Recep Ayındaki Nafile İbadetler 2025-2026

0

Recep Ayında Nafile İbadetler

Resullulah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki; “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır”. Allah’ın ayı olarak Resullulah (s.a.v.) Efendimiz tarafından adlandırılan ay bilinmeyen ne güzellikler bereketlerle dolu olsa gerek. Acizane bu güzelliklerden bildiğimiz bir kaç güzelliği Rabbimizin izni ile sizlerle paylaşmak isteriz Recep ayında ecir kapılarını.

Recep ayının başı, ortası ve sonunda 20 rekat nafile namaz kılmak. Bu nafile namaz:

İkişer rekat olarak kılınıp, iki rekatta bir selam verilir. Her iki rekatlık namazda:

1. Rekatta: Sübhaneke, Euzu Besmele, Fatiha, İhlas,

2. Rekatta: Besmele, Fatiha, İhlas okunup,

Oturuşta: Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena duaları okunur ve selam verilir.

Recep Ayının 14. günü teheccüd vakti kılınan 4 rekat nafile namaz: Bu namaz için Resullulah (s.a.v.) Efendimiz; “Recep ayının 14. gecesi kılınan 4 rekatlık nafile namaz, bir müminin geçmiş bütün günahlarını siler, önünde ki bir yıl içinde de işleyeceği günahları yazılmaz,” buyurmaktadır. Recep ayı 14. gecesi kılınan 4 rekatlık namazın kılınışı:

2’şer rekat olarak kılınıp, 2 rekatta bir selam verilir. Her iki rekatlık namaz da:

1. Rekatta: Sübhaneke, Euzu Besmele, 1 Fatiha, 10 İhlas, 3 Felak, 3 Nas,

2. Rekatta: Besmele, 1 Fatiha, 10 İhlas, 3 Felak, 3 Nas okunup,

Oturuşta: Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena duaları okunur ve selam verilir.

 

Not: 2026 yılı için Recep ayı 30 gün olup,

Recep ayı 1.gecesi (20 Aralık 2025 Cumartesi gecesi)

Recep ayı 14.gecesi (2 Ocak 2026 Cuma gecesi)

Recep ayı 15.gecesi (3 Ocak 2026 Cumartesi gecesi)

Recep ayı 30.gecesi (18 Ocak 2026 Pazar gecesi)

2025 Safer Ayı Ne Zaman, Safer Ayında Kılınan Namaz Ve Tavsiye Edilen Zikir Nedir?

0

Safer Ayı Kılınan Namaz Ve Tavsiye Edilen Zikir

Safer ayı, hicri ayların ikincisidir. Muharrem ayından sonra gelir. Bu ayda birçok bela yeryüzüne iner. Bunlardan korunma umuduyla yine Rabbimize sığınmak elbette ki en doğrusudur. Çünkü Cenab-ı Hak bize; “Ey iman edenler, sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir. (BAKARA-153)” buyuruyor.

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi kılınması gereken 4 rekatlık nafile bir namaz vardır.

Ayrıca Safer ayında 2 rekat olarak kılınan nafile namazda  vardır. Bu namaz 2 rekat olarak kılınır. Safer ayı boyunca herhangi bir gün kerahat vakti olmadığı sürece her vakit 2 rekatlık namaz kılınabilir.

Safer Ayında 4 Rekat Olarak Kılınan Nafile Namaz Nasıl Ve Ne Zaman Kılınır?

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi; salı akşamı akşam ezanından sonra sabah namazına kadar kılınabilir. Bu namaz 4 rekat olarak kılınır.

Niyet: “Niyet ettim Ya Rabbi Senin rızan için namaz kılmaya” diye niyet edilir,

Allahu ekber” diyerek Tekbir alınır:

1’inci Rekat: Sübhaneke, Eûzu Besmele, Fatiha, 17 adet Kevser Sûresi,

2’inci Rekat:  Besmele, Fatiha, 5 adet İhlas Sûresi,

İlk Oturuş:     Ettahiyyatü,

3’üncü Rekat: Besmele, Fatiha, 1 adet Felak Sûresi,

4’ün Rekat: Besmele, Fatiha, 1 adet Nas Sûresi,

Son Oturuş:    Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena,

okunarak bu namaz kılınır.

Safer Ayında 2 Rekat Olarak Kılınan Nafile Namaz Nasıl Ve Ne Zaman Kılınır?

Bu namaz 2 rekat olarak kılınır. Namaz Safer ayı boyunca herhangi bir gün kerahat vakti olmadığı sürece her vakit kılınabilir.

Niyet: “Niyet ettim Ya Rabbi Senin rızan için namaz kılmaya” diye niyet edilir,

Allahu ekber” diyerek Tekbir alınır,

1’inci Rekat:   Sübhaneke, Eûzu Besmele, Fatiha, 11 adet İhlas Sûresi,

2’inci Rekat:   Besmele, Fatiha, 11 adet İhlas Sûresi,

Oturuş:           Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena,

Safer Ayında Tavsiye Edilen Zikir

Allah’ı zikretmek ibadetlerin en eftalidir. Bu ayda “La havle vela kuvvete illa billah zikrini çokça zikretmek tavsiye edilir. Herhangi bir sayıda olmadan akla geldikçe bu zikri bolca çekmek gerekir.

2025 yılı Safer Ayı 26 Temmuz’da başlayacaktır ve 23 Ağustos tarihinde sona erecektir. 2025 yılı, Safer ayının ilk çarşamba gecesi; 29 Temmuz 2025 Salı gününün akşamıdır. Çünkü Hicri takvimde geceler günden önce gelirler. 2025 yılı Safer ayının son çarşamba gecesi de; 19 Ağustos 2025 Salı gününün akşamıdır.

