RECEP AYI ALLAH’A SEVGİ VE MUHABBET

0

İslam’da ‘mübarek’ diye adlandırılan zaman dilimleri vardır. Bunlardan işte bazıları nedir, gün olarak; cuma günü, gece olarak; teheccüd vakti olan zamanlar. Ayrıca bir de kutsallaştırılmış geceler var. İşte bunlar nedir? Miraç’tır, Kadir Gecesidir, Regaib Kandilidir, Peygamber Efendimiz’in doğum gündür. Bunlarla birlikte bir de zamanı uzun olan aylar var. Bunlar Recep’ti, Şaban’dı, Ramazan’dı, Muharrem’di, Zilhicce’ydi. Bunlar da Allahu Teâlâ’nın kutsiyet yüklemiş olduğu mübarek zaman dilimleri. İşte bu zaman dilimlerine mübarekliği ve kutsiyetliği yüklenmesinin manası, gayesi nedir; o günkü toplam olarak, genel olarak yönelme, manevi alana yönelme. Yoksa Allahu Teâlâ zamandan münezzehtir. Ama Allahu Teâlâ bahaneler Allah’ı olduğu için bahane arıyor yani; kullarını yükseltmek istediğinden dolayı bu gecelere böyle kutsiyet adfetmiş. Kutsiyet tecellilerini bu zaman dilimlerine serpiştirmiş yani.

Bu kutsiyet yüklenmiş olan zaman dilimlerinden kimler istifade edebilir? İşte İslamiyeti seçmiş olan kullar. Nedir bu İslamiyet? Teslimiyet. Yani Allahu Teâlâ’ya yönelen kullar, yakınlık kurmak isteyenler, hicret etmek isteyen kullar. Çünkü; Cenab-ı Allah’ın bu mükevvanatı yaratmadaki amacı neydi, gayesi? “Bilinmekliği diledim” buyurdu ya Rabbül Alemin.

İşte burada nedir? Allahu Teâlâ yoktan her şeyi var etti. Yani dilediğini yarattı. İstediklerini. Melekler, mesela onun nedir; her istediğini yapan kullarıdır. Yani Allahu Teâlâ istediğini yarattı. Bir de isteyenleri yarattı. Biz ne yapıyoruz Allahu Teâlâ’dan; istiyoruz. Çünkü Cenab-ı Allah olarak, Rab olarak O’nu biliyoruz. Aciziyetimizi de biliyoruz. Ve O’na el açıp yalvarıyoruz.

“Dua ibadetin özüdür” diyor Resulullah (s.a.v) Efendimiz. İşte insanın nefsine muhalefet edip Allahu Teâlâ’ya namaz kılıyor, oruç tutuyor, işte Kur’ân-ı Kerim okuyor, zikrediyor. Hep bunlar ne halidir; Allahu Teâlâ’nın yolunda olma biçimini göstererek, kurbiyet kurup, yakınlık kurmak ve o vuslata ermek. Çünkü Allahu Teâlâ yakınlığını o ibadat-ı taatlarının içine koymuş. Onun içindir ki bu ibadat-ı taatlarla insan Allahu Teâlâ’ya yakınlaşma özlemi onu çekiyor, yani ondan vazgeçmiyor. Çünkü Allah’a her yakınlık bulduğunda, kalbi mutmain oluyor, tatmin oluyor yani. Huzur buluyor, sevinç buluyor. Yani o cevheri yakalamadaki arzusunun nedeni bu.

Çünkü insanın en çok aç kaldığı şey nedir; sevgidir. O sevgiye olan ihtiyacıdır. O da işte ilahi sevgi olduğu için onu yakalama, ona varma hissi insanda oldukça daha çok onda artıyor. Daha çok o yolda gayrette, sarfta bulunuyor. Çünkü insanı hayatta tutan da sevgidir. Çünkü sevgi olmayınca insan hiçbir şey yapamaz ki. Yani insan hiç tanımadığı insana sevgi duyuyor. Nedir o; aradaki muhabbet neyle meydana geliyor, işte sevgiyle meydana geliyor.

Lakin sevgi de güzel şeylerle irtibatlıdır. Çünkü biz Peygamber Efendimizi neden seviyoruz? Hep güzel ahlak sayesinde ne yapıyor, o güzel amellerle, fiiliyatlarla tanıyoruz onu. Güzel, güzel olduğu için, sevgi de onun içinde olduğu için işte biz onu seviyoruz. Yoksa çirkin bir şey sevilmez.

Cenab-ı Allah sevgiyi iyi güzel olan şeylerin içine koydu. Onları da, iyi güzel olan şeyleri de maneviyatın içine koydu. Yani Allah’ın sevgisine ulaşmak için maneviyattan pay, hisse ne kadar alabiliyorsak, o kadar sevgisinden de alabileceğiz Allahu Teâlâ’nın.

Çünkü Allahu Teâlâ “Habibim” diyordu. Habibim ne? Sevgili. Sevgili nasıl oldu Peygamber Efendimiz! Allah’ın yolunda yürüyerek, Allah’ın dediklerine icabet ederek. Kılavuz o. Kılavuz nasıl kılavuz, Allah-u Azimüşşan; Kur’ân-ı Kerim’i insanlara kılavuz olarak indirdi. Bir de bunu uygulatıcı olarakta peygamberleri gönderdi. Peygamberler de bizzat iyi uygulayarak bunları bize gösterdi ve aşikar etti. İşte bu yolda adım adım kimler yürüyecek; isteyenler yürüyecek. Çünkü dinde zorlama yok.

Allahu Teâlâ, bir de; “Ben’den isteyenleri yarattım” buyuruyor ya. İşte isteyen ne yapıyor? Bu yolda maneviyatını oraya göre çiziyor. Kutlu geceleri değerlendiriyor.

Nasıl ki bir yolcu istikametine nasıl devam ediyor, buradan adam falancı yere gidecekse, o istikamette devamlı devam ediyor, oraya buraya sapmıyor. İşte bu da aynı. Kim yani Allahu Teâlâ’ya vuslat olmak istiyorsa; bu kutlu geceleri, maneviyatlı olan geceleri ne yapıyor, kâr bilip, ondan kazanabileceği kadar kazanmaya gayret ediyor. İşte mümin olan kişi bu kutlu geceleri ve diğer zaman dilimlerini, Allah’a kulluk zaten onun için büyük bir mükafat. Hani Allahu Teâlâ kullarına mükafat olarak cenneti verecek ya, nasıl bir efendi, kölesini yanında çalıştırdığı zaman, sonuç olarak onun yemesinden, içmesinden yani onu bakmaktan mükellef. İşte Allahu Teâlâ’nın da vermiş olduğu ecir ve mükafat ne; cennet müminlere. Ama ve lakin mümin olan kişi zaten bu Allahu Teâlâ’ya kurmuş olduğu yakınlıktan dolayı en büyük eciri getirir zaten ona o. Yoksa öbür türlü o iş biraz avam işi gibi oluyor. Yani; “Ben bunu bunu yaptım, onun karşılığını isterim.” Alışveriş gibi olmuş oluyor. Yani Allahu Teâlâ cenneti vermezse, ibadet-ı taat yapmayacağız mı yani? Alemlerin Rabbi olan Allah’a yakınlık kurmak en büyük mükafat değil midir bir kişiye?

Yakınlığı elde etmek isteyen kişiler ne yapıyor; hem zahiren Allah’ın dediklerini yapıyor; “La ilahe illallah.” Zahirende kişi bunu söyler ve yapar. Bir de batinen de; “La ilahe illallah”. Kur’ân’da 37 defa geçiyor. La ilahe illahu. La ilahe illa ena. La ilahe illallah” bir Saffat Suresi’nde, bir de Peygamber Efendimizin ismi şerifi geçtiği Muhammed Suresi’nde geçiyor. “La ilahe illallah” olarak.

İşte bir zahir olarak dış alemimize yaptığımız “La ilahe illallah”, bir de iç alemimize yaptırdığımız “La ilahe illallah”. İşte insan bu zikirleri yapa yapa ne yapıyor; Allahu Teâlâ’ya yakınlık kurbiyet kuracak ki tekabül edebilsin. Zahir olan görünende işte bu bedenle yani görünen bedenle yapan ibadetler, iç alemindeki yaptığın ibadetler, zikirler, niyazlar. Bunları ancak sen bilirsin, dışarıdaki senin içinden ne geçtiğini bilmez, burada işte; içeriden Allahu Teâlâ’ya giden Kelime-i Tevhid ile zikir ile “La ilahe illallah” Allah’tan başka bir ilah olmadığını tanıklık ederek ilerlenilen yol çünkü.

Cenab-ı Allah ne buyuruyordu; “Siz Ben’i zikredin ki Ben de sizi zikredeyim, siz Ben’i anın ki Ben de sizi anayım” demek. “Siz Bana bir adım atın, Ben size on adım atarım. Siz bir sevap işleyin, Ben en az on yazdıracağım” buyuruyor Rabbil Alemin. Bak Allahu Teâlâ’nın bize yakınlaşması, bize ikramı hep daha fazla. Bak biz bir adım atıyoruz, O on adım atıyor. Bir sevap işliyoruz,  on tane. Yani Allah’ın şu büyüklüğünü, ikramının karşısında kulluk yapmamak büyük nankörlük.

Hatta Allah-u Azimüşşan; “Günah işleyenin tövbe ettiği zaman bütün günahlarını siler, yok ederim. Ve o günah işlediklerini de sevaba çeviririm” diyor. Yani bunu baba oğluna yapmaz yani, daha nasıl Allah istiyoruz ki biz. Esas bizim Allah’a yakın olmamız için bütün imkanlarımızı kullanmamız lazım. Çünkü aciz olan biziz. İhtiyaç sahibi olan biziz. Ama Allahu Teâlâ tam tersi bize daha fazla fazla hep her şeyin en büyüğünü, en güzelini, en fazlasını vermekte, bize aşırı bir gayret sarf ediyor yani.

Allah kutsi hadiste öyle diyor; “Siz cömertleri seversiniz,” diyor, “Ben cömertler cömertiyim. Siz zenginleri seversiniz. Ben zenginlerin zenginiyim. En Gani olanım,” diyor. “Siz alimleri seversiniz. Ben en Alim olanım,” diyor. “Beni niye sevmezsiniz?” Yani böyle böyle bir sürü şeyler söylüyor ki. Bak o bize yani kendini davet ediyor. Yani bizden bağımsız değil. Bizimle Allahu Teâlâ devamlı irtibat halinde. E biz ne yapıyoruz, sırtımızı çeviriyoruz. İşte abidük gübidik olan şeylere meylediyoruz. Halbuki yönü döndürülecek olan yagane şey nedir; Allahu Teâlâ’dır. Yoksa Allah’ın bizim ibadetimize, taatımıza, zikrimize, duamıza ihtiyacı yok ki. Esas bizim ihtiyacımız var. Yoksa Allah’ın milyonlarca melekleri var. O’nu zikreden, ibadet eden. Onun için Allah’a yönelenler Allah’ın sevgisine tabi olanlardır yani.

Yoksa Ashab ne diyor Resulullah Efendimiz’e? “Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, ne buyurursun? Söyle.” Hep sevgiden yani sevgi onu dedirtiyor.

Bir gün Peygamber Efendimiz, Hazreti Ömer’e sormuş idi. Dedi; “Ya Ömer, beni ne kadar seviyorsun?”

“Ya Resulullah, seni,” dedi, “Anamdan babamdan daha çok seviyorum.”

Dedi; “Ya Ömer, kendi nefsinden de daha çok sevebiliyor musun?” dedi.

O tabi yalan söylemek onlara yaraşmaz. Bir kalbine sordu, “Bu nefsimden de daha çok seviyor muyum?” diye. Sonra Peygamber Efendimiz nazar etti ona. Ondan sonra; “Ya Resulallah, şimdi seni nefsimden daha fazla seviyorum.”

“Ya Ömer,” dedi, “İmanın şimdi kemâle erdi”.

Allah sevgisi işte Peygamber sevgisinden geliyor. Çünkü; “Peygambere tabi olursanız Bana tâbi olmuş olursunuz” diyor. Peygamberi sevmek, Allah’ı sevmek gibidir. Çünkü o Allahu Teâlâ’nın neyiydi; yeryüzündeki ayaklı Kur’ân’ı. Yani bizzatihi yaşanılan. Yaşatılan. İşte bu da Allah’ın yeryüzündeki Müslümanları, müminlerin birbirlerine sevdirmesi, cem ederek sevdirmesi. Çünkü; “Müminler ancak kardeştir,” diyor, “Ve birbirini sevmedikçe imanınız kemale ermez”. Yani her işin başı sevgiden ibaret.

Sevgi kimden geliyor? Allah’tan. Her işin başı da Hu, sonu da Hu. İşte bu sevgi öyle büyük bir nimettir ki bir insanın milyarlarca dolar, lirası da olsa ya da dünyanın bütün hepsi onun da olsa sevgiyi satın alamaz. Eğer bir kişiye ilahi sevgi bahşedilmişse, işte; o Allah yolunda. Allah’ın dediklerini yapmaktan hiçbir hicab duymaz. Cenab-ı Allah’ın kimleri sevdiğine dair Kur’ân-ı Kerim’de ayetler vardır. İşte o sevgilere talip olan kişiler, o ilahi sevgiden tatmış olanlardır. İşte bu kutlu geceleri de, kutlu günleri de onları boş geçirmez.

Ne diyordu Mevlana? “Ha cumaymış ha cumartesiymiş ne farkı var? Gerçeğin tadını alanı er” öyle diye devam ediyor. Yani sevgiyi alan kişi her gecesini Kadir, her gündüzünü de bayram bilir. Yani kişiye iman sevgisi verilmiş ise ona çok büyük şeyler verilmiştir. Yoksa adam dünyanın te öbür ucundan Mekke, Medine’ye gidiyor. Onu oraya götürttüren ne? Yoksa yanında iki adımlık yer var gidecek olduğu ama oraya gitmiyor. Te buradan Fizan kadar daha uzak yerlere gidebiliyor. Sevgi götürüyor onu. İman sevgisi. Bunun kadir kıymetini bilmek lazım ve çokça da şükür etmek lazım. Ne kadar şükür etsek yine yerine getiremeyiz de. Ama dili yine de şükür ile olması lazım tabi.

Mümin olan kişi o kişidir ki neye değer verdiğini ve neyi sevdiğini bilen kişidir. Ve yönünü de, o istikamette kullanabilen kişidir. Çünkü bize yönümüzü bildiren Cenab-ı Allah, Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Kur’ân-ı Kerim ve Üstad Efendilerimiz. İşte bizde bu kutlu yolda daim yürüyeceğiz, inşaallahü’r-rahman.

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Recepayı #Kelimeitevhid #lailaheillalah #SaffatSuresi #MuhammedSuresi #peygambersevgisi #Allahsevgisi #mümin #tasavvuf #nafileibadetler #ibadet #sevapgünah #RegaipKandili

Recep Ayında Nafile İbadetler 2025

0

Recep Ayında Nafile İbadetler

Resullulah (s.a.v.) Efendimiz buyuruyor ki; “Recep Allah’ın ayıdır, Şaban benim ayımdır, Ramazan ise ümmetimin ayıdır”. Allah’ın ayı olarak Resullulah (s.a.v.) Efendimiz tarafından adlandırılan ay bilinmeyen ne güzellikler bereketlerle dolu olsa gerek. Acizane bu güzelliklerden bildiğimiz bir kaç güzelliği Rabbimizin izni ile sizlerle paylaşmak isteriz Recep ayında ecir kapılarını.

Recep ayının başı, ortası ve sonunda 20 rekat nafile namaz kılmak. Bu nafile namaz:

İkişer rekat olarak kılınıp, iki rekatta bir selam verilir. Her iki rekatlık namