaten öyle diyor.

Şeyh Muhyiddin Arabi Hazretleri Mekke’de, bu Fütuhat-ı Mekkiyye’yi yazıyor, Mekke’nin avlusunda. O zamanda, o devirde bir molla var, güzel vaaz eden, işte halkı peşinde sürüklüyor, bayağı etkili konuşuyor. O oradan geçerken Muhyiddin Arabi Hazretlerini gördü. Baktı orada, işte oturmuş bir kenarda kitap yazıyor. “Ya” dedi, “Benim peşimde” dedi, “Bir sürü insan” dedi. “Buna” dedi, “İşte Şeyh-ül ekber diyorlar ama” yani biraz kibirlilik girdi ona. Benlik girdi. Bu düşünceyi olunca tabii akşamına eve vardı. Bütün bilgileri silindi bundan. Oraya gitti, sordu. Buraya gitti, sordu. “Neden oldu? Yani tekrar nasıl gelebilir?” diye. Dediler, “Sen” dedi “Bak Şeyh-ül Ekber var Kabe’de. Avlusunda bir kitap yazıyor. Git ona danış. O nedenini söyler sana. Ya da yarana merhem olur.”

Gitti ona. Artık yapacak bir şey yok. Dedi; “Efendim, böyle böyle. İşte ben…” dedi, “Bütün bilgiler gitti. Bana” dedi, “Bunun nedenini söyleyebilir misin? Neden oldu yani?”

O da dedi; “Evlat” dedi, eline bir çomak verdi onun. “Bununla” dedi, “Kabe’nin avlusunda çizebildiğin kadar” diyor, “Büyük bir daire, çember çiz” dedi ona.

Çizdi geldi; “Çizdim efendim” dedi.

“Git ortasından” dedi, “Bir kum tanesi al gel” dedi ona, gitti işte ortalama baktı, şöyle ortasına bir kum tanesi aldı geldi.

“Geldim efendim, buyurun” dedi.

“Bak şimdi evladım” dedi, “Bu çizmiş olduğun daire” dedi, “Allah’ın sonsuz ilmini teşkil eder, gerçi bu çizgi onu ifade etmezde Dünyayı komple çizsen dahi. Temsili olarak. O ortasından aldığın bir kum tanesi de” dedi, “Senin, benim, işte mükevvenatda olan, her canlıdaki olan bilgi”. Dedi; ”Sen bununla mı,” dedi, “Yani dün buradan geçerken dedin, işte övündün. Biraz kibire kapıldın yani. ‘Ben işte şu kadar ilmim var, bilmim var. Benim etrafımda bir sürü insanlar işte beni sohbete geliyor, muhabbete geliyor’. Bizi hakir gördün yani” diyor.

O yani yaptığı hatayı ona temsili olarak anlattı. Ondan sonra ona tabi duada bulundu. Dedi; “Tövbe istiğfar et bu kibir alametinden. Çünkü o insanı mahveden bir şey. Çünkü şeytan bile neden kaybetti? Kibirliliğinden. ‘Hazreti Adem’i neden balçık çamurundan, adi bir çamurdan yaratıldı’ diye. Şimdi işte insanlar da bir Veliyi, Peygamberleri normal insan gibi görürse bu şeytanın şeyine düşer. Ondaki Allâhu Teâlâ’nın Esmalarını, tecelliyatını göremedi.

İşte Peygamber Efendimiz içinde ne diyorlardı? “Abdullah’ın yetimine mi peygamberlik geldi? O da bizim gibi çarşıda, pazarda dolaşan bir normal insan. Ona” diyor, “Melekler inmesi lazım değil miydi? Şu kadar servet verilmesi lazım değil miydi?” Yani bir sürü şey istiyorlar peygamber olabilmek için. Zaten peygamberlere ilk tabi olanlar ekseriyet yani garibanlar, yoksul olan kişiler.

Bir rahibe birisi gitti haber verdi, dedi; “Arabistan tarafında bir peygamber çıktı” dedi. “Ne dersiniz dedi doğru mudur? Onun dedi elameti nedir?” dedi. “Ona ilk” dedi, “Tabi olanlar kimlerdir?” dedi. “İşte zenginler mi yoksa gariban yoksul olan kişiler mi?” dedi. “Ekseriyet yani çoğunluğu gariban insanlar, o zaman” dedi, “Tamam, o hak peygamberdir. Çünkü bundan önce gelen peygamberlerin ilk tabi olanları yoksul ve gariban olan kişilerdir.” Çünkü zenginler neden kibir şey altına boyunduruk altına girmek istemiyor! Yoksulluğu sadece kaybedecek hiçbir şey yok zaten, onları bir yere sığınmak istiyorlar. Onların inanması daha çabucak oluyor. Zengininki ise biraz daha zor oluyor. Zenginlerdende iman eden var ama çoğunlukla garibanlar ilk önce peygamberlere tabi olanlar. Yani herkes de zengin olmak istiyor da. O da ayrı bir konu tabi. Yani zenginlik insanı Allah’tan, dinden uzaklaştırıyorsa o büyük bir külfet. Yani kafana sıkmışsın. Yani benlik olan, kibirlik olan şeyi Allâhu Teâlâ’da sevmiyor, insanlar da sevmiyor.

Hazreti Musa (a.s)’a Allâhu Teâlâ dedi, “Son dersini” dedi, “Şeytandan alacaksın” dedi. “Git” dedi, “Ona söyle” dedi, “Sana bazı şeyler söylesin. Gitti sordu ona, dedi, “Bana bir şey söyleyecekmişsin sen, bir şey öğretecekmişsin” dedi.

