BİZİ ALDATAN BİZDEN DEĞİLDİR

0

Peygamber (s.a.v) Efendimizin kısa ve öz hikmetli sözleri. Bunlardan birçok İslam’ın yani dinin hükümleri çıkar.

Bir gün pazardayken bir satıcının tezgahına yaklaştı. O buğday satmaktaydı. Buğdayın kuru olanları üstte, yaş olanları ise altındaydı. Bunu Peygamber Efendimiz (s.a.v) eliyle kontrol ettiğinde yaş olanları gördü. Ve kısa ve öz olarak ne dedi ona; ‘‘Bizi aldatan bizden değildir’’. Söz itibariyle kısa ama anlamlı. İşte buradan neler çıkıyor? Bir Müslüman ne yapar; yalan söyleyemez. İşte üçkağıtçılık yapamaz, dalavere çeviremez. Bunları yaptığı zaman ne oluyor; helal olan kazancına haram karıştırmış oluyor. Burada bundan hariç kişi; haram şeyleri de satamaz. Mesela bu nedir işte? İçkidir, domuz etidir. Yani İslam’ın haram kıldığı şeylerden de satıp geçimini temin edemez. Çünkü içki için ne diyordu Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Alan da, satan da, imal eden de, taşıyan da, buna katiplik eden de hepsi aynı günaha ortak olmuş oluyor.” Ve içki içenler içinde ne buyurdu; “Devamlı içki içen puta tapan gibidir” diyordu. Yani bir Müslüman geçimini sağlayabilmek için helal bir şey satsa da buna hile karıştırmamalı. İkincisi ise; haram şeyler satmamalı, üçüncüsü; geçimini de ise haram getirilerden kazanmamız lazım mesela; bu nedir faizdir. Ondan sonra nedir kumardır, şans oyunlarıdır, bunlarla da geçimini sağlayamaz.

Yoksa Allâhu Teâlâ rızık taksimini yapmıştır ki, bizim burada makas ayrımı yani biz helalden mı kazanacağız, haramdan mı kazanacağız? Bununla ilgili bir rivayet hikaye yani, kıssa.

Hazreti Ali (r.a) zamanında, Hazreti Ali (r.a) Efendimiz yanındaki yaveriyle beraber bir kervansaraya gidiyorlar, işte kervansarayda işleri var. Bakıyorlar kervansarayın kapının önünde bir dilenci var. Hazret Ali Efendimizde diyor ki; “Bunun yani kalbini rencide etmektense, buna bir görev verelim, hak etmiş gibi olsun” yani; dilencilikten kazanacağını yere, bir iş yapıpta kazancı olsun diye o nispetle işte atlarını ona emanet ediyorlar. “Bizim” diyorlar, “Kervansaray’da işimiz var. İşlerimizi halledinceye kadar buna bakar mısın?”

O da kabul ediyor tabii. Gidiyorlar işlerini hallediyorlar. Geliyorlar bakıyorlar. O dilenci atın başında yok. Bakıyor atın üstünde eyer yok. Diyor yanındaki yavere; “Bizim herhalde şey dilenci bizim eyeri cebellez etti. Yani kaçırdı, çaldı. Git” diyor, “Pazardan bize bir eyer bak”.

Neyse gidiyor pazara. Tabi onların başlarında o örtülerden var, çölde; tozdan dumanlar korunması için gidiyor pazarda o adam, bakıyor eyer koymuş bir köşeye satmak için çalışıyor, tanımıyor tabi, o; “Hazreti Ali’nin yaveri olduğunu” diyor, “Eyer satıyor musun?”

“Evet” diyor, “Ne kadar istersin?” diyor. 100 dinar çıkarıyor veriyor, ondan sonra geliyor Hazreti Ali Efendimize; “Efendim” diyor, “İşte aynı bizim atları emanet ettiğimiz kişiydi bu” gidiyor. “Bizim” diyor, “Şeyi satmaktaydı, ne kadar verdin?” diyor yaverine.

“İşte 100 dinar verdim”. Çıkarıyor ona Hazreti Ali veriyor parasını. Diyor; “Benim de” diyor, “Gönlümden ona 100 dinar vermek geçiyordu. O dilenci zannetti ki işte, ben orada biraz atı beklesem bana verecek işte 5-10 dinar.” O nispetle şey yaptı. Öyle umdu. Halbuki Hazreti Ali Efendimiz ona gönlünden 100 dinar vermeyi geçiriyordu. Sonra döndü dedi ki yaverine; “Biraz daha sabretseydi, helalinden kazanacaktı”.

İşte buradaki makas ayrımı o anki o kişinin durumu hali. Yani Allâhu Teâlâ “Hayır ve şer Allah’tandır” deniliyor, halbuki o değil. Allâhu Teâlâ kişi neyi murad etti o anda; fiiliyatları yaratan Allâhu Teâlâ’ya. Onun için kişi şer işlemeyi istediği zaman o ortamı, o faili yaratan Allâhu Teâlâ’dır. Ama onu yaptıran kimdir; Allâhu Teâlâ’nın külli iradesi vardır. Ve bundanda insanın cüz-i iradesi. İşte o iradeyle kişi onlara, olaylara karar veriyor. Mesela; kazancını faiz getirisinden mi kazanacaksın, yoksa helal yoldan mı, şans oyundan mı kazanacaksın, yoksa helal yoldan mı? Kişi işte “Milli piyango” diyor. E yılbaşından sonra sen zengin olmayacaksın işte. Eğer zengin olacaksan dahi nasıl Hazreti Ali Efendimizin olayındaki gibi sana birisi getirip onu nasip edecektir. Yani bu makas ayrımını işte kullar belirliyor.

Yoksa Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede ne buyuruyor; “Biz isteseydik” diyor, “Herkesi  tek bir ümmet yapardık” diyor. Ya da ne diyorlar; “İşte Allâhu Teâlâ eğer isteseydi, biz atalarımızın dini üzerine olmazdık”. Yani suçları insanoğlu hiç kendini üstüne alınmıyor yani. İşte bu insanların helal kazanç, haram kazanç, insanların ibadet-i taatlarına büyük etkileri oluyor tabii ki. Hatta bu yetişecek olan doğacak olan çocuğun üzerinde bile etkisi oluyor.

Bununla ilgili kıssada ise Ebu’l-Vefa Hazretlerinin bir çocuğu oluyor. Bu biraz palazlanınca işte 4-5 yaşlarına gelince, su dolduran sakiler var. Onların kırbalarını bir iğne yapmış böyle çocuk onunla deliyor. Oradan emerek o suları içiyor. Bir iki habire çocuk yapıyor. O şeyler rahatsız oluyor ondan. Su dağıtan kişiler; “Ebu’l Vefa Hazretlerine işte söyleyelim mi, söylemeyelim mi?” diyor. Artık canlarına tak ediyor. Çünkü onun tamiriyle uğraş. Zaman kaybı. Toplanıp gidiyorlar; “Efendim, böyle böyle sizin çocuğunuz böyle, bizim işte kırbaları deliyor. Oradan işte emerek su içiyor”.

“Ha öyle mi?” diyor, “Tamam” diyor. Hemen onların ücretini veriyor. Onlara hediye de veriyor. “Kusura bakmayın” diyor. Özür diliyor. Ondan sonra çocuğa hiç şey yapmıyor.

Direkt hemen evine gidiyor hanımına. Diyor; “Hanım, sen işte bizim çocuğa hamileyken bir şeye aşerdin mi, yani birşey almak istedin mi?” O da diyor; “Bey, bizim  komşunun bahçesinde limon ağacı var” diyor. “Onlar bizim bahçeye doğru sarkıyordu. Bende onları sapsarı görünce, onları mis gibi kokunca canım çekiyordu. İşte bende istemeye utanıyordum komşudan. Bir limondan dolayı. İşte onu ben” dedi, “Bir iğneyle deldim. Oradan biraz emdim, yani birkaç defa yaptım bunu. Ama” dedi, “Söylemeyi sana unuttum ya da işte yani basit bir şey diye söylemedim.”

Sonra, “Tamam” dedi, “Anlaşıldı” dedi. Dedi, “Bir hediye, hediyelik bir şeycikler yap. Onla komşumuza ziyaret edelim.”

Gittiler işte; “Efendim, böyle böyle… Bizim hanım hamileyken bu olayları yapmış.” Onun için helallik istediler. “Aman efendim” dedi, “Bir limonun lafı mı olur, ne demek keşke söyleseydi ben ona tabak tabak gönderirdim.”

Ama olay ne oldu çözüldü, ondan sonra çocuk bir daha kırbaları mırbaları delme işine girmedi. Yani ana rahminde iken bile işte o bir şey bile, damla su bile etki ediyor çocuğa. İşte ne diyorlardı; “Dede ekşi erik yemiş, torunun ağzı büzüşmüş”.

Bir de Ebu Numan Hanefi, Hanefi mezhebinin kurucusu olan Ebu Numan Hanefi’nin anne ve babasının tanışma hikayesi.

Onda ise babası Ebu Numan Hanefi’nin bir derede yıkanıyordu. Yıkanırken bir dereden baktı bir elma geliyor. O anda dalgınlığına da geldi. O elmadan bir ısırık aldı. Sonra tükürdü onu. Dedi; “Ben ne yapayım?” dedi, “Kim sahibi belli değil. Ben buna ısırık aldım”. Ama tadını da aldı. Dedi; “Bundan helallik almam lazım” dedi. Baktı dereyi takip etti. Yukarıda bir ev var bahçesinden. İşte elmanın dalları dereye doğru uzanmış. Demiş, “Tamam buradan”. Dedi; “Düştü bu elmalar”.

Gitti hemen ev sahibini buldu. Dedi; “Böyle, böyle…Ben de sizin elmadan bir ısırık aldım. Tattım yani hakkınız helal için neyse ücreti vereyim.”

O dedi, baktı ona bir şöyle; “Bu bayağı dinine düşkün. Helal harama önem veriyor.” Dedi, “Ben bunu bir deneyeyim. Evlat, ben onu sana hakkımı helal edemem. Ama çok istiyorsan, benim yanımda” dedi, “Bir sene çalışırsan karın tokluğuna yani yiyeceğini, işte yatacak yerini de vereceğim, o şekilde de hakkımı belkide helal ederim”.

“Yapma, etme dayı” dedi, “Neyse ücreti vereyim, bir sene olur mu yani, bunun hakkı bu mudur?”

“Valla işine gelirse” dedi, “Madem sen bu kadar helalle harama riayet ediyorsun!”

O da kabul etti tabii, başka yapacak bir şey yok, “Çünkü Mahkeme-i Kübra var, orada bunun hesabını vereceğim. Bir de kurtulamazsam cehennem var”. “Tamam” dedi. Bir yıl çalıştı ona. Bir sene sonra dolduktan sonra, dedi; “Benim” dedi, “Süre doldu. Bana izin verir misin, hakkını helal eder misin?”

“Valla evladım” dedi, “Tamam, memnun kaldım senden, çalıştın ettin. Ama” dedi, “Senden bir istirhamım daha olacak. Onu da kabul edersen” dedi, “Hakkım sana helaldir”.

“Nedir o dayı?” dedi.

“Benim bir kızım var. İşte kördür, sağırdır, dilsizdir, çolaktır” dedi. “Bir de topal. Bununla” dedi, “Evlenirsen, sana hakkım helal”.

“Yapma, etme daha” dedi, “Sana bir yıl bak” dedi, “Karın tokluğuna çalıştım Bir de bir ömür senin kör topal kızına nasıl bakayım? Bir de çirkin!” dedi ona.

O da dedi; “Vallahi sen bilirsin”.

O da mecbur kabul etti, artık baktı yapacak bir şey yok, sonra işte gerdek gecesi girdi duvağı açtı bir baktı; “Sen” dedi, “Benim hanım mısın?”

“Evet” dedi.

Baktı duyuyor. Konuşuyor da güzel. Her tarafı da sağlam. Bu işte bir yanlışlık mı var! Hemen gitti. “Sorma” dedi kayınpederine. Dedi; “Böyle böyle… Ben” dedi, “İçeri girdim. Sen dedin kör, topal, çirkin. İşte çolak dilsiz. Ama” dedi, “Bu sapasağlam dört dörtlük, güzelde. Yanlışlık olmasın.”

“Yok oğlum” dedi; “Doğru. O kızım. Kördür dedim” dedi. “O” dedi, “Harama bakmaz; işte sağırdır dedim. Haramı duymaz, bakmaz. Haramı duymaz. Melayani şeylerden kulağını tıkatmıştır yani. Ondan sonra dili laldır dedim. İşte hayırdan başka şey söylemez. Ondan sonra çirkindir dedim. Güzelliğini kimseye göstermez. Ayakları topaldır dedim” diyor, “Haram yerlere gitmez. Eli çolaktır; işte haram işlere eli gitmez.”

Ondan sonra onlar evlendikten sonra işte Ebu Numan Hanefi Hazretleri doğuyor ve 7 yaşında Kur’ân’ı ezbere biliyor. İşte hanımı da atıfta bulunurmuş. “Bey bey” dermiş, “Sen” dermiş, “O elmadan bir ısırık almasaydın, bizim çocuk daha ne olacaktı?”

Ki o Peygamber Efendimizin de övgüsüne mazhar olmuş.

“Benden sonra gelecek olan müctehid alimlerdir” diyor. “Herkes benimle övünür ben de Numan’la övünürüm” diyor. “O kimdir?” dediğinde işte. “Müctehid alimlerden”. Hanefi mezhebinin kurucusu ama son öleceğine iki yıl kala ne diyor; “Ben Cafer-i Sadık’a intisap etmeseydim” diyor “Numan helak olacaktı.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; insanlar ve Ashabını, işte ayet-i kerimelerle, kendi hikmetli sözlerinden, hadis-i şeriflerle insanları ne yapmış; irşad etmiş, yetiştirmiş. Müjdeli haberlerse; müjdeli olarak vermiş. İkaz edilmesi gerektiği yerde; ikaz edilecek ayetlerle bildirmiş ya da hikmetli sözleriyle. İşte Mürşitler de, Veliler de ne yapıyor bu konuları; ayet-i kerimeyle, hadis-i şeriflerle ya da kıssalarla aynı yolu takip ediyorlar. Yoksa insanlara işte hatasından dolayı, “Sen şöyle yanlış yaptın, böyle hatalısın” denilerek söylenildiğinde, o insan zaten yapacaksa da bu sefer yapmaz. Peygamberlerin ve Velilerin izlediği yol tabi bu değil. Çünkü ne diyordu onlar; “Biz sizden herhangi bir ücret de istemiyoruz. Bizim ücretimiz Allah’a ait. Ama doğru olanlar bunlardır. Kabul ederseniz sizin hayrınıza, kabul etmezseniz; Allah’ın azabı çetin.

Hazreti Ömer (r.a) o da ilk İslam’a girdiğinde celalliydi o. Birisi hata yaptığı zaman; “Destur ver ya Resulullah” diyordu, “Hemen vurayım bunun kellesini”.

“Dur, ya Ömer” diyordu, onu sakinleştiriyordu Peygamber Efendimiz. Aradan yıllar geçti. Sonra halife oldu tabi Hazreti Ömer. Ondan sonra ne diyordu; “Ömer bu insanların hizmetkarıdır” diyordu.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Hadis #Helal #Haram #Kuran #muhabbet #manevibakım #EbuHanife #tasavvufsohbeti #Hakk #mumin #insan #İslam #ibadet #zikir #zikrullah #nefs #tasavvuf

ALLAH’IN NURU

0

Allâhu Teâlâ; Nur Suresi 35. Ayet’inde şöyle buyuruyor, Esteizubillah; “Allah göklerin ve yerin Nurudur.” O Nurun misali mişkat. Yani kandillerin konulacak olduğu yer. Oyuk gibi bir yer. Mişkatin içinde de bulunan misbah. O da kandil, lamba. Işık verecek olan. “O kandilin lambası da” neydendir diyor, “Zücace. Yani camdandır. O aynı bir inci yıldızı gibidir o cam” diyor.

Allâhu Teâlâ’nın bu Nur, Nurun meydana çıkabilmesi için yani; Nur Esması’nın ve kendi Esmaları meydana çıkabilmesi için işte peygamberler ve Kur’ân-ı Kerim ile bu Nur meydana çıktı. Yani bir görünen, bir de gören. Peygamberler ve kitaplar nedir? Allah’ın Nurunu bize bildirdiği için yani ışık.

Işık neydi? Aydınlatıcı, bildirici. Allâhu Teâlâ bize burada güneşten bahsetmiyor. Kandilden bahsediyor. Çünkü kandilin aydınlattığı yer, belirli bir yere aydınlatır, oradaki aydınlattığı yer görünür. Ama karanlıkta olan kısım nedir; bilinmeyen. Bizim cahil kaldığımız bölgeler. İnsanda ise bu Nurun, ışığın yansıması nasıldır? İşte akılla, fikirle, idrak etme, yani kavramayla ilgilidir. Ayetin devamında ise, “Onun yağı, yani yakıtı, ne doğuda ne de batıda bulunan ağaçtan; zeytin ağacı, mübarek zeytin ağacındandır” diyor. 

İşte burada zeytin ağacındanda misal vermesi Allâhu Teâlâ’nın doğu ya da batı karıştırmamasının nedeni, çünkü; insan her yerdedir. Hem doğuda hem batıda aydınlatılacak olan Nura, gark olacak olan da kim; insan. Onun için Allâhu Teâlâ işte zeytin ağacından misal veriyor, zeytin ağacının yağından. İşte tabi bu zeytin ağacının yağı hemen bir seferde meydana gelmiyor. Bunu misal vermek gerekirse; işte ilk önce zeytin ne oluyor? Temizleniyor, ayıklanıyor, ondan sonra sudan geçiriliyor, yıkanıyor, ondan sonra parçalanıyor. İşte bunu insanın nefsini itibariyle göz önüne alacak olursak, insanda Nefsi Emmâre, Levvame, Mülhime bu gibi nefis tertiplerinden aynı işte temizlenme, yıkanma, parçalanma gibi işlemlerden geçiyor. Yani belirli bir tezkiye olduktan sonra zeytinyağı meydana geliyor. Ya da zeytinin kendi meyvesi de belirli bir işlemlerden sonra meydana geliyor. Direkt yani dalından koparıp, yağı çıkmıyor bize, elimize gelmiyor. İşte o parçalama aşamasından sonra ne geliyor? Hamurlaşması, sıkılması, belirli bir sıcak su verilip, ondan sonra saf zeytinyağı geliyor. İşte insanın da nefis tezkiyeleri ancak böyle oluyor. Zeytinyağının elde edilmesi nasıl meydana geliyorsa, nefsinde tezkiye edilerek saf.

Ondan sonra ne geliyor? Mutmainne, Radiye, Merdiye, Nefsi Safiye. İşte saf yağ elde edebilmek için, Safiye Makamı’na da gelebilmek için nasıl ki zeytin bir belirli bir tezkiyelerden geçiyor, aynı bizim nefisimiz de öyle.

İşte o nefis tezkiye olduktan sonra Allâhu Teâlâ ne buyuruyor ayeti kerimesinde; diyor ki, “Ona ateş değse de o parlatır.” Yani etrafını aydınlatır. Çünkü neden? O artık Nefsi Safiye gelmiştir. Ve ona herhangi bir ateş değmese de yani bir kişi ona soru sorsa da, sormasa da nedir o; hem kendini aydınlatmıştır iç alem olarak hem sorusu olduğunda yani ateşi ona değse de o zaman da o yine etrafını aydınlatacaktır. Çünkü; ayet-i kerimede de ne diyordu; “Nefsini tezkiye eden kurtuluşa felaha ermiştir” buyuruyor Rabbül Alemin.

İşte o saf yağ haline gelmiş olan şey nedir? “Nefsi safya gelmiş olan nur üstüne nurdur” diyor. Allah dilediğini Nuruna ulaştırır. Allah insanlara böylece misaller veriyor ki Allah her şeyi bilendir.

Ondan sonra gelecek olan ayette ise, “O evlerdedir” diyor. Allah evlerin içinde Adının yükselmesine ve zikredilmesine izin vermiştir. Onu orada sabah akşam tesbih ederler. Yani işte bunu kimler yapıyor zakirler; tarikata giripte ders almış olan kişiler, yani; bir kişi derviş olabilmiş ise ve Allah’ı tespih ediyorsa, bu büyük nimetlerden yani çünkü; Hz. Allâhu Teâlâ ve Hz. Adem (a.s)’ı yarattığında; “Nefisleri ayır” dedi, “Ya Adem” dedi.

O da; “Kaçta kaçını ayırayım Ya Rabbim?” dedi.