Safer ayında başımıza olası gelebilecek musibetlerden korunma umuduyla sıkça gücümüz doğrultusunda sadaka vermeye çalışmalıyız. Unutmayalım sadaka demek illa para vermekte değildir, bir çift güzel söz söylemek ya da tebessüm etmek ya da sokak hayvanlarına evde kalan yemekleri vermekte sadakadır. O nedenle sadaka olarak kimin neye gücü yetiyor, neyi yapabiliyorsa onu yapabilir.

#saferayı #safer #saferayıibadetleri

BERAT KANDİLİ SOHBETİ

0

Kandil geceleri Osmanlı zamanında camilere takılan kandillerden sonra bu ismi verilmiştir. İşte o günün önemini belirtmek için kandiller asılarak, o gecenin mübarek olduğunu belirtmek için denilen sözcüktür. Halbuki; Kadir Gecesi, Beraat Gecesi, Regaib Gecesi, Mevlüt Gecesi zaten bizde günler nedir, akşam üstünden sonra olur. Mesela biz bugün Pazartesi günü akşam ve yatsı namazını kıldık, halbuki o; salı gününün akşam ve yatsı namazıdır. Yani gün gece 12’den sonra olmuyor. Akşam üstünden itibaren başlıyor.

İşte Allahu Teâlâ’da bu gece ve mübarek günlerde rahmetinin ziyadesiyle fazla olacağını, coşacağını (s.a.v) Efendimizin hadislerinden bize bildiriyor. Berat; Arapça bir kelime olarak anlamı ise saçılan, savrulan. Yani Allah’ın rahmetinin saçılıp savrulduğu zaman dilimleri anlamına geliyor. Peygamber Efendimizde Şaban’ın yarısındaki Allahu Teâlâ’nın yeryüzüne tecelli edecek ve burada rahmetinin saçılacağına ifade buyuruyor. Bir de Berat Gecesinde Kur’ân-ı Kerim’in yani; Allah kelamının dünya semasına indiği tecelli buyurduğu ve Ramazan’ın Kadir Gecesi’nde de yeryüzüne indiğini ifade buyurmuştur (s.a.v) Efendimiz. İşte bu geceleri ihya eden, hürmet edenlere Allahu Teâlâ ecirlerini kat kat vereceğini kutsi hadislerde de buyuruyor. Yani bu bire ondan, bire yediyüz bine kadar katlarıyla vereceğini ihlas ve samimiyetine göre.

İmam Gazali Hazretleri; “Ben,” diyor; “İhlası bir berberden öğrendim” diyor. Hac zamanı bu Hicaz bölgesine gidiyor. Orada da diyor, “Param bitti. Paramında bir yerden gelmesi lazım, onu bekliyorum” diyor. “Ama çıkta kaldım yani. Cebimde 5 kuruş para kalmadı. O anda da berber ihtiyacı duydum. Bir berbere girdim. Beni,” diyor, “‘Tıraş eder misin?’ dedim” diyor. O arada zengin birisini tıraş ediyordu. “Ben Allah rızası için beni tıraş eder misin diye söyledim ona.”

O, diğer müşterisini bırakıp hemen bana geldi. “Yani beni tıraş etmeye başladı” dedi. Sonra o zengin olan dedi; “Niye beni bıraktın yani ben sana parasını vereceğim. O adam yani para bile vermeyecek”. Bu dedi, “Allah rızası için istiyor. Bunun istediği benim için daha önemli. Allah’ın rızası benim için daha önemli” dedi, “Sen biraz daha beklesen olur.”

“Ben ihlası,” dedi, “O berberden öğrendim yani” diyor. Allah için olan şeyi kendi menfi olan şeyini terk edip, Allah rızası için olan şeye koşturduğu için. “Sonra aradan az bir zaman geçti benim param geldi. Sonra ona bir kese altın vermeye gittiğimde onu asla kabul etmedi” dedi.

“Ben onu Allah rızası için yapmıştım” dedi. “Eğer onu alırsam o zaman benim yaptığım boşa gider diye onu bile kabul etmemişti benden” diyor.

Bir de bu gecede olacak olan şeylerden bir tanesi de önümüzdeki bir yılın her şeyi takdir edilir. Yani zengin mi olacak kişi, fakir mi olacak, hasta mı olacak, ölecek mi, yaşayacak mı, yangın mı olacak, zelzele mi olacak. Yani ne olacak ise o yıl içinde muhasebesi yapılır ve bu gece Cenab-ı Hakk’ın görevli meleklerine teslim edilir. Yani Allahu Teâlâ ezelde her şeyi takdir etti. Lakin Kalubelâ’da da ama her yılın programını görevli meleklere verir. Yani tahakkuk sahasına indirir. Bu gece de öyle bir gecelerdendir. İşte bu mübarek gecelerde; Allahu Teâlâ’dan tövbe istiğfar etmek, dua etmek, yani istemek, duadan maksat ne; çağırmak, kapıyı çalmak.

Çünkü Hazreti Ömer (r.a) da bir gün yağmur duasına çıkmışlardı. O hep tövbe istiğfar ediyordu. Dedi; “Ya Emir-ül müminin, sen,” dedi, “Tövbe istiğfar ediyorsun. Yani biz yağmur duasına çıktık.”

“Ben,” dedi, “Allah’ın rahmet kapısını çalıyorum”. Yani onunla birçok şeylerin tecelli ettiğini buyurdu.

Tabi duanın başına ilk Allahu Teâlâ’ya hamd’ü senâyla başlamak, Peygamber (s.a.v) Efendimize salatu selam eylemek, onların arasında dua ne istenilecekse, ne dilenecekse diledikten sonra da en son yine hamd’ü senâyla ve Peygamber Efendimize salat ile kapatmak, efdal olan ve adaba yakışan olan dua şeklidir.

Duada bir de Allahu Teâlâ’ya “Ver” diye hitap etmek, emir şeklinde olduğu için çünkü Türkler savaşçı bir kavim olduğu için “Ver, al, vur, tut, yap, at…” Yani böyle kısa cümlelerle savaşçı bir kavim olduğu için hep bu kısa cümleleri kullanmışlar. Şimdi “Ver” demekte Allahu Teâlâ’ya emir niteliğindedir. Yani “Onu ver, bunu ver, şunu ver…” Yani bu emir yağdırmak gibi oluyor. Halbuki onun yerine, “Allah’ım bizim halimiz sana ayandır beyandır, acizane, fakirane senden bunları talep niyaz eğiliyoruz” demek daha uygundur.

Zamanında bir bedevi vardı. Peygamber (s.a.v) Efendimizin Ravza-i Mutahhara’ya gitmişti. Orada sesli bir şekilde dua ediyordu; “Ya Rabbi” dedi, “Ben günahkarım beni affeyle” dedi, “Eğer affedersen,” dedi, “Senin şanına yakışır. Habibin sevinir” dedi, “Düşmanında üzülür şeytan. Ama,” dedi, “Beni affetmezsen, şeytan sevinir. Habibin üzülür” dedi. “Onun için,” dedi, “Peygamberini üzme, şeytanını da mağrur etme ya Rabbil Alemin” diye. Böyle can alıcı gönülden içten dua ediyordu. Dua Allah’ın duayı kabul edeceğine inanarak istemek, dilemek. Çünkü Rabbil Alemin ayette de öyle buyuruyor; “Eğer sizin dualarınız olmasa Ben sizi neyleyim? Ya da Bana dua edin, icabet edin ki Bende size icabet edeyim. Yani karşılığını vereyim.”

Şimdi duanın üç şekil kabul olma şekli vardır, ya hemen kabul olunur, ya tehir edilir. O ileriki bir zamanda gerçeğe vuku bulur. Ya da bu dünyada gerçekleşmese de ahirette sevap olarak karşımıza çıkar. İnsanın yapmış olduğu ibadet-i taatlarda oradaki cennetteki köşk olsun, bahçeler olsun orada etiketi vardır. Bir de etiketsiz olanlar vardır. Kul onu sorar; “Ya Rabbil Alemin bunun etiketi yok. Yani şu namazdan dolayı şu nimete kavuştum ama bunda etiketi yok. Bu neden dolayı bana verildi?” diye sorduğunda, “O dünyadayken dua etmiştin, Ben onun ecirini burada veriyorum” der Rabbil Alemin. Kul o zaman der ki; “Keşke dünyadayken de hiçbir duam gerçekleşmeseydi de burada tecelli etseydi.” Çünkü dünya gelip geçici. Ama ebedi hayat olan ne? Ahiret hayatı, öbür hayat.

Bir de biz kul aciz olarak olayların hikmetini tam kavrayamıyoruz. Biz şimdi istedik. Yani bir çocuk nasıl bir eczacıya, hekime gitti. Oradan işte bir sürü ambalajlı ilaçlar var. İşte cafcaflı olan ilacı isteyebilir. Ama onun için zararlı olabilir. İşte biz de istiyoruz Allahu Teâlâ’dan ama bizim için yararlı mı, faydalı mı! İşte onun hikmetini Allahu Teâlâ biliyor. İşte nasıl ki bir doktor, eczacı biliyorsa ona hangi gerekli olan ilaçları, biz çocuk gördüğü gibi her şeyi istiyor belki de zararlı senin için. İşte vermemesinin nedeni ondan dolayı. Ama istediğimizden dolayı onu bu dünyada vermezse yine ahirette onu karşımıza çıkaracak. Çünkü O; gani, rahmeti geniş, cömertlerin en cömerti.

Hz. Ali (r.a) da yine böyle sıkışıklık zamanı yani yokluk zamanı Rabbil Alemine dua ediyor, istiyor lakin bu normal isteme yani fiziki olarak dua dilinden döküldü, gönlünden de istedi, bir de bunu fiziki istemesi var, yani fiili istemek yani bunu da işte yapmış olduğumuz hareketlerle Hz. Mevlana diyor; “Ya kişi elma yemek istiyorsa ya tohum eksin ya da fidan” yani Allahu Teâlâ’dan tamam istedin ama sende bir fiiliyatta bulunman lazım, yani “Ben bunu gerçekten istiyorum” diye Hz. Ali (r.a) Efendimizde çarşıya pazara çıkıyor yani bu bir sebep olacak ki Allah o istediğini verecek, gerçekleştirecek. Çarşı pazarda dolaşıyor işte, bir arkadaşının yanına gidiyor. O günkü
erzak satıyor. Yani bugünkü bakkal gibi. Bakıyor Hz. Ali Efendimiz suskun ve durgun. Biraz da hüzünlü. Diyor, “Bir ihtiyacın mı var? İste karşılayayım”. Ama o Allah’tan istemişti. O kendinden şey olarak verecek, bağış olarak. Tabi istemedi o. “Herhangi bir sıkıntım yok” dedi.

Tekrar çarşıya çıktı dolaşırken bir kişi geldi karşısına. Elinde de deve. “Ya Ali!” dedi, “Deveyi satmak istiyorum,” dedi, “Alır mısın?”

“İyi de bende 5 kuruş para yok, yani alacamda parasını ödeyemem”.

O dedi; “Tamam,” dedi, “Hiç önemli değil. Sonra da versen olur yani ne zaman cebin para görecek o zaman versen olur. İlla devemi sana vereyim” dedi.

“Peki” dedi, “Ne kadar?”

“250 dinardan fazla eder ama sana da 250 dinardan vereyim”. Hz. Ali Efendimiz aldı deveyi gidiyor evine doğru. Düşünüyor şimdi, “Bunu keseyim çocuklara erzak olarak yesinler mi? Yoksa satayım mı ondan başka erzaklar mı alayım?” Öyle düşünceyle giderken karşısına bir kişi çıktı.

“Ya,” dedi, “Çok güzel deven varmış. Bana böyle bir deve lazım. İlla bunu satar mısın?”

“Ben yeni aldım. Yani hastalığı var mıdır, onu var mıdır, bunu var mıdır? Tam bilmiyorum ama sen,” dedi, “Ne kadar fiyat verirsin buna?” dedi.

“Helalinden sana 750 dinar veririm” dedi.

Hz. Ali Efendimizde illa da ısrarla da isteyince, “Peki” dedi, verdi. Arkasını döndü çarşıya. O satın aldığı kişiyi bulsun ki ücretini versin. Baktı baktı yok, çarşıda öyle bir insan. Dolaştı sonra erzak aldı. Döndü evine. Baktı Peygamber Efendimiz orada. “Ya Ali” dedi, “Alışverişin hayırlı mübarek olsun” dedi. “Bilir misin,” dedi, “Deveyi sana satan kimdi?”

“Allah Resulü daha iyi bilir” dedi Hz. Ali Efendimiz.

“O,” dedi, “Deveyi satan sana Mikail (a.s). Deve İsraif (a.s)’dı. Senden satın alanda Cebrail (a.s)’dı.” Allahu Teâlâ’dan istediği için bak Allahu Teâlâ ne yaptı? Ona gönderdi bir sebep.

Abdulkadir Geylani Hazretleri’nin de öyle başından olay geçti. O da sıkıntılı zamanı. Onu alacak, onu satacak bir türlü para dönmüyor yani yokluk zamanı o da artık Allahu Teâlâ naz ediyor. “Ya Rabbi” dedi, “Ben tamam şu tepenin oraya gidiyorum, uzanıyorum. Sen bana,” dedi, “Bal ile kaymak göndermedikten sonra,” dedi, “Ben daha uğraşmayacağım artık”. Biliyor yani fiili olarak gitti o tepenin oraya. Allahu Teâlâ bir şey sebep olup ona gönderecek ya. Gitti orada yattı sabahtan akşama kadar, yani bekledi. Sonra bir kervan geliyordu. Baktılar orada, “Allah Allah bir kişi uzanmış herhalde” dedi, bu bayıldı etti. “Gidelim bakalım şuna…” baktılar. Dudakları falan kurumuş. Dediler; “Buna bir yiyecek verelim. Kendine gelsin, canlansın.” O kervanında ticaret olarak taşıdığı malda bal ile kaymak, getiriyorlar hemen ona. Birazcık da ekmeğe sürüyorlar. Yediriyorlar ona.

Ondan sonra canlanıyor tabi Abdülkadir Geylani Hazretleri. “Ya Rabbel Alemin” diyor, “Ben senden balla kaymak istedim ama sen ekstradan yanında ekmek de göndermişsin” diyor. Ondan sonra tekrar başlıyor diğer faaliyetlerine yani dünya hayatına. O Abdülkadir Geylani Hazretleri insanların dua ederkende isteklerindekini fark ediyor. Diyor, “Siz Allah’tan isterken alacaklı gibi istiyorsunuz” diyor. “Dilenci gibi isteyin” diyor. “Öyle istemek mi olur yani?” diyor.

Hazreti Ömer (r.a) Efendimiz ise, “Siz diyor ibadeti az tutuyorsunuz ama duayı,” dedi “Çok uzatıyorsunuz. Yani bir sürü Allahu Teâlâ’dan tamam istiyorsunuz. Yani sizin durumunuz mehiri az verip, en güzel kızı isteyenler gibisiniz” dedi.

Üftade Hazretleri de bir kasidesinde:

Sen bir palaz yavrusun kuş kanatsız uçar mı?
Emmareye kul olan hayrı şerri seçer mi?

Diye devam eden kasidesi vardı onun. Yani biz şimdi biz bir palaz yavruyuz. Kanat takmadan işte manevi mertebelere yükselmek için kanattan maksatta; ibadat-ı taatlar, zikirdi, dua idi, ilimdi. Yani bunlar kanat olarak düşünürsek, sen bir palaz yavrusun kuş kanatsız uçar mı? Yani bunları edineceğiz ki ondan sonra işte merhaleler kat edeceğiz. Yoksa o kanat olmadan ne olur? Kuş bir karış uçamaz, yere düşer. Yani yem olur. “Emmareye kul olan hayrı şerri seçer mi?” diyor. Yani işte nefis derecatlarında da bazen Emmare, Levvame, Mülhime şeylerine insan indiği zaman hayrı şerri tam seçemez. Yani Allahu Teâlâ’dan bir şey istedik. Ama hikmeti neticesinin ne olduğunu bilemeyiz. Amma velakin işte bu. Kanat takıldıktan sonra Allahu Teâlâ o kullarına öyle hak vermiştir ki, yani; ettiği duaları anında kabul olunuyor ve tasarruf hakkı bile vermiş.

Mesela; bu İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmet her türlü teçhizatı yapmış. İşte havan topları, şahin topları, yer altından levazımatçılar, karadan ordular. Yani İstanbul’un düşmemesi için hiçbir engel yok. A-B-C’de bütün planları da yapmış ama bir türlü İstanbul düşmüyor. Kapanıyor. Bunun yani bir manevi bir engel var. Hocasına, Akşemseddin’e soruyor, “Manevi engel olarak ne var?” diyor, “Bir bakar mısın?”

O da rabıta edip şöyle gönlüne bir bakıyor. Öbür İstanbul tarafında bir veli var. O da “Aman,” diyor, “Gavurcuklarıma bir şey olmasın” diyor. O gelen topları alıyor. İnfilak etmesini engelliyor. O da işte çok merhametli, şefkatli. Çocuklara hep cebinden şeker verir, dağıtır. Yani oradaki halka şefkat, merhamet ediyor. Çünkü Allahu Teâlâ’ya Fatiha Suresi’nde ilk ayette ne diyordu? “Elhamdulillâhi Rabbil’alemin”. Yani bütün alemlerin Rabbi olduğu için, o da şefkat nazarıyla onlar ne kadar Hristiyan da olsa onlara merhamet ediyor, şefkat ediyor, onları koruyor. Onlarda onun bu Veli vasfını biliyorlar. Yani Allah’ın sevdiği bir kulu olduğunu. Ondan yardım talebinde bulunuyorlar. İşte bombalar atılmaya başladığında, onun mahallesine herkes sığınıyor. Çünkü o engellediği için onu fark ediyorlar. O da, “Aman gavurcuklarıma bir şey olmasın…” tutuyor onları. “Aman gavurcuklarıma bir şey olmasın”.

Ondan sonra Akşemseddin dua ediyor; “Ya Rabbil Alemin, bu fethi ya bize müyesser et ya ona”. Yani bunun bir neticesi olsun diye. Ondan sonra İstanbul düşüyor.

Bir de Ya Vedud Hazretleri var. O da zikri Ya Vedud olarak çekiyor. Allah’ın sevgisini celbeden Esmadır o. O da öyle dua ediyor. Diyor ki; “Ya Rabbi, İstanbul fethedilmeden benim canımı alma” diyor. “Fetih olsun,” diyor, “O gün benim canımı al ama ben İstanbul’un fethedildiğini göreyim bileyim” yani. Nitekim olaylar öyle cereyan ediyor. Ondan sonra İstanbul fethediliyor. O Ayasofya Cami’ne girdiğinde Fatih Sultan Mehmet o soldaki ağlayan terleyen direk var. Onun o dibinde bakıyor Ya Vedud Hazretleri, hatta göğsünde Ya Vedud yazısı var. Onu işte kefene alıyorlar, sarıyorlar cenazesini defnedecekler. Dışarı çıkıyorlar bir rüzgar onları ilahi yani yönlendiriyor. Aşağı Eminönü’ne kadar gidiyor. Orada Haliç’te bir tekne var, gemi üstünde ama hiç kimse yok. Kayığa bindiriyorlar onu. Ne yelkeni var ne küreyi. O kendi kendine gidiyor Eyüp Sultan Hazretlerinin o bölgeye doğru. Orada yine karaya yanaşıyor. Ondan sonra yukarı doğru çıkıyorlar. Defin yeri hazırlanmış. Hatta Ya Vedut Cami, Ya Vedut Sokağı diye var orada yeri onun. Oraya defin ediyorlar. Yani kerameti öldükten sonra bile devam ediyor.

İşte Allahu Teâlâ bunlara tasarruf hakkı vermiş bu kullara. Ama ne zaman? İşte belirli bir merhaleye geldikten sonra.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#BeratKandili #BeraatKandili #dua #ibadet #Allahtannasılistenir #istanbulfethi#HzAli #AbdulkadirGeylaniHz #İmamGazali#YaVedudHazretleri #HzMevlana #ÜftadeHazretleri

TÖVBE – ASHAB-I SUFFA – KERAMET

0

Yahya (a.s) şeytanla bir gün yolda karşılaştı. Ona sordu; “Senin insanlarla ilişkin nasıl? Yani onlarla nasıl mücadele ediyorsun?”

O da dedi; “Üç çeşit insan var. Bunlardan birinci sınıf olan sizlersiniz. Sizde İsmet sıfatı var. Siz günah işlemiyorsunuz. En çok zorlandığımız sizlersiniz. Bir takım daha insanlar var. Onları ise en kolay olan. Onları istediğimiz gibi avucumuzda oynatıyoruz. Yani istediğimiz günahları yaptırabiliyoruz onlara. Onlar bizim için,” dedi, “Çocuk oyuncağı yani. Biz onları kendimize mürit yaptık” dedi, “Hatta onlar müritlikte baya ileri bile gittiler. Bizi geçtiler bile” dedi.

Çünkü zamanın birinde bir adam yola çıktı yolculuk yapmak için. Şeytanda kılığını değiştirdi. İnsan kılığına büründü. Gitti ona; “Seninle,” dedi, “Yol arkadaşlığı yapabilir miyiz? Yolda yani beraber gidebilir miyiz?”

O da kabul etti tabii onu. Beraber gittiler. Akşam vaktine kadar beraber yediler, içtiler.
Akşam olunca şeytan buna döndü; “Ben senin şerrinden Allah’a sığınırım” dedi.

İnsan tabii şaşırdı onun bu deyişine. “Neden dolayı?” dedi.

“Ben Allahu Teâlâ’ya bir defa secde etmedim” dedi. “Ondan bertaraf oldum yani. Huzurdan kovuldum yani” diyor ama diyor, “Sana baktım, sen sabahtan akşama kadar ezan okundu. Ne öğleni kıldın ne ikindiyi kıldın, ne akşamı kıldın!” dedi. “Yani Allah bilirsen sabah namazını da kılmamışsındır. Muhtemelen yatsıyı da kılmayacaksındır” dedi, “Ben bir kere bu Allah’ın emrine asi oldum. Ama sen,” dedi, “Sabahtan akşama kadar Allah seni beş defa huzuruna çağırdığı halde sen hiçbirine riayet etmedin. Ee sen benden on gömlek daha üstünsün. Onun için ben senin şerrinden Allah’a sığınırım” dedi. “Ki Allah bana secde etmeyi, başka bir yarattığına secde etmeyi söyledi. Emir eyledi. Ama sana ise kendine secde etmeyi buyuruyor. Sen ona bile asi oluyorsun. Sen benden daha şerlisin” dedi ona. Ve ondan ayrıldı.

Ondan sonra Yahya (a.s)’a 3’üncü sınıftan bahsetti şeytan. “Bir de 3’üncü sınıf insanlar var” dedi. “Onlar,” dedi, “Ne onlar galip geliyor,” dedi, “Ne biz galip geliyoruz. Onlarla hep uğraş içindeyiz” diyor.

“O kimselerde kimdir?” dediğinde, işte; “Onlar,” dedi, “Günah yani biz onları vesveseyle desiseyle günaha düşürüyoruz. Ondan sonra onlar hemen vakit geçirmeden tövbe ediyorlar. Yine eski hallerine dönüyorlar. Bunlar galip geliyor. Sonra aradan biraz zaman geçiyor. Biz yine onlara galip geliyoruz. Günaha düşürüyoruz. Onlar yine tövbe ediyorlar.”

Hz. Ali (r.a) Efendimize bir kişi geldi. “Ya Ali,” dedi, “Ben günah işliyorum, tövbe ediyorum ama,” dedi, “Sonra yine günah işliyorum, yine tövbe ediyorum. Yani bir randıman tutturamıyorum yani”.

O da dedi; “Günahı,” dedi, “Terk edinceye kadar tövbe etmeye devam et” dedi.

Çünkü insan bir günah işledikten sonra tövbe etmeyi bırakırsa yani ben günahlara dalıyorum, bu işi beceremiyorum diye bir şey yaparsa o zaman şeytanı sevindirmiş olur. Mücadeleden yani vazgeçmiş olacak. Ama tövbeyi devam ettirse hem namazına, niyazına, ibadetine devam edecek ve o günahlara da yine tövbe edecek. Ama vazgeçmiş olsa hem günahlara dalacak hemde ibadetinden, taatından da geri kalacak. Bu daha kötü. Öbür türlü bir mücadele var her ne kadar kaybedip, tekrar kazansa da. Çünkü tövbeyi bırakıp günahlara dalmak ayete de muhalif olma durumuna düşürüyor insanı.

“Ey günahta aşırı giden kullarım, Allah’tan ümidinizi kesmeyin” diyor. Çünkü Rabbil Alemin. İşte bu ayet nazil olduğundan sonra Vahşi de iman etti. Peygamber Efendimiz’in huzuruna geldi. Peygamber Efendimizde ona dedi ki; “Annenden ilk doğmuş gibi şimdi temiz oldun”. Bunu duyunca, bir şair vardı Peygamber Efendimiz’e hakaret eden müşriklerden yani Allahu Teâlâ’nın affediciliğini; bu da kıllık değiştirip, Ashabın arasına girdi. “Beni de Allah affeder mi?” diye. “Ya Resulullah!” dedi, “Allah herkesi affeder mi her ne kadar günah işlemiş de olsa?”

“Evet!” dedi, “Affeder” dedi.

“Peki,” dedi, “Beni de affeder mi?” dedi. Çıkardı yüzündeki o şeyi. Baktılar o, Ashap hemen ona hareket etti, ona müdahale etmek için.

O da dedi, “Evet, affeder” dedi. Bu sefer ona şiir okuduydu. Şiirin devamında “Sen hak ile batılı ortadan ayıran kılınç gibisin” diye baya bir övgülü şiirleri, kasideyi okudu ona Kaside-i Bürde diye. Peygamber Efendimiz hatta ona hırkasını hediye etti. Yani düşün bir andaki karanlıktan aydınlığa çıkıyor. Yani geceden gündüze geçiş gibi. Kendine insanın reset atmasıdır bu tövbe istiğfar etmesi.

Hazreti Peygamber (s.a.v) Efendimiz bile günde yetmiş defa istiğfar, tövbe istiğfar ettiği söylenir. Sorduklarına; “Ben Allahu Teâlâ’ya tövbe istiğfar edenlerden olmayayım mı?” diye buyuruyordu ki geçmiş ve gelecek günahları affolunduğu halde. Kızı Fatıma ise Hazreti Ali ile nikahlanacağı zaman nikah mehiri olarak Peygamber Efendimiz’den dua istedi.

“Ne istersin?” dedi.

“Ya Resulallah!” dedi. “Senden babacığım dua isterim”.

“Peki nedir o?” dedi.

“İşte ümmetinden günahkar, tövbe edenler olursa onların günahlarını affetmesini ve cennetine koymasını eğer Allah kabul ederse,” dedi, “O şekilde nikahımı kıy.”

Peygamber Efendimiz o zaman ağladı. “Ya kızım,” dedi, “Peygambere layık olduğunu gösterdin.”

Peygamber Efendimizde “Ümmetim, ümmetim” diye dua ederdi. Kızı Fatıma onun evladı, o da aynı ayarda. O da aynı ümmeti için dua istiyor.

İşte insanları günaha düşüren bir de insanın içinde neler vardı? Hannaslar. Min şerril vesvâsil hannâs. Elleżî yuvesvisu fî sudûri-nnâs. Vesvese veren hannasın şerrinden Allah’a sığınıyoruz. O gidiyor insanın göğsündedir ve ona vesvese verir. İşte o vesveseyi kalbe veriyor. Kalbe verince insanın kalbi neydi; Allah’a aramaktaki, yol bulmaktaki, onunla olmaktaki olan merci, merkez. İşte insanları bu merkeze bunu oturtmayınca bu sefer başka arayışlara ve oyalanmaya yol arar, yol bulur yani.

İşte İmam Gazali bununla ilgili insanlar bu özden yolunu sapıtınca o zamanda revaşta olan şey satranç oynamakmış. İşte satranç insanlar gününü oyalanmaklarını öyle geçiriyorlar. Bugünkü de aynı şey. Bugün de ne var? İskambil kağıtları var, okey var. Halbuki bu iskambil kağıtları ve okeyi Amerika’da spastik özürlüler, beyin özürlüler oynuyormuş ki işte beyin gelişimi sağlasın diye. Nefiste bir şey yapacağı zaman hemen onun bir bahanesini de buluyor.

İşte ne diyor insan? “Ben işte beynimi geliştiriyorum, alzheimer olmayayım” diye. Halbuki Allah’ı zikreden kişi de alzheimer olmaz, kafasını sert bir cisme çarpmadıktan sonra. Yani bir bahane de, kulp bulması lazım ki o şeyi icra etsin. İşte o zaman satranç revaçtaymış. Şimdi günümüzde mesela cep telefonu var. Yaşlısından, gencine, çocuğuna kadar hepsini alıyor. “Ben onsuz yapamam!” diyor. İşte diyor; “Hayatımın anlamı…” gibilerinden. Kimse de yani neyi seviyorsa insan onu baş tacı hedefi, mihenk taşı hedefi olmuş oluyor. İşte “Ben şarkı söyleyemeden yaşayamam!” diyor. “Yaşamımın hayat kaynağı…” Yani böyle bir şirk dolu kokan sözlerden dem vuruluyor.

İşte burada da Peygamber (s.a.v) Efendimizin şu hadisi hemen meydana geliyor, açığa çıkıyor; “Kişi neyi seviyorsa O onun Rabb’idir, ilahıdır”. Yani kişiyi Allah’a unutturacak derecede bağımlı olduğu her şey nedir? O onun Rabb’idir. İşte tasavvuf yolu, tarikat yolu bu bağı, yani Allah bağını zikirle, ibadat-ı taat ile bu bağı tam kuvvetlendirme yoludur yani.

Peygamber Efendimizin bir de Ashab-ı Suffa denilen bir topluluk vardı. Bunlar neydi işte? Kimsesiz, ondan sonra gariban kişiler, işi gücü olmayan ama kendilerini Allah yoluna vermiş. Bunlar camide yatıp kalkarlardı. Ve işleri de neydi; sabah akşam Allah’ı zikretmek, Allah’ın ayetlerini okumak ve Peygamber Efendimiz’in sohbetinde bulunup bunlara, insanlara icra etmek. Bunların günlük yaşantıları bu şekilde yani.

İşte zenginler geliyor Peygamber Efendimiz’in yanına. “Ya Resulallah!” diyor, “Bunlar gariban adamlar, üstleri başları yamalı mamalı. Bir tane elbiseleri var üst üstünde değiştirelim”. Muhtemelende kokuyor da olabilirler. Çünkü o Hicaz bölgesi sıcak. “Biz bunlardan rahatsız oluyoruz” diyor, “Biz geldiğimizde bunları gitsin. Biz yani sohbette muhabbette bulunalım. Biz gittikten sonra da onlara ayrıyeten sohbet, muhabbet yap” yani.

Tabi Peygamber Efendimizde onları da kaybetmemek için, “İyi” diyor. “İyi” dediği anda da Cebrail (a.s) geliyor. O ayeti getiriyor. Ashab-ı Suffa hakkındaki olan ayet. “Rab’lerinin vechini sabah akşam dileyerek O’na yönelenleri,” diyor; “Yanından terk etme” yani uzaklaştırma. “Onların yaptıkları kendine, senin yaptıkların da kendine, sakın onları uzaklaştırıp da,” diyor, “Zalimlerden olma”. Hemen ayet geliyor. Peygamber Efendimiz o ayeti duyunca onların hakkında onlara karşı sevgisi daha çok oluyor. Ondan sonra “Yok!” diyor, “Ben onları yanımdan uzaklaştıramam” diyor. Allah ayeti de okuyor orada zaten hemen. Ve onlarla daha çok beraber oluyor. Daha çok yakınlık kuruyor Peygamber Efendimiz’in. Daha çok sevgisi hemdem oluyor. Daha çok çoğalıyor.

Kehf Suresi’nde de yine Ashab-ı Suffa hakkında vurgu var. Orada sabah akşam O’nun yoluna yönelerek Rabbine çağrıda bulunanlarla beraber olmada sabırlı oluyor. Dünya hayatının çekiciliğine kanarak gözlerini onlardan ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız tutkularına uymuş, işi aşırı olan kimselere boyun eğme buyuruyor Rabbil Alemin.

Yani “Onun yoluna yönelerek yürüdüğü ne?” diyor. Yürüdüğü nedir? Müridi ne? Aynı şey demek. Mürid yani muradullah, Allah’ın murad ettiği kişi. İşte mürid olma yolu nedir? Allah’ın murad ettiği kişi olma yolunda yürümektir yani. Allah’ın murad ettiği kişi. Çünkü ne diyor? “Zakirler benim has kullarımdır” buyuruyor Rabbül Alemin. Peygamber Salatu Selam Efendimiz ise, “Benim ev halkım gibidir” diyor. Bak o Ashab-ı Suffa’da onun ev halkı gibi, hep onlarla beraber.

Sohbet ederken Ebu Hureyre (r.a) gömleğini çıkarır, yere serermiş. Sohbet bittikten sonra topluyor gömleğini tekrar sırtına giyiyor. Ebu Hureyre de şey bu; “Kedilerin babası” demek. Namaz kılarken, ibadet-i taatındayken oturuyor yerde tesbihini zikrini çekiyor. Kedi de gelmiş o şeyinde eteğinde uyuyor onun. Kıyamıyor ona. Bakıyor bayağı da kaçacak gibi de değil. O eteğinin bir köşesini kesiyor. Yine kedi orada rahat rahat uykusuna devam etsin diye. Ondan Peygamber Efendimiz diyor onu halini görünce; “Ebu Hureyre” diyor yani; kedilerin babası demek.

Hazreti Ali’ye de ne demişti? “Ebu Turap”, o da Fatıma Validemizle bir gün bir tartışma yaşadılar. Bundan dolayı da yüreği burkuldu. Bir şey de diyemedi Resulullah’ın kızı olduğu için. Gitti hurmalığa doğru. Orada bir hurma ağacının dibine yattı. Yüzü gözü toprak olmuştu. Peygamber Efendimiz’in o halini görünce; “Kalk ya Ebu Turab” dedi, “Kalk”. Ondan sonra ikisinin yine gönlünü hoş etti. İkisini barıştırdı.

Çünkü Peygamber Efendimiz zamanında da herkes neydi? Zikirliydi, virdliydi yani. 12 kişiden 8’i cehri, 4’ü hafi. Sesli zikiri talim ediyorlardı. Bunlar hafi olanlar işte. Hazreti Ebu Bekir (r.a) da Efendimiz’den geliyor. Cehri ise Hazreti Ali (r.a) da Efendimiz’den geliyor. Osman da hafi idi. Ömer ise cehri idi. Ama onların kolları tabi günümüze kadar ulaşmadı. Ebu Bekir ve Hazreti Ali (r.a) ile Efendimiz’in kolları günümüze kadar ulaştı. İşte bizim yolumuz da Ashabın yolu yani. Ashab’ın yaptığı şeyleri yapıyoruz bizler de. Onlar da ne yapıyor? Zikrediyorlar, ilim öğreniyorlar, Kur’ân-ı Kerim okuyorlar. Aynı ibadet-i taatları şu anda biz de işte yaparak ne yapmış oluyoruz, aynı Ashab-ı Kiram’ın yolunda devam etmiş oluyoruz.

Bir derviş vardı tarikattan işte ders aldı. Beş yıl geçmiş üzerinden bakıyor diyor, “Ya benim,” diyor, “Şeyhimde herhangi bir keramet görünmüyor. Bunu sorayım bakayım nedendir?” diyor. “Başka şeyhlerin,” diyor, “Kerametleri var, o su var, bu su var”. Soruyor, “Efendim ben size pek keramet görmedim mi? Ben 5 yıldan beri bu yolda hizmetteyim”.

“Evladım, Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi var,” diyor. “Ahir zamanda en büyük keramet kişinin imanlı olmasıdır,” diyor. “Ahir zamanda imanlı olabilmek kor ateşi elde tutmak kadar zor olacaktır” diyor.

Ve başka bir hadiste ise “Ahir zamanda istikamet sahibi olan kişi kırk şehit sevabı alır” diyor. Resulullah (s.a.v) Efendimiz. “Şimdi senin bunları tahlil etmen lazım. Eğer namazını kılıyorsan, ibadat-ı taatındaysan, tövbe istiğfar ediyorsan, zikrini çekiyorsan,
bunları işte keramet sahibisin, bunları sen yapıyorsan sen bile,” dedi, “Keramet sahibi olursun”.

Keramet inanmayanlara gösteriliyor. Peygamber Efendimizden de hep mucize istemişlerdi. Gördükten sonra iman etmeyince o zaman daha çok kötü duruma düşüyorlar.

Peygamber Efendimize Ebu Cehil geldi arkasına sakladı taş almış eline, “Elimde, avucumda ne olduğunu bilir misin?” dedi. Eğer bilirse de bu Peygamberdir. “Elindekilerinde ne olduğunu değil,” dedi, “Onlar benim Peygamberliğime şehadet getirirlerse de inanır mısın?” dedi.

“O zaman,” dedi, “Belki inanırım” dedi.

Sonra elindeki taşlara Kelime-i Tevhidi “Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah” deyince; “Bu,” dedi, “Ya sen çok büyük,” dedi, “Büyücü olmuşsun yani, sihir yapıyorsun sen” dedi. Yani yine inkar etti. İşte inkar edecek olanlara da sıyıracakları bir menfez, Allahu Teâlâ bir açık bırakmış yani onlara. Onlar o kulpa tutunuyorlar bu sefer de.

Yani insan bir günah işleyecekse ya da bir şeyi inkar edecekse, illa bir kulp bulması lazım. Halbuki Peygamber Efendimiz’den hiç yalan hasıl olmamış. “Muhammedü-l Emin” diye lakabı, ünvan takmışlar ona. İşte ilk dini yayacağı zaman topluyor kavmini. Diyor; “Sizi buraya ne için topladım bilir misiniz?”  diyor, “Şimdi ben size söylesem ki şu dağın tepesinde bir düşman askeri var. Bana inanır mısınız?” diyor.

“Evet!” diyor, “İnanırız biz senden çünkü hiç yalan işitmedik.”

“Peki,” diyor, “Benim Allah’ın Peygamberi olduğuma iman eder misin? Allah’ın varlığına, birliğine ve benim de Peygamber olduğuma”.

Hemen ilk inkar eden, en yakın olandan taş geliyor. Ebu Leheb, “Ya,” dedi, “Bu benim yeğenim kafayı sıyırdı biraz,” dedi, “Sihire büyüye yani cine uğramış gibi” dedi.

Milleti oradan ayarlarını kaçırdı yani. En yakını olma hasebiyle işte ilk taş en yakından da geliyor, en ikram olan yine en yakından geliyor. Bir amcası var ona destek oldu, öbür amcası var köstek oldu. Hazreti Abbas ile ise, o ise daha sonra Müslüman oldu, hicretten sonra. Onun için derviş olan, mümin olan bir kişiye el karda, gönül yarda, sırat-ı müstakim yolunda yürümeye, gayret etme mecburiyetindedir yani. Bu yolda yani azimli olup yürümek, mürid olmak, Allah’ın murad ettiği olmak en değerli şeydir. İstikametten sapmayan kullardan olalım inşaallahü’r-rahman.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#KehfSuresi#KelimeiTevhid #HzFatıma #HzAli#tövbe #affetmek #AshabıSuffa #keramet #hafi #cehri #zikir #EbuCehil #şeytan #nefis #KasideiBürde