“Ya Musa” dedi, “’Ben ben’ deme, ben gibi olursun” dedi. Şeytanında çünkü doğru söylediği yerler var. Orada doğru söyledi.

Ve Peygamber Efendimiz, Hazreti Ebu Bekir Sıddık Efendimiz ile mağaraya sığındılar. Orada da doğru söylemişti. Dedi; “Bunlar buraya sığındı”. Tabi onların gözlerine Allâhu Teâlâ güvercin gösterdi oraya. Yeni yuva yapmış, yumurtlamış, yavruları olmuş. Bir de örümcek ağını o şekilde gösterdi onlara. Halbuki hem şeytan orada da doğru söylüyordu.

Yani bize lazım gelen Yunus Emre’nin söylediği gibi; “Yaratılmışları hoş gör, Yaratandan ötürü.”

Bilemeyiz biz, şimdi meyhanede kaç tane Hazreti Ömer vardır. Sonradan Hazreti Ömer gibi döner ya da Bişr-i Hafi gibi döner. Bilemeyiz biz, şimdi meyhanede kaç tane Hazreti Ömer vardır, sonradan Hazreti Ömer gibi döner ya da Bişr-i Hafi gibi döner, bilemeyiz yani; onun için hiç kimseyi hor görmemek lazım.

Derviş olana, ne diyordu Nakşibendi Hazretleri; “Eller yahşi biz yavan, herkes buğday biz saman”.

(Yunus Emre) “Yol o dur ki Hakka vara, göz odur ki alçaktan baka, yukardan bakan göz değil.” 

Yani eskiden dergahlara geldiği zaman ilk benlik putunu kırmak için Mürşitler, müride temizlik görevi veriyordu. Hatta Aziz Mahmut Efendi, Üftade Hazretlerine vardığında ne görevi verdi ona?

“Oğlum sen” dedi, “Yapamazsın bizim yolumuzu”.

“Yok efendim yaparım” dedi. “İyi o zaman bu kaftanla kılığını değiştirmeden” dedi, bir oklava verdi ona. “Al” dedi, “Bununla sakatat sat çarşı pazarda”. Şimdiki gençler ise iş beğenmiyor.

Mevlana, Mevlana’da olmadan evvel Şems-i Tebriz’i ile yolları kesiştiğinde, o kendi halk ile yürüyordu yolda, atın üstünde. Şems-i Tebriz’i bunun atın yularından tuttu; “Ey genç” dedi, “Benim bir sorum var!” dedi. “Cevaplayabilir misin?” dedi.

“Buyurun efendim” dedi. “Ne demek!” dedi. “İlmin deryasına geldiniz. Cevaplarız inşaAllah. Söyleyin buyurun” dedi.

O da dedi ki; “Bâyezid-i Bistâmî Hazretleri benim sancağım” dedi, “Resulullah (s.a.v)’in sancağından daha büyüktür” dedi. “Buna ne dersiniz?” dedi.

Mevlana Hazretleri alttan indi, bir nara attı, bayıldı, düştü orada. Bu sancakların büyüklüğüde kaç kişiye hidayetine vesile oldun, onunla alakalı olan bir şey bu.

Yine Mevlana Hazretleri talebelerinden ders görüyordu dere kenarlarında. Orada işte kal ilmi yani söz ilminden, kitaptan okuyorlardı. Şems-i Tebrizi geldi; “Siz” dedi, “Ne okuyorsunuz?”

“Bu herkesin diyebileceği bir konu değil” dedi, “Bu” dedi, “Kal ilmi”.

“Ver bakayım” dedi, “Nedir o kitap?” aldı şöyle bir, attı dereye, dereye atınca tabi bütün mürekkepler masmavi oldu dere, hepsi silindi gitti dedi; “Ne yapıyorsun? dedi “O kitabı yazmak için kaç senelerimizi verdik biz, kolay” dedi “Hemen” dedi, aldı dereden onu. Aldı önüne koydu onu öyle vurdu. Tozu bile çıktı. Mürekkepler yine duruyor. Bu da dedi; “Hal ilmi. Kal ilmine benzemez. Kal ilmi ne olanları da hal ilmini anlamaz.”

Allah bizleri muhafaza buyursun. Hazreti Musa (a.s) duasında ayet-i kerimede ne diyordu; “Hesap güne inanmayan her kibirli kişinin şerrinden benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a sığınırım” diyordu. Yani insanların irşadı sadece söz ile değil hal ile de oluyor.

Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz savaştayken düşmanın tam kellesini vuracaktı. Düşman tükürdü buna. O arada Hazreti Ali Efendimiz kılıncı vurmaktan vazgeçti. Soktu kınına. Dedi; “Kalk” dedi, “Tamam seni bağışlıyorum.”

Şey şaşırdı düşman. Dedi; “Neden böyle yaptın? Bana kılıncı vurabilirdin. Ben seni az önce” dedi, “Allah için seni vurup öldürecektim. Ama sen bana tükürünce” dedi, “Nefsim araya girebilir. Onun için seni nefsim için öldürsem, seni katletmiş olurum” dedi. “Yani bunun bana bir faydası yok. Onun için sana vurmaktan vazgeçtim” dedi. Adam bu hali görünce İslam’ı seçti. “Demek sen” dedi, “Allah’ına bu kadar bağlısın. Yani sizin Allah’ınıza teslimiyetiniz bu kadar farklı. Biz putlarımız için bu kadar bağlı değiliz yani. Ben” dedi, “Buraya savaşa ilk önce kendim için geliyorum. Kendi menfaatim, çıkarım için”. O hali görünce Hazreti Ali’de, İslam’ı seçti adam. Ama nedir? Benlik yok, kibir yok. Kendi nefsi için bile bir adam kılıç bile sallamıyor yani. Düşün, mübarekler öyle. Bunların örneği çok hal ile yani insanı İslam’a geçirmiş olan, hidayetine vesile olan. 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#MuhyiddinArabiHz #ArabiHz #ŞemsiTebrizi#Hz.Mevlana #AzizMahmutEfendi #ÜftadeHz #YunusEmre#kibir #benlik #kendinibegenme #horgörme#ego #bencil #kasıntı #bilgi #ilim #halehli #kalehli #halilmi

MÜMİNLERDEKİ SEVGİ VE MUHABBET

0

Muhabbetten hasıl oldu Muhammed (s.a.v), Muhammed (s.a.v)’siz muhabbetten ne hasıl! Bir insanın sevgi ve muhabbeti neye daha fazla varsa ilgi ve alakası, yakınlığı da o nispette derecatı vardır. Onun için Peygamber Efendimiz (s.a.v), “Kişi sevdiğiyle beraberdir” diyor. Onun için kişi neyi sevdiklerine bakmalı, yani; en üst seviyede hangi sevgisi var?

Allâhu Teâlâ ayetinde; “De ki onlar Allah’ı seviyorlarsa, bana uyun ki Allah da onları sevsin ve günahlarını bağışlasın, af ve mağfiret etsin, çünkü Allah en çok af ve mağfiret edendir” diyor ayet-i kerimede. Allah’ın yani sevgisi de, Allâhu Teâlâ’nın dediklerine uymakla, ona tabi olunuyor sevgisine, bunları Kur’ân-ı Kerim’de belirtmiş, işte ne diyor Allah’a, “Allah adaletli olanları sever” diyor, “Sabredenleri sever, temizlenenleri sever”, başka ne diyordu, “Muttaki olanları sever” diyor, “Takva sahibi olanları, yani; iyilik yapanları, güzel davranan. Muttaki olanları sever” diyor. Takva sahibi olanları. Yani iyilik yapanları, güzel davrananları. “Mümin olanları da sever” diyor. Hatta “Onların dostlarıdır” buyuruyor. “Tövbe edenleri de sever” diyor Rabbül Alemin. İşte bu zümrenin içine bizimde girmemiz lazım.

Yani bugün her Müslümana sorsan, “Allah’ı seviyor musun?” diye, herkes “Seviyorum” der. Ama Allâhu Teâlâ’nında işte sevecek olduğu kişileri Peygamber Efendimiz belirtiyor, “Allah için en iyi, güzel yapılan amel; Allah için sevmek, Allah için sevmemek ya da buğuz etmek, nefret etmek.” İşte Allâhu Teâlâ bu kişileri seviyorsa, bizim de sevmemiz lazım. İlk başta zaten Peygamber Efendimiz (s.a.v), ondan sonra gelen nedir; Ehli Beyt’tir, Peygamberdir, Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, Allah’ın sevdiği dostları. Yani bunları biz de sevmek mecburiyetindeyiz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadis-i şerifinde öyle buyuruyor. Diyor ki; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de tam manasıyla iman etmiş sayılmazsınız” diyor. “Onun için bu aranızdaki sevgi, muhabbeti, bağlantıyı kurabilmek için aranızda” diyor, “Selamı yayın”. Esas sevginin kaynağı nedir? Allah Azze ve Celle. Ya Vedüd. Ondan sonra ne diyor, ayet-i kerimede, “Yuhubbullah”; Allah’ın sevgisi. “La yuhubbullah”; Allah’ın sevmediği. Dünyadaki olan diğer sevgilerse işte onlar esas aşkı, sevgiyi bulmak için onlar kırıntıları, örnekleri, misalleridir yani.

Bir köylü, bir Şeyhe vardıydı (Mürşide). Ondan ders almak için işte o, ona sordu, “Evladım, senin dünyada herhangi bir şeye karşı sevgin var mı?”

O da tabii zannetti ki yani “Allah’tan başka şeyleri seversem, bana ders vermez” diye düşünüyor; “Yok efendim” dedi. “Benim” dedi, “Dünyalık olarak hiçbir sevgim yok. Hiçbir şey yani muhabbetim yok.”

O dedi; “Oğlum, sana o zaman nasıl ders vereceğiz, düşün bakalım” dedi.

Aradan biraz zaman geçti. “Efendim” dedi, “Benim dışarıda, kapıda” dedi, “Eşeği bağlamıştım oraya” dedi. “Onun ağzına heybeyi koydum mu? Yani buğday heybesi, onu koydum mu, koymadım mı, onu unuttum!” diyor, “Ona bir bakayım” diyor.

“Ha oğlum” diyor, “Bak senin” diyor, “Bir şeye karşı, hayvanla karşı bak bir sevgin varmış. Tamam!” diyor, “Sana şimdi ders verebiliriz. Yani sen bu sevgiyi hiç tatmamışsın ki biz sana ilahi aşkı, ilahi sevgiyi nasıl nakşedeceğiz, nasıl bahsedeceğiz.” Ondan sonra verdi o zâta dersini.

Bunun örneği nedir mesela Züleyha, Hz. Yusuf (a.s)’a aşık oldu. Onu sevdi. Türlü türlü ona, kendisine de eziyet çektirdi. Hazreti Yusuf’a da eziyetler çektirdi. Öyle aşkından deli divane oldu, malını, servetini onun yolunda harcadı. Hatta ona Hazreti Yusuf’tan bir haber getirene hemen veriyordu işte üstünde ne varsa bilezik, altın, maltın, küpe…

En sonunda Allâhu Teâlâ, işte, onu Hz. Yusuf (a.s)’a bağışladığında, ona dua etti Hz. Yusuf (a.s); Züleyha güzelleşti, tekrar eski güzelliğine geldi. Ondan sonra nikah kıydı ona. Zifaf gecesine girecekler. Bu sefer Hz. Yusuf (a.s)’a şey yapmadı Züleyha, meyil etmedi. “Bana” dedi, “İlişme, bana müsade et, izin ver, ben kendimde degilim” dedi. Yani o haller oldu ona. Allah’ın gerçek sevgisini buldu. Yusuf (a.s)’ın sevgisini ararken, işte o basamak oldu ona, Allah’ın sevgisi daha ağır bastı. Düşünün yani onun için deli divane oluyordu. Ama gerçek muhabbeti, sevgiyi bulunca o zaman Hazreti Yusuf’un sevgisi, aşkı yavan kaldı ona. İşte sevmenin, sevgininde bir sıralaması ve derecatları var.

İlk başta Allâhu Teâlâ’nın sevgisini, ondan sonra Allâhu Teâlâ’nın sevdiklerinin sevgisini öncelik yapmamız gerekiyor. Eğer diğer maddi şeyler öncelik olursa, o zaman biz daha çok bocalarız. Mesela kişi sevdiği bir ne vardır maddi olarak? Arabası vardır, ne bileyim bir karşı cinse bir sevgisi daha fazla vardır. Sevgi sarhoşu olmuştur yani bu. Normal bir sarhoş içtikten sonra işte geceliğin işte sabaha karşı ayılır. Ondan sonra tövbe eder, istiğfar eder. Kurtuluşa erer. Ama bir sevgi sarhoşu yani bir maddeye; işte bu ev olur, ne bileyim tarla, neyi seviyorsa yani gönlünde hangi maddeye sevgi bürüyorsa, o sarhoşluğuna kapılmışsa, onun ayılması o normal sarhoştan daha zordur, çünkü; o anca ölünce ayılır, ayık olur yani ama onunda tabi faydası olmaz. Çünkü sarhoş olduğunun farkında değil.

Zamanında birinde, Bağdat’ta oluyor bu olay. Gariban bir genç var. Bu çarşı pazarda dolaşırken bir kızı görüyor. Aşık oluyor buna. Soruyor soruşturuyor, “İşte bu kız kimdir?” diye. Soruyorlar, “Aman oğlum” diyor, bunu sağda solda söylemiyor, “Bu” diyor, “Padişahın kızı. Hem senin kelleni hem benim kelleyi götürürler” diyor.” Sen yani bu işi unut!”

Çocuk tabii sevmiş, aşık olmuş. İlla bunu elde etmek istiyor. İşte ona soruyor, buna soruyor. Yani derdine deva arıyor. Sevmiş ya bir kere, muhabbet bağlamış gönülden. En sonunda bir ihtiyar pir-i fani bir kişi ona diyor, “Evladım” diyor, “Falanca. Hani şu Bağdat’ın en meşhur Mürşid-i Kamili, Velisi. Sen onun dergahına git. O senin” diyor, “Derdine bir çare bulur.”

Tabi çocuk bir hevesle gidiyor dergaha, çalıyor kapıyı, giriyor içeri. “Efendim, işte benim böyle böyle bir derdim var, ben bir kıza aşk oldum, onunla evlenmek istiyorum, işte siz bana ne derseniz söyleyin, ben onu yapayım efendim, ne emrederseniz söyleyin, dergahı sileyim, süpüreyim, hamallığınızı yapayım. Yeter ki siz bana bunu işi yapın yani. Bağlayın bana, bana himmet edin”.

O da diyor, “Evladım” diyor, “Yaman bir işe başvurmuşsun. Peki. Ne dediğimi söylersem yapar mısın?” “Yaparım efendim” diyor. “Hemen kalk, o bir şey ona emredecekte yapacak”. “Tamam” diyor “Oğlum” diyor, “Şurada bir seccade var” onu veriyor. Bir de tespih veriyor eline. “Bunları al, falanca yerde, şehrin dışında bir mağara var” diyor, “Git orada vakit namazlarını kıl. Ondan sonra tesbih al eline. Sadece” diyor, “’Allah’ de. İşte uyuyamadığın zaman yani, ayık kaldığın müddetçe, uyanık kaldığın müddetçe hep ‘Allah’ diyeceksin. Vakit namazı geldiği zamanda namazını kılacaksın. Ben seni arada geleceğim, kontrol edeceğim. İşte yemeğini erzakını getireceğim” diyor.

Çocuk, “Tamam efendim” diyor. Kabul ediyor. Hemen alıyor seccadeyi, tesbihi. Dostdoğru tarif ettiği mağaraya gidiyor. Başlıyor orada, tabii namazını kılıyor işte. Tesbihatını çekiyor. Sonra aradan 10-15 gün geçiyor. Bir kervan geçiyor oradan. O arada da hava bozuyor şimşek, fırtına başlıyor, başlıyor yağmur yağmaya. Bunlar da mağaraya sığınıyor. Şeyden korunmak için. Yağmurdan. Bakıyorlar içeride birisi var. Seccadeyi sermiş. Orada işte kendini kaptırmış. Onlar selam veriyor. Çocuk onları duymuyor bile. O kadar yani kendini kaptırmış kızı alacak ya.

Bakıyorlar; “Ha bu” diyorlar, “Herhalde Allah dostu. Biz selam verdik, bizim selamımızı bile adam duymadı. O kadar yani Allah’a kaptırmış kendini bu!” diyor. “Allah’ın herhalde sevdiği bir Veli dostlarından bir tanesi.” İşte kervancı orada diyor, “Bunun namına, bunun yüzü suyu hürmetine dua edelim. Allah böyle sevdiği kullarının yüzü suyu hürmetine dualarımızı kabul eder.”

İşte orada kaç kişi varsa içlerinden dua edenler var. Onun yüzü suyu hürmetine. Sonra mağaradan ayrılıyorlar. Gidiyorlar şehre. Şehirde birkaç gün geçiyor. Orada dua edenlerin hepsinin duaları gerçekleşiyor, yani ne istemişlerse. Ondan sonra bunun ünü yayılıyor tabi, “İşte biz falanca yerde, mağarada bir kişi zât var, onun yüzü suyu hürmetine dua ettik dualarımız kabul oldu!…” başlıyor millet akın akın gelmeye,  bu çocuğun ünü başlıyor saraya kadar varıyor yani bunun haberi.

Padişah, bunun gerçek Veli olup olmadığını öğrenmek için bu Şeyh Hazretlerine gidiyor. “Efendim, böyle böyle bir zat gelmiş mağarada, işte Allah’ı tesbih ediyormuş bu. Ne dersiniz?” diyor, “Allah dostu olabilir mi?” O da diyor, “Olabilir efendim” diyor. “Peki” diyor, “Bunu bir ziyarete gidelim yani; böyle mübarek zâtlar şehrimizde bulunca beti bereketi artar. Vatanımızın milletimiz için hayırlı olur. Yani bunu gidip hem hayır duasını isteyelim hem ona işte bir teklifte bulunalım ki burada yani bizim memleketimizden ayrılmasın.”

“Tabi, olur” diyor. İşte aradan da tam 40 gün geçiyor artık. Padişahla, o Veli gidiyorlar mağaraya çocuğu ziyaret etmeye. Padişah işte ona teklif ediyor; “Sana evladım” diyor, “İşte köşk verelim. Ondan sonra bahçe verelim. İşte şu kadar da kese altın verelim. Yeter ki bizim memleketten gitme, yani burada ikamet et, bizim yani şeyimize faydan olsun, memleketimize”.

Ondan sonra tabii Şeyh göz kırpıyor çocuğa; “Kabul etme” diyor. Çünkü o çocuğun kızı istiyordu ya. Ondan sonra “Efendim” diyor padişah, “Kabul etmedi” diyor, “Ne yapabiliriz başka?” diyor.

Şeyh diyor, “Kerimenizi, yani kızınızı” diyor, “Teklif edin bakalım, nikahına alırsa. Şimdi sen buna bağ bahçe verdin ama eşi yok, çoluğu çocuğu yok” diyor. “Ne yapacak yani onları? Belki, nikah kıyar da işte bir evlilik hayatı olursa, belki o zaman kalır.” Padişaha öyle söylüyor Şeyh.

Bu sefer padişah o teklifte bulunuyor çocuğa. Çocuk bakıyor Şeyhin yüzüne, “Tamam” diyor, “İşte kabul et” diyor yani. “İsteğin, dileğin oldu”. O arada çocuk düşünüyor bir, diyor, “Ya ben kırk gün Allah’ı  tespih ettim, Allah’ı zikrettim. Allah bana sevdiğim kızı verdi. Babası padişahmış” diyor. “Padişahı ayağıma kadar getirdi. Bir de” diyor, “Bana köşk verdi, bağ verdi, bahçe verdi. Bir de üstüne parada veriyor. Ben kırk gün yaptım, Allâhu Teâlâ bana bu kadar izzet-i ikramı oldu. Ben bundan sonra desem, ‘Allah’ bana daha neleri bağışlayacak?” diyor. Yani o anda Allah sevgisi daha çok basıyor çocuğun kalbine. “Ben” diyor, “İstemem. Bana Allah yeter”.

Dönüyor Şeyhine. “Efendim” diyor, “Ben sizin” diyor, “Kapınızda kul olmak isterim”. Onun talebesi oluyor, ondan sonra işte o çocuğa da basamak oluyor kızın sevgisi, esas gerçek sevgi, muhabbete erişiyor yani çocuk. Yani bunun için bir kıvılcım gerekiyor.

İlk kıvılcım nedir, “Allâhu Teâlâ tövbe edenleri sever” buyuruyor. Tövbe kıvılcımıyla başlamak lazım. Ondan sonra, Yunus Emre ne diyor? “Aşk odununa yak Çalabım”. Ondan sonra, ateş alır harıl harıl yanar insan sevgiden, muhabbetten.

Ayet-i kerimede ne diyor Allah; “Onlar hiçbir kınayıcının kınamasındanda çekinmezler” diyor. Yani sen ‘Allah’ dedikten sonra, Allah’ın sevgisi, muhabbeti sana geldikten sonra, sana ‘Deli’ deseler ne olur, ‘Veli’ deseler ne olur?

Ne diyor Yunus Emre; “Ben ballar balını buldum kovanın yağma olsun.”

Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in devesi, Peygamber Efendimiz Hakk’a yürüdükten sonra baktı içeride yok, gitti kendi kendini helak etti, başını yerlere vura vura. Hurma kütüğü vardı, o kendisi bizzat ağladı Peygamber Efendimiz (s.a.v) onun üstüne sohbet edince. Yani bir deve kadar olamıyorsak, nasıl yapabiliriz ki, yani nasıl yapabiliriz ki başka türlü!

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Allahsevgisi #Peygambersevgisi #müminlerdesevgi #müminlerdemuhabbet #aşk #muhabbet #HzMuhammed #HzYusuf #Züleyha #sevgi #tasavvufsohbeti #Hakk #mumin #insan #İslam #ilim #haya #zikir #zikrullah #nefs #tasavvuf

İLMEL YAKÎN – AYNEL YAKÎN – HAKKEL YAKÎN

0

Müminin özelliklerinden, şiarlarından bir tanesi de gaybe imandır.

Bakara Suresi’nin 3’üncü Ayet’inde Allâhu Teâlâ şöyle buyuruyor; “Onlar gaybe iman edenlerdir” diye buyuruyor. Gayb; bilinmeyen demektir. İmanın şartlarından da olanlar nedir hep; gayb ile alakalı. İmanı ne ile kuvvetlendiriyoruz ya da delillendiriyoruz? Bunları ilmel yakîn, aynel yakîn, Hakkel yakîn bularak, yakınlık bularak tazeliyoruz, güçlendiriyoruz ve delillendiriyoruz. Çünkü insan yakınlık kurmadığı her şeye uzaktır. Yani, Allah’a da uzaktır, dine de uzaktır, yakınlığı elde etmek gerekiyor. İşte biz bu ilk yakınlığı nereden alıyoruz, ilimden alıyoruz. İlmi yani sözlü olarak da alabiliriz, bir alimi dinleyerek ya da yazılı olarak okuyarakta alabiliriz. Kur’ân-ı Kerim okuruz, hadis-i şerif kitapları okuruz, siyer alimlerin kitaplarını okuruz.
Yani; ilk ilimle başlıyor bu yakınlık. Cenab-ı Allah’ın Esmalarını da öğrenip ne yapıyoruz, imanımıza yakınlık katıyoruz. Ondan sonra olacak olan yakınlık ise gözde olan yani aynel yakîn. İşte biz bunu dinde nasıl anlıyoruz? Namaz kılanları görüyoruz, oruç tutanları, hayır hasenat yapanları. Yani dinin getirdiği fiiliyatları yapanları gördüğümüz zaman bunlara ne yapmış oluyoruz, göz ile şahit olmuş oluyoruz. Allah’ı tanımada ise işte mükevvenata bakıyoruz. Gökyüzüne, yeryüzüne, Allah her şeyi bir dizayna koymuş, bunları yaratmış. İşte bunları da gözle görerek ne yapıyoruz, iman ediyoruz. Hatta ayet-i kerime ne diyor? “Gözünü çevir bir bak bakalım bir ahenksizlik, bir bozukluk görebilecek misin?” diyor. “Gözünü çevir bir daha bak” diyor, “Göz sana hor ve yorgun olarak tekrar geri dönecektir” diyor.

İşte bu dış aleme baktığımız zamanda gözümüz bize şahitlik yapıyor, diğer kendi bedenimizin dışına baktığımız zamanda Allâhu Teâlâ’nın varlığının delili olmuş oluyor. Yani Allâhu Teâlâ her yeri bir ressam gibi nakışlamış, işlemiş, yani; bu denilemez ki bu resmi bir ressam yaptı. Kendisi yok diye bu yok diyemeyiz yani. Yapmış olduğu resimden zaten kendini belli ediyor. Bir usta da aynı şekilde bir makine icat etmiştir. Makine herhalde kendi kendine olmayacağı için ne diyoruz, “Bunu bir usta yaptı.” Yani ustanın var olduğunu ispat ediyoruz.

İşte kendimize de baktığımız zaman, işte; elimize, ayağımıza baktığımız zaman, beşer tane parmak var, niye bunu iki tane ya da sekiz tane değil, yani demek ki bunu birisi yarattı! İşte gözümüz var, burnumuz var, hepsinin ayrı ayrı yerleri var ki diğer bütün hayvanlara bakacak olursan hepsinin burnu aynı yerde yerleri var. Ki diğer bütün hayvanlara bakacak olursan hepsinin burnu aynı yerde. Gözü hemen burnunun üstünde. Ağzı burnunun altında. Hepsi yani tek elden çıkmış gibi. Yani bu bir Yaratıcının delillerinden. Yani bunu gözden aşikare. Yani ben Allâhu Teâlâ diyoruz zahir. Zahir; görünen demek. İşte yani yaptığı etraftaki olan her şey nedir; Allah’ın zahirliğine delili.

Ondan hariç bedenimizin içine baktığımız zaman işte bir sürü organlar var ve her birininde ayrı ayrı görevleri var. Şimdi biz bunu dünyaya gelirken sipariş üzerine biz bunları böyle istemedik. Yani kalp habire çalışıyor hiç durmadan. Akciğer desen ona keza, onun ayrı fonksiyonları var. Hepsinin ayrı ayrı bir fonksiyonu var. Ve biz bunları yapılırken yani bize verirken Allâhu Teâlâ biz bunları sipariş üzerine vermedik. Yani bunu bize Allâhu Teâlâ direkt ne yaptı; verdi. İşte insan kendine bakıp, bunları delilendirmesi lazım, Allâhu Teâlâ’nın Yaratıcı olduğuna. Yani hiç kimse gözünün rengine bile karar veremiyor bu dünyaya gelirken.

İşte nedir? “Kendini bilen Rabbini bilir.” Yani bizim dünyaya gelmemize vesile olan anne ve babamız dahi bizim üzerimize bir etkeni yok. Artı nedir? İnsan ana rahmindeyken mesela; karanlık bir oda içindesin. Orada gözümüz oluyor, burnumuz oluyor, ellerimiz, ayaklarımız. Halbuki sen karanlık odada neyi göreceğiz? Burundan neyin kokusunu alacağız? Yemek yemiyoruz, neyi yiyeceğiz? Ama Allâhu Teâlâ bize bir ağız veriyor orada. Eller veriyor, ayaklar veriyor. Yürüyecek bir şey yok, tutacak bir şey yok. Demek ki ne yapıyor, bizi bir dış dünyaya hazırlıyor. İşte bu da Allah’ın en büyük delillerinden yoksa, ana rahmindeyken bunları hiçbir ihtiyacımız yok ama ne yapıyor Allâhu Teâlâ işte, ondan sonra gelecek olan hayata hazırlıyor. Bu da işte Allâhu Teâlâ’nın görerek şahit olacağımız en büyük delillerinden.

Aynel yakîn yani; görerek yakınlığı bulmak. İkinci yaratılışta ise Allâhu Teâlâ ne buyuruyor; “Sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde tekrar yaratırız” diyor. Yani ahiret hayatına bizi biçimlendirecek, ona göre imal edecek. Şimdikinde ana rahmindeyken ona göre düzenledi, etti. İkinci yaratılışta ise “Sizin bilemeyeceğiniz şekilde tekrar yaratacağız” diyor Allâhu Teâlâ ayet-i kerimesinde.

Ondan sonraki gelecek olan yakınlık ise ne ileydi; Hakkel yakîn. Yani bu da gerçek, özün özü. İşte mesela; İslam’da, bunu dinde vasıflandırmak gerekirse, işte ne yapıyoruz biz bunu? Namaz kılanları gördük. Yani görerek yakınlık kurduk. Ondan sonra fiiliyata dökmek. İşte namaz kılacaksın, işte oruç tutacaksın, zekat vereceksin, işte İslam’ın sana emretmiş olduğu rükunları yerine getireceksin ki, Hakkel yakîn yani; hal ehli yani onu uygulayarak yapabilmek. Allâhu Teâlâ’yı eğer Hakkel yakîn olarak vasıflandırmak gerekirse; işte Allâhu Teâlâ’nın Esmalarından ne var, mesela; Rahman Esması. İşte biz de ne yapacağız; merhametli olacağız. Yani, “Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki,” diyor, “Gök ehli de size merhamet etsin.” Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.

Ondan sonra, Allâhu Teâlâ’nın Adl Esması var. İşte adaleti. Sende adaletli olmak zorundasın. Yani Allâhu Teâlâ ne diyordu; “Ben insanı Kendi suretimde yarattım”.

İşte Allâhu Teâlâ; Basar, görür. Biz de görürüz ama bizimkisi perdeli, yani kısmi.
Ondan sonra ne; Kelam. Biz de söz ediyoruz ama Allâhu Teâlâ’nınki ise en geniş olan, bizimkisi cüzî olan.

Ondan sonra, Semî. Biz de işitiyoruz ama bizimkisi perdeli. Allâhu Teâlâ en sessiz olanı da işitiyor. “İki kişi konuşsa” diyor, “Üçüncüsü Allâhu Teâlâ’dır, üç kişi konuşsa, dördüncüsü Allah’tır” diyor. Gizli olanı da işitebiliyor. Bizimkisi ise cüzi, sınırlı. İrade var mesela, bizimkisi cüzî irade. Allâhu Teâlâ’nın külli irade.

Allâhu Teâlâ Esmaların en çok tecelli ettiği, yani manaya geldiği şey nedir; insandır. Diğer şeylerde, hayvanlarda da tecellisi var. Yani bütün mükevvenatta, hatta her yerde var tecellisi ama en çok insanda tecelliyatı daha fazla. Yani Hakkel yakînda fiiliyata dökmek. Yani onu yaşamak bizzat. Zikir edenleri gördün, dinledin. Şimdi onu bizim yapmamız lazım ki onu tatbik ettiğimiz zaman ne olacak, biz işte o yakınlığı elde edeceğiz. Namaz kılanları gördük, ettik, biliyoruz. İlmel yakîn olduk, görerekte yakîn olduk. Şimdi ne yapacağız? Hakkel yakîn. Yani namazı kılacağız ki onu anlayacağız. Onun getirdiği şeyleri, getirilerini tadacağız yani.

Abdülkadir Geylani Hazretlerine bir adam çocuğunu getirdi. Çocuğu çok bal yiyordu bunun. Bundan men etmesi için Abdülkadir Geylani Hazretlerine getirdi. “Efendim işte benim çocuk çok bal yiyor. Buna nasihat eder misiniz!” dedi. “Ya da bir öğüt ne tavsiye ederseniz.” Yani bal yemesini kessin diye.

Abdülkadir Geylihan Hazretleri de dedi ki ona, “40 gün sonra gelin” dedi. “O zaman” dedi, “Ben size bir yol çizeyim”.

40 gün sonra geldiler. Ondan sonra Abdülkadir Geylani Hazretleri çocuğa dedi ki; “Evladım bal yeme” dedi. Yani “Az ye” dedi. Ondan sonra gönderdi bunları. Adam takip etti çocuğu. Baktı gerçekten de bal yemeği kesti. Yani az yemeğe başladı. Allah Allah bunun hikmetini öğrenmek istedi. Tekrar gitti Abdülkadir Geylani Hazretlerine sordu dedi, “Sadece bunu söyleyecektin madem” dedi; “Niye” dedi, “Bizi kırk gün beklettin?”.

O da dedi ki; “Ben” dedi, “Siz geldiğiniz gün, bende bal yemiştim” dedi. “Şimdi ben yapmış olduğum bir şeyi, başkasına ‘Yapma’ demem ne kadar mantıklı olabilir?” Yani zaten insan bir şey yediği zaman onun vücudundan 40 gün sonra çıkıyor ya yani; işte onun için mesela; biz birisine eğer “Bir şey yap”, mesela anne baba çocuğuna; “Namaz kıl” diyor, “İşte oruç tut, onu yap, bunu yap…” ama kendisi yapmıyor, bu ne kadar etkili olabilir? İşte bu da Hakkel yakîni yapabileceğiz ki, yapalım ki. Ancak öyle tesir olur. Hem kendimize hem başkalarına. Sana kötülük edene sen hayır dua etmedikçe, marifete erişilemez. Nasıl ki Peygamber Efendimizi Taif’te taşlamışlardı dini tebliğ etmeye gittiğinde ama o ne yaptı? Onlara hayır duada bulundu.

Fenâfil-Şeyh, Fenâfil-Resûl, fenâfillâh. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimizin ahlakıyle ahlaklanmak fenâfillâh, Allâhu Teâlâ’nın ahlakının bir kısmıyla ahlaklanabilmek. Şu mükevvenatta olan her şey nedir? Allâhu Teâlâ’nın Esmaların tecelliyatları. Yani Allâhu Teâlâ’nın Esmalarının tecelliyatların meydana geliyor ki ne oluyor? Tek olandan çokluk, kesret alemi olmuş. Yani vahded-i vücuttan, vahded-i şuhud.

Vahded-i vücut ise nedir; çok olan şeyden yine tekliği bulabilmek. Yani Tek olanla birleştirmek; vahded-i vücut. İşte nasıl ki bir usta var, ustanın nedir; bir sürü özellikleri var. Çekiç tutan, anahtar tutan, ölçen, biçen, kesen, yapan. Yani bunlar hep nedir, bu ustanın özellikleri. Bu özellikleri meydana getiriyor. Yani fiiliyata döktüğü zaman bir iş meydana geliyor. Ya da herhangi bir nesne. Yani o nesne ya da madde yani çıkarmış olduğu şey varlık davası güdemez ki o usta ancak fiiliyata döktükten sonra ancak meydana geliyor, biz ne diyoruz; “LA FAAİLE İLLALLAH” yani bütün faaliyetleri, olayları oluşturan O’ndan başka yoktur, Allah’tan başka olduran yoktur.

Muhyiddin Arabi Hazretleri ise ne diyor; “Allah’tan başka hiçbir şey yoktur”; “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, “Her şeyi yapan Benim” diyor Allahu Teâlâ.

Hakkel yakînda yani; işin özüne inmek, özünü yakalamak, özünü yaşamak. Zikirde, namazda, oruçta yani; bütün ibadat-ı taatta özüne inmek, özünü yaşayabilmek. “Ben kullarıma şah damarlarından daha yakınım” diyor. O yakınlığı bulabilmek.

Hz. Musa (a.s) ile Hızır (a.s)’ın olayında Hz. Musa (a.s) olaylara ne gözüyle baktı, ilmel yakîn ve aynel yakîn gözüyle baktı. Yani ilmiyle ve gördükleriyle hükmetti. Ve olayın iç yüzlerini kavrayamadı. Hazreti Hızır (a.s) ise ne dedi? “Ben” dedi, “Allah’ın emrettiği şekilde yaptım”, yani onların olayların iç yüzünü biliyordu Hızır (a.s). Yani bu aynı şey gibi, mesela; tropikal bir ülkede yaşayan bir kişiye hiç görmediği bir karpuzu tarif edersin. İlmel yakîn olarak onu bilir. İşte yuvarlaktır, yeşil renklidir, içi kırmızıdır, çekirdeği vardır. İlmel yakîn bir bilgisi onda olur. Onu yani o şekilde öğrenmiş olur. Bir de görerek olan var mesela; bir karpuzu işte yeşil olduğunu, içinin kırmızı olduğunu. Gören bu da ne yapıyor, görerek yakınlık kurmuş oluyor. Karpuzun ne olduğunu biliyor. Bir de işte bir bostan onu yetiştiren a’dan z’ye, kesip yiyen, tadan olayın yani bizzat içinde olan. Üç ayrı farkta. Hepsinin yani yakınlıkları ayrı ayrı. En çok yakınlık elde etmiş olan kişi kim; bizzat o işte karpuzu yetiştiren, yiyen, tadan yani bizzat olayın içinde olan kişi.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#HzMusa #AbdülKadirGeylani #Hızır #Bakara #Adl #ilmelyakın #Hakkelyakın #aynelyakın #ilmelyakin #Hakkelyakin #aynelyakin #vahdetivucut #vahdetişudut #Allahınİsimleri #Esmalar #tasavvuf #kesretalemi #vahderalemi #ilim #FenâfilŞeyh #FenâfilResûl #fenâfillâh #FenafilŞeyh #FenafilResul #fenafillah #LaFaileİllallah #zahir #batın