O da dedi ki; “100 kişiden 99’u cehennem ehlidir. 100 kişiden 1 kişi cennet ehlidir” dedi. Buna mukabilen Peygamber Efendimiz (s.a.v) de ne buyurdu? “Bizler” dedi, yani ümmeti olarak, “Siyah bir öküzün üstünde beyaz bir ben kadarız” dedi. Taa Adem (a.s)’dan, Kıyamete kadar olacak olan miktar bu yani. Değişmiyor bu. Şu anda da zaten günümüze de baktığımız zaman bunu kendi gözlerimize şahit oluyoruz. İşte camiye giden cemaate bak, işte sohbetlerde zikirleri yapanlar kaç kişi var. Bir de şeytanın dergahı. İşte nedir bunlar; meyhaneler, kıraathaneler, ne bileyim yani boş olan, insanı avutacak olan şeylere baktığımız zaman dünyevi şeylerde, oraları tıklım tıklım. İşte ne bileyim bir sanatçı bir şarkı söyleyecek, statlar tıklım tıklım duruyor. 22 kişi bir topun peşinde koşturuyor. Statlar tıklım tıklım yani oralara rağbet çok. Şeytanın dergahlarına yani seni Allah’a andırmayacak şeylere ama Allah’ı sana hatırlatacak olarak manevi, ebedi kurtuluşa erdirecek olan şeye rağbet daha az.

İşte Allâhu Teâlâ’nın bu Nuruna gözünü, kulaklarına tıkayanlar ne oluyor? Mühürlenmiş oluyor. Allâhu Teâlâ halbuki bu Nuru umuma herkese eşit miktarda veriyor.  Yani peygamberlerle gönderiyor. Kitaplarıyla bildiriyor. Yani sen bu Nura ne yapmış oluyorsun; kendi kendine gark olmamış oluyorsun. İşte bu Nura gark olanlar kimdi; Ashab-ı Kiram Efendilerimiz. Peygamber Efendimiz neyle yetiştirdi onları; sohbetleriyle. Sohbet çünkü müminin imanını beslemesi için kulağından sulanır sohbetle.

Nasıl ki bir ağacın ya da bir fidanın dibine su dökerek onu sulayıp büyütüyoruz. İşte o mümin olanlar, derviş olanlar kulağından sulanıp nereye gider o su; köklerine, gönlüne, gönlündeki imana. O imandanda ne doğar? Ayet-i kerimede de ne diyor; “Onların kökleri sağlam bir ağaca benzer” diyor. “Dalları gökyüzüne kadar ulaşır”. İşte o ulaşmaktan maksat ne? Sonra diyor; “Meyvelerini de verir.” O meyveleri de nedir işte? O imandan sulandı ya sohbetle. O da ağaç olarak büyüdü köklerinden. Meyveleri nedir? Bu dünyadayken işte yapmış olduğu ibadet-i taatlar, zikirler, diğer onun meyveleri toplayacağı zamanlarda, ahirette de işte cennetin makamları, derecatlarıdır.

Cenab-ı Allah ayet-i kerimede öyle buyuruyor; “Güzel söz, kökleri sabit, dalları gökyüzüne doğru uzanan güzel bir ağaçtır” diyor. “Meyvelerini her zaman alırlar” diyor Allah anlasınlar diye böyle misaller veriyor yani; biz bu yolda eğer ilerliyorsak yani nefsi tezkiye etmeye yolunda bunu kim veriyor bize makamı, derecatları; Allâhu Teâlâ, yani biz bir şeyi hak ettik de Allah mı bizim hakkımızı kastetti, asla ya da Peygamber mi ona mani olabilecek ya da Mürşit mi? İş yine ne yapıyor, bizde, bizim nefis tezkiyemizde bitiyor yani; biz bu yolda ilerleyebiliyor isek, trenin arka vagonunda olmuşuz, ön vagonunda olmuşuz fark etmiyor.

İstikamet ona bir tren hedefe doğru gidiyor yani. Çünkü Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede de ne buyuruyordu; Tekfir Suresi 29’da; “Alemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”.

İnsan 30’da ise ne buyuruyor; “Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz”. Yani Allah sevmedikçe, biz sevemeyiz. Peygamber sevmedikçe, biz sevemeyiz. Veliler sevmedikçe biz sevemeyiz. Yani bize bu lütfedilmiş ki bu büyük bir şey; taçtır derviş olanın başına. Niceleri var bu yola giremiyor. Adam 60 yaşına, 70 yaşına, 80 yaşına gelmiş ama bir 5 vakit namazını eda edemiyor. Ezan orada bangır bangır bağırıyor. Normalde bir belediye hoparlörden birisi öldüğü zaman söyleniliyor. E ona sen riayet edipte işte eşin dostun, sen gidiyorsun onun mezarına.

Ama Allâhu Teâlâ ne yapıyor; müezzinin ağzından bangır bangır hoparlörden bağırıyor işte; “Allahu ekber, Allahu ekber. Hayyâl el felâ, hayyâl el felâ”. “Haydin kurtuluşa” diyor.

Adam gelmiş 60-70 yaşına kulak ardı ediyor. Yani bu biz eğer bunu yapmıyorsak, bu büyük bir nimettir yani. E diyor; “Benim kalbim temiz. Karnım da semiz. Benim yani şey yapmama, oruç tutmam, namaz kılmam. Onu yapmam, bunu yapmam ama benim kalbim temiz”. E ne kadar bir şey, ters düşen bir kelime. Şimdi Allâhu Teâlâ sana milyonlarca nimet vermiş, ona teşekkür etmekten, secde etmekten acizsin. Nasıl kalp temizdir, yani; bu nankörlükten başka neyi ifade ediyor ki; kuru duayla bir şey ifade olmaz ki. Allâhu Teâlâ’nın sana “Yap” dediği emirler vardır.

Yani bir köyde bir ağa var, ağanın köyünde yaşıyorsun. Diyorsun ki, “Ağa beni hiç görmüyor. Ağa bana hiç işte onu vermiyor, bunu vermiyor…” İyi de ağa sana niye versin? Yani sen ağayla tanışmamışsın, bir hizmetinde bulunmamışsın. Ondan sonra “Ağa bana niye vermiyor?” Esas soru o değil; “Ağa bana niye versin?”

Ez cümle yani Allâhu Teâlâ eğer bize kendini tanıtmışsa, buna sonsuz şükür etmek lazım. İmanlı olabildiysek bunun içinde sonsuz şükür etmek lazım. Ondan sonra sağlığımız, sıhhatimiz yerindeyse bunun içinde çok şükür etmek lazım. Üstümüzdeki işte eşyadan, ne bileyim çorabından tut, gömleğine ya da senin kullanmış olduğun herhangi eşyalara kadar. Bunları da bize nimet olarak verdiğinden dolayı da şükür etmek lazım. Yani maddi, manevi tüm nimetler için Allâhu Teâlâ’ya çokça şükür etmek lazım. O’nun Habib’ine ümmet olabilme şerefine nail olabildiysek, bu da çok büyük bir nimet. Onun için de çok şükür etmek lazım.

Nuru Muhammediye. Nur-un âlâ  Nur. Nur’a gark olan o da Nurlu olur. Nurlu olur. Hace-i Kainat, Hulasa-i Mevcudat, Seyyid-ül Beşer, Sultan-ül Enbiya, Burhan-ül Esfiya, Habib-i Hüda, Ebü’l-Kasım; Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’dir. Rahmeten Lil Alemin. Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#NuruMuhammediye #NurunalaNur #HaceiKainat #Hulasai Mevcudat #SeyyidülBeşer #SultanülEnbiya #BurhanülEsfiya #HabibiHüda #Ebü-Kasım#NuruMuhammediye #Nur #NurSuresi #İnsanSuresi #nefistezkiyesi #insan #kandil #zeytin

İNSANLARIN BAKIŞ AÇISI

0

İnsanların olaylara bakış açısı iman ve inkar derecelileriyle alakalıdır. İnkar eden kişi olağanüstü, mucizevi bir olay karşısında neye sığınıyordu, işte bu sihirdir ya da büyüdür metoduna giriyordu hemen. İman eden kişi ise şeksiz, şüphesiz hemen kabul ediyor. Bunun örneği Hz. Ebu Bekir ve Ebu’l-Hakem yani Ebu Cahil; ‘Cahillerin babası’ lakabı ile  sonra anıldı o. Ondan evvelki ismi Ebu’l-Hakem’di.

Peygamber Efendimiz Mirac’a gittiğinde bunu öğreniyor. “Tamam, bunu şimdi madara ederim ben.” Bunun en yakın arkadaşı kim; Ebu Bekir (r.a). Bu olayı anlatacak ki aralarında ihtilaf çıkaracak. İlk önce tabi Peygamber Efendimizin söylediğini söylemiyor ona. Ebu Bekir (r.a) Efendimiz’e soruyor; ‘‘Sana bir kişi dese ki” diyor, “‘Mekke’den bir günde Kudüs’e, oradan da gök katlarına çıktım’, ne dersin?” 

“Yok” diyor, “Bunun imkanı yok, böyle bir şey olamaz” diyor.

“A ha” diyor, “Şimdi yakaladım. E bunu senin sadık arkadaşın söylüyor, ne dersin?” diyor.

“O söylediyse, o zaman doğrudur” diyor, hemen tasdik ediyor yani.

İmanda şek, şüphe yok; ki bu konu gayb alemi ile ilgili.

Mekke’li müşrikler ise şirk yani ortak koşan şerir. Allah’a ortak koşuyorlar. Yani Allah’ı kabul ediyorlar ama nizam ve kurallarını kabul etmiyorlar. Bu da işte inkarcılığa götürüyorlar. Şimdi Allâhu Teâlâ’yı kabul ediyorlar ama nizamını, kurallarını kabul etmiyorsan, bu da nitelikli inkar etmek Allâhu Teâlâ’yı. Seni tanırım ama kurallarını tanımam. Yani başkaldırmak.

Bundan dolayı da Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede onları nasıl nitelendiriyor, “Onlar görürler ama kördürler. Duyarlar ama sağırdırlar. Ve dilsizdirler.” Neden? Çünkü kalp ile tasdik edip, dil ile ikrar edemiyorlar. Halbuki Allah’a inançları vardı. İşte bunların kavimleri ne; Kureyş kabilesi; Hazreti İbrahim’e kadar dayanıyordu, Hazreti İsmail tarafından kolundan gelen kol. Tevhid dini; Hanif diniydi. Tabii ne oldu bu gitgide, zamanla tahrif oldu. Yani insanlar bir günde bozulmuyor ama bir günde de olmuyor.

İşte insanların dejenere olması ya da yozlaşması neden oluyor; ibadeti terk etmekle. Çünkü Allâhu Teâlâ niçin; “Namazı gereği üzerinize kılın” diyor. Yani “Bir gün kılın, ondan sonra ertesi gün kılmayın” demiyor ki. Devamlı istiyor bizden bu ibadat-ı taatları. Zikiri ise devamlı, eğer devamlı yapılmazsa zaten nefis bir düşman. Allah’ın düşmanı kendi Rabliğini ilan edecek kadar şey çünkü kendi arzu ve hevesleri kendi ilahlığını beyan ediyor zaten e şimdi buna tezkiye olmazsa ya da devamlı biz bu İslam’ın getirmiş olduğu rükunları, ibadat-ı taatları yapmazsak ne oluyor o zaman, nefis otomatikman yani bir demirin nasıl her gün çalışmazsa pas tutacak işte; bu iman da aynı şekilde, eğer sen devamlı bu rükunları devam etmezsen, bozulmaya yüz tutacak. Bir tohumu ekiyorsun, onu ne yapıyorsun, yetiştirmek için devamlı işte su veriyorsun, işte toprağını havalandırıyorsun. Yani bir bakıma devamlı bir işlev istiyor. Yani insanın nefsi bir şeffaf madde olarak düşünelim. Bunu biz işte İslami yoldan, manevi yoldan mı boyayacağız? Yani Sıbgatullah, Allah boyasıyla mı boyayacağız, yoksa nefsin ve diğer maddi şeylerle mi boyayacağız; o bizim elimizde olan şey. İşte o idrakı imanımızla vereceğiz. Çünkü; insanlar olaylara inandığı nispette hüküm verirler ve ona göre fiiliyatlarını gerçekleştirirler. Hüküm verme konusunda insanın niyeti neyse odur.

Mesela bir soruya ‘Evet’ de diyebilir, ‘Hayır’ da diyebilir. Ama niyet aynıdır. Yani bunu şöyle değerlendirelim. Bir kişi var bir su almak için kuyunun başına geliyor. Bunun bir bineği var, işte at ya da deve. Bununla beraber geliyor su almak için. Bunun atı huysuz ya da devesi huysuz. Oradan su alacağı zaman yere bir kazık çakıyor. Hatta “Bir tane daha çakayım” diyor. “Belki gelen iki tane eşya bağlayabilir ya da atı bineği neyse. Ondan faydalansın.” Yani kazık çakıyor. O iyi niyetinden dolayı Allâhu Teâlâ ne yapıyor buna, hemen bir ecir, sevap yazıyor.

Sonra o gidiyor, ardından başka bir kişi geliyor. Onun ise binekleri uysal yani salınca herhangi bir yere kaçmayacak vaziyette. O da su almaya giderken ayağı o çakılan kazıklara takılıyor düşüyor yere. Bunu görüyor; “Ha ben bundan” diyor, “Zarar gördüm. Benden sonra gelecek olanlar da zarar görmesin” diyor. O kazıkları yerden söküyor. O da iyi niyetinden dolayı o da sevap kazanıyor. O da ecir kazanıyor. Ama bak burada ne vardı? Biri çakıyor, biri söküyor. İşte burada olaylarda nedir; niyet ve bakış açısı.

Hazreti Yusuf (a.s) kıssasında da, işte kardeşinin yanında zapt edebilmesi için ona Allâhu Teâlâ ne dedi; “Saraydan bir kase kardeşlerinin çuvalına koy” dedi ki, ona bir hikmetten dolayı, yani biz böyle Allâhu Teâlâ, “Biz böyle diledik” diyor ve “Bunu biz öğrettik” diyor Allâhu Teâlâ.

İşte bu mümin olan kişiler bu ayeti duyduğu zaman ne yapıyor? Bir hikmete binaen Allâhu Teâlâ bunu yaptırıyor ya yoksa başka türlü yanında tutamaz onu. Ama inkar eden kişi bu ayeti istediği gibi saptırtabilir. Çünkü karşıdan bakınca suç atılmış gibi bir olay oluyor burada. Suçsuz bir kişinin çuvalına saraydan bir kase koymak ama olayın sonunda bir hikmet var. İşte inkar edende bunu yani Allâhu Teâlâ kötü bir şey yaptırıyor diye gözüyle de bakar. Çünkü o zaten inkar ediyor. O gereği üzerine ne düşüyorsa onu yapacak.

Peygamber Efendimizden evvel gelen peygamberler zamanında da, Peygamber Efendimiz zamanında da, şimdiki zamanda da onların hali neyse, inkar edenlerin ya da imanı zayıf olanların şimdiki de aynı. Akıbet değişmiyor yani. Çünkü insanda nefis var. Nefis, heva ve hevesleri var.

Yani bir peygamber bile varken dahi işte Hz. Musa (a.s)’ın kavmi ne yaptı? Onları firavun elinden kurtardı, Kızıldeniz’den geçirdi. Destur Bismillah, Turi Sina’ya gitti 30 günlüğüne; ‘‘Biz ona 10’da ilave ettik. 40’a tamamladık’’ diyor. 40 gün sonra geldiğinde kavmini buzağı, altın buzağı yapmışlar. Samir diye bir içerinde inkar eden var. Onlara buzağıdan heykel yapıyor. İşte diyor; “Musa Allah’ını unuttu” diyor. “Dağa çıktı aramaya halbuki burada o”.

İşte böğüren bir buzağı yapıyor. Destur Bismillah. Daha yeni şeyden kurtulmuşlar firavun azabından, elim azabından. Allah’a sırt dönüyorlar. Yani insan günah işlemeye meyilli, yozlaşmaya da meyilli. Çünkü neden? Nefis var. İnsanın kendini devamlı tazelemesi lazım.

İşte Allâhu Teâlâ ne buyuruyor; “Salihlerle birlikte olun. Salihlerle olun.” Yani sana hayır getirecek dininde imanı tazeleyecek olan nedir? Sohbetlerdir, zikirdir, ibadat-ı taatları. Yani bunlardan ayrılma. Ayrıldığın zaman direkt ayağını kayması muhtemel. Yani kişi aynı sohbeti de dinlemiş olsa, aynı ayeti de okumuş olsa, aynı şeyleri de zikretmiş olsa, on ayet de okumuş olsa, ne yapacak? Aynı şeyleri de zikretmiş olsa, onların nurları çünkü sana ulaşacak. Onlar seni yani; nefsini tezkiye etmesinde etkili olacak formüller.

İnsanın nasıl ki bedeni ihtiyaçları var; işte yemek yemesi lazım, su içmesi lazım, arada bir temizlenmesi lazım. Yani bu cismani bedenin nasıl ihtiyaçları varsa, senin manevi yönden da ihtiyaçların var. Bu cismani bedenin eğer ihtiyaçlarını karşılayamazsak ne oluyor; ya hastalanıyor ya da ne yapıyor; zayıflıyor. İnsanın maneviyatı da aynı şekilde. Eğer sen devamlı yapmazsan, yani o maneviyatını besleyemezsen, aynı vücudun gibi sende zayıflar ve hastalıklara düçar olursun yani.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) tebliğ etmeden önce de, tebliğ ettikten sonra da ne yapıyordu, Kabe’de namaz kılıyordu. Ama Kabe’de daha henüz putlar temizlenmemişti. İçinde ve dışında birçok putlar vardı. Ama işaret  rumuz olarak neydi? Kabe’ydi. Yani Allah’a yönelme tarafı hatta kıble tarafı olarak Mescidi Aksa tarafına doğru dönüyordu. Kabe’nin güney tarafından, kuzey tarafına doğru Mescidi Aksa’ya dönecek vaziyette namazlarını icra ediyordu. Ama burada önemli olan şey neydi? İçinde putlar olduğu halde yine de namaz kılıyordu. Ama yöneliş neydi; Allâhu Teâlâ’ya yönelme yerleri olduğu için bunların kutsiyeti vardı.

Normalde insanlar işte Kabe’ye yönelip ne yapıyor; rabıta olarak Kabe’yi rabıta alıyor ve o yöne yönelip namazlarını icra ediyorlar. Ama normalde Kabe maddesel, cismani boyutta Kabe taş binadan. İnsanda ise beden. Bedende de insanı canlı tutan neydi; ruh. Yani Kabe’yi maddesel olarak düşündüğümüz zaman, insanı da maddesel olarak düşündüğümüz zaman esas yönelinen yer ne; Allâhu Teâlâ. Yani insanlar hepsi ne yapıyor? Kabe’yi yani işaret rumuz aldıklarında hepsini birbirine secde ettiği görülüyor. Esas itibariyle insanı insan yapan ruh, ruhların birbirine secde edişi. E ruhtan maksat Allâhu Teâlâ ne dedi; “Biz ruhumuzdan üfledik” dedi. Secde eden kim, secde edilen kim; Allâhu Teâlâ, ayet-i kerimede ne dedi; “Onu sen attın da sen atmadın Biz attık” buyuruyordu.

Hz. Yusuf (a.s) gömleği babasının gözlerini açması için gönderdiğinde Yakup (a.s) gözünü açan gömlek miydi, yoksa o gömleğe yüklenilen kutsiyet miydi? Onu yükleyen kim; Allâhu Teâlâ. Yani açan yine Allâhu Teâlâ olmuş oluyor. Hz. Musa (a.s) elindeki asa ise neydi, onda da bir kutsiyet vardı. Ama o kutsiyeti nereden alıyordu; Allâhu Teâlâ’dan. Yoksa normal bir asa herhangi bir denizi açamazdı. Allâhu Teâlâ’nın dilemesiyle, istemesiyle onun Rabbaniyetiyle o Kızıldeniz açıldı. Esas itibariyle yapan eden kim; Allâhu Teâlâ. İşte bakış açısı bu. Bakış açısı dar olan ise ne yapar, Kızıldeniz’in sopanın açtığına idrakına varır. Ya da işte onu da kaldıramazsa ne yapıyor sonra sihir veya da büyü inkarına başvuruyor.

Yani Cenab-ı Allâhu Teâlâ’nın ‘Bak’ dediği yerden bakılınca gerçekler görünebiliyor. Mesela bir kişi neye bakıyor? Kepçenin yemek verdiğine. Halbuki kepçe sebep. Esas onu tutan bir el var yani. İnsanda da bu böyledir. İnsan mesela birisini sever, saygı gösterir, hürmet eder. Ama esas saygı ve hürmet ettiği ona can veren ruhunadır. Yoksa bir kişi öldüğü zaman ne yapıyor onu? İşte herkes ondan elini ayağını çekiyor. Biraz daha fazla beklese korkacak, şey yapacak. Ne yapıyor onu; toprağa gömüyorlar. E sen insanın sevdiği, hürmet ettiği kişiyi toprağa gömer mi! İşte o esas saygı, sevgi, hürmet neye; ondaki canlılık veren ruha. Ruh itibariyle kime; Allâhu Teâlâ’ya.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#HzMusa #HzYusuf#HzEbuBekir #zikir #nefis #ruh #Kabe

İNSANIN BAŞINA GELEN İYİLİK VE KÖTÜLÜKLER

0

Estaizübillah, “Başınıza gelen her türlü iyilik; Allah’tandır, kötülük ise nefislerinizdendir. Nefislerinizin yapmış olduğu fiiliyatlardandır” buyuruyor Cenab-ı Allah ayet-i kerimesinde.

İnsan bedeni ve nefsi itibariyle aciz yaratıldığından dolayı, acziyetini bildiği için hep bir ilah bulma ve sığınma ihtiyacı buluyor kendinde. Geçmiş tarihlerde yıldızlara tapan oluyor, Güneş’e tapan oluyor, Ay’a tapan oluyor. Yani değişik değişik şeylere birçok tapınma ayinleri oluyor. Ama bu kuru bir tapınmadan ibaret. Yani tapılan şeyle kulun arasında, insanların arasında bir bağ yok. Kendi içlerinden ürettikleri ilahlar.

Allâhu Teâlâ; Adem (a.s)’ı ilk yarattığında topraktan sonra çamurdan, ondan sonra ona şekil ve nizam verdi ve kendi ruhundan üfledi. Ondan sonra Adem (a.s)’a can geldi.

Allâhu Teâlâ; sizi bir tek nefisten, daha sonra o nefisten de eşini yarattı ve onlardan sonra da, diğer nefisleri yani; erkek ve kadın olarak diğer nefisleri Yaratan’dır. Nefislerin yeryüzüne gelme vesileleri ne ile oldu? Allâhu Teâlâ iki çift arasında sevgi bağı ve şefkat, bunları meyilli kıldı ki onların birlikteliklerinden zürriyetin devam etmesini sağladı. İşte bunu da evlilik müessesesiyle nizama koydu. İnsanın yaratılmışı, kainatın küçültülmüşü gibidir zaten. İnsanda nasıl dört ana sır madde mevcut ise; su, hava, toprak, ateş, kainatda aynı ana sır maddeler mevcut. Bizim bedeni olan cisim bedenimiz, bu dört ana sır maddeden meydana geldiği için bunun gıdaları yani ihtiyaçları da yine bu dünyada bulunan bu dört ana maddeden meydana geliyor.

Manevi yapacak olduğumuz fiiliyatlar da neye bağlı, bu madde bedenle olan fiiliyatlar. Namaz olsun, oruç olsun, diğer ibadet-i taatlar hep neyle bu cisim bedenle yapıyoruz. Kötü ve çirkin olan şeyleri de bu madde bedenle yapıyoruz. Onun için Allâhu Teâlâ bizi yarattı ve başıboş bırakmadı. Onun için bizim için en lazım olan gelen şeyleri ne ile bildirdi; Peygamberleriyle ve kitaplarıyla. İşte bunları ölçüye, nizama koydu. Yani insanın kullanma kılavuzu ne olmuş oldu; Peygamberin sözleri ve kitapları. Bunlara ne kadar riayet edersek o zaman biz daha rahat ve huzurlu yaşayacağız.

Aynı bu bir araba alıyoruz ya da evimize bir makine alıyoruz. Onun yanında nasıl bir kullanma kılavuzu veriyorlarsa biz ne kadar ona riayet edersek, o kadar randımanlı ve uzun ömürlü kullanmış oluyoruz o maddeyi. Nasıl ki bir araba aldığımız zaman işte bunun 6 aylık bakım var ya da ne bileyim 3000 km. bakım var. İşte insanoğlununda hem cismani hem de ruhani bakımları vardır. Bu bakımlar da nedir? İşte; “Nefsinize zulmetmeyin” diyor. Mesela; aşırı derece vücuduna, bedenine yüklenirsen ne oluyor; zarar oluyor, ziyan oluyor, hasta oluyorsun. Maneviyatta da eğer sen Allâhu Teâlâ’nın emirlerine, nehillerine uymazsan, bu sefer de manevi yönden çökmüş oluyorsun. İşte başımıza gelen kötü olaylar da neyin müsebbibi? İşte arabana sen ne kadar iyi bakmazsan hor kullanırsan, işte kendine de aynı şekilde kullanırsan bunun neticesi olarak da arıza veriyor. İşte bizim de başımıza gelen şeyler bu arızadan dolayı, bizim yapa geldiğimiz arızalardan dolayı. Onun için Allâhu Teâlâ ne buyuruyor; “Harama yaklaşmayın.” Yani bu cinse karşı da harama yaklaşma, diğer menfi ameller olarak günahlarda da harama yaklaşma.

Mesela; kişi işte diyor, “İçki içiyor, birkaç tane, birkaç taneden bir şey olmaz” diyor, sonra bakıyorsun alkolik oluyor. Her akşam iki, üç tane içmeden bırakamıyor. Ya da kumar illetine bulaşıyor. İşte “Bir kere, birkaç defa oynayacağım” diyor, bir bakıyorsun adam birkaç milyonluk para harcamış, hala kumardan vazgeçemiyor. Çünkü  Allâhu Teâlâ yarattığı kulu bilmez mi? Çünkü senin nefsin o şeye meyilli yaratılmış. Emmare, Levvame, Mülhime. Bunlarda kayabilirsin. Onun için hiç kimse kendine güvenmemesi lazım.

Hatta Abdülkadir Geylani Hazretleri, “Allâhu Teâlâ beni bir ev dolusu altınla sınasa, onu geçerim Elhamdülillah” diyordu. “Ama” diyor, “Bir kadının bir mil uzaktan başörtüsüyle denese, ona garanti veremem” diyordu. Hatta ayet-i kerimede bile ne diyordu Yusuf (a.s)’ın olayında; “Bizim eğer sana delilimizi göstermeseydik, yani burhanımızı, delilimizi göstermeseydik, neredeyse ona meyil edecektin” diyor.

Allâhu Teâlâ’nın işte o hıfzı korumasında. O da neden; Allâhu Teâlâ’ya çünkü niyazda, ibadet-i taatında, Allâhu Teâlâ işte müminleri koruyor. Ayet-i kerimesinde; “Ey iman edenler, sabırla namazla Allah’tan yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir” diyor.

Başka ayette ise, “Allah’a saygı duyanlardan başkasına ağır geliyor.” Namaz için söylüyor bunu. Yani insan günah işlemekten, hata yapmaktan beri değil. Hatta Allâhu Teâlâ ne diyor, “Ey günahlarında nefislerine israf eden kullarım yani günahta ısrar eden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyin. Allah bütün günahları affedicidir” buyuruyor. Korunmak içinde tabi Allah’ın yolunda olmak lazım.

Çünkü; Ankebüt 45’te de ne diyordu Allah; “Sana vahyedileni oku, namazı ikame et. Çünkü namaz insanı fuhşiyattan, münkerden yani çirkinlikten, çirkin olan şeylerden ve kötü olan şeylerden korur. Zikir ise Zikrullahu Ekber, zikir ise en büyük ibadettir” diyor. Yani bir insanın bedeninde, beyin neyse; zikirde o. Çünkü her şey, mesela biz namaz kılıyoruz, namazda zikir. Çünkü Allâhu Teâlâ’nın ayetlerini okuyoruz. Ondan sonra Kur’ân okuyoruz. Kur’ân da Allah’ı hatırlatan, andıran şeydir. Mesela, bize Allâhu Teâlâ bir ayetten, kıssalardan bahsediyor geçmiş kavimlerden. İşte orada peygamberi ne diyor? Vahyediyor. İşte; “Falanca yere git, orada kulları ikaz et.” Yani emreden Allah. İkaz olunan kim? Kullar. Kulların yaratıcısı kim? Allah. İnkar edenler, neyi inkar ediyor? Allah’ı. Hep baktığımız zaman hep işin sonu Allah’a varıyor, Allah’ı anmaya varıyor.

Mesela; Allâhu Teâlâ, Musa (a.s)’a işte, “Elindeki asayı at, ejderha olsun. Onların attıklarını yutsun” diyor. Şimdi emreden kim; Allah. Mucizesini gösteren kim; Allah. Onları inkar eden kim; Allah’a inanmayanlar. Hep Allah, Allah, Allah. Yani işin her sonucu nereye varıyor; Allâhu Teâlâ’ya. Ondan sonra, Allâhu Teâlâ nimetlerinden bahsediyor. Mesela işte, “Yeryüzünü donattık” diyor. Ondan sonra “Ona yedi katman bina ettik. Nehirler akıttık” diyor. “Bulutlar müjdeleyici olarak gönderdik” diyor, “Yağmurdan evvel. O yeryüzüne yağdıktan sonra  yeryüzü yemyeşil olur” diyor. “Ya da suyu daha fazla derine çeksek, onların hali nice olurdu” diyor. Yani kullarla bir bağ kuruyor. Onları hatırlatıyor, yine andırıyor yani kendini ki. Başka bir ayette ise işte; “Hayvanların kanlarından ve ferzlerinden yani yedikleri buğday nebatattan onların ikisinin arasından bir içecek gıda çıkartırız” diyor. “Onların boğazından kolayca akıp gider” diyor. “Bunlar Allah’a şükretmeniz için yeterli değil midir?” diyor. 

Yani nimetlerinden de bahsediyor. Mesela; “Arıya vahyettik” diyor. O arı işte çeşitli çiçeklerden ne yapıyor? Onların şerbetini topluyor sonra kusuyor bal meydana geliyor. Yani sen gidip çiçekten ayrı ayrı toplayıpta, o balı üretemiyorsun. Nimetlerini hatırlatıyor ki şükredesiniz diye. Yani Allah’la bir yine anma oluyor burada. Şükrü kime yapıyoruz; Allah’a. Allah’a anıyoruz şükrettiğimiz zaman. “İşte size gözler, kulaklar, gönüller veren Allah şükretmeye değmez mi?” diyor. Yani bu nimetlerini hatırlatıyor ki, yani Allah’la beraber, daimi Allah’la beraber olmayı, Allah’la olmayı bize söylüyor yani. Allâhu Teâlâ’nın Esmalarını zikrediyoruz mesela. El Hafiz. Hafiz ne; muhafaza eden. Kim ediyor, Allah ediyor. Ondan sonra, El Latif. Latif; lütfeden. Kim lütfediyor, Allah lütfediyor. Es Selam. Selamet veren. Kim selamet veriyor; Allah. Hep işin ucun nereye varıyor; Allah’ı anmaya.

Ne diyordu şair? “Harfi nefsi ‘La’ da kalma hemen İllaya gel.” Yani ‘La’ yokluk. Allah’tan gayri her şey nedir; yok hükmündedir. Sen hemen öze, İllallah Allah’a gel. Geç bu varlık aleminden, Alem-i Esmaya gel. Varlık aleminde takılıp kalma, onların tecelliyati olan Esmalara gel. Surette insan olup, sirette hayvan olmasan; kır nefsini hayvaniyetten, Ayet-ül Kübra’ya gel. Yani insan görünüm olarak insan suretindedir ama sireti yani iç alemi karakteri nedir? Kır nefsini hayvaniyetten, karakterini, Ayet-ül Kübra’ya gel. Yani şu mükevvenatta olan her şey nedir? Allah’ın ayetleridir.

Allah kullarına zulmedici değil. “Onlar” diyor, “Kendi nefislerine zulum ediyor.” Yani bir kişi günah işlediği zaman kendine zulmetmiş oluyor.

İşte Nuh (a.s), Allâhu Teâlâ’ya niyazda bulundu; “Ya Rabbel Alem, bunlar beni dinlemiyor, bunlarla benim aramı ayır” dedi. Allâhu Teâlâ da işte Nuh kavmini helak etti. Ondan sonra, kurtardıktan sonra Nuh (a.s)’a dedi ki; “Ona heykeller yap, insan heykeli.” Yüzlerce, binlerce, kaç tane adedi artık bilmiyorum ne kadar olduğunu. Ondan sonra, yaptıktan sonra, işte günlerini, aylarını, belki de senelerini verdi. Yaptıktan sonra, Allâhu Teâlâ’ya söyledi; “Yaptım ya Rabbil Alemin” dedi. Ondan sonra, “Ya Nuh, onların hepsini yerle bir et, hepsini kır.” Nuh (a.s) kıracak. O kadar günlerini vermiş. Eli gitmiyor yani. O kadar da itina ile yapmış. Ama emirde büyük yerden; Allâhu Teâlâ’dan, mecbur hepsini kırdı.

Bunun sebebini sordu sonra Allâhu Teâlâ’ya. Dedi; “O kadar beni zahmetle uğraştırdın, yaptım bunları. Bunları sonra benden kırmamı istedin. Bunun hikmeti sebebi nedir ya Rabbil Alemin?” O da dedi; “Ya Nuh, hani ben kavmin için aramızı ayır dedin ya, Ben onları helak ettim. Benim halimi anlayasın, bilesin diye sana bunu yaptırdım” diyor. Rabbil Alemin’in düşün yani merhameti ne kadar fazla. Ki Allâhu Teâlâ, “İnsanı ahsen sıfatta yarattım” buyuruyor. Ki o ahsen sıfatta yarattığı eşref-i mahluk, “Yarattıklarımın en şereflisi” dediği insan ve Allâhu Teâlâ’ya asi oluyor. 

Allâhu Teâlâ müminlerin, iman edenlerin velisidir, dostudur, yardımcısıdır. Onun için kiminle dostluk ettiğimize dikkat etmemiz lazım. Dosta yakışanı yapmak lazım gelir. Allah bizleri muhafaza eylesin, Sırât-ı mustakîm yolundan ayırmasın İnşaallahurRahman. 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Allah #AnkebutSuresi #iyilikler #kötülükler #muhabbet #HzMusa#HzNuh##sevgi #tasavvufsohbeti #Hakk #mumin #insan #İslam #ilim #ibadet #zikir #zikrullah #nefs #tasawuf#nefis #başınagelenler #suret #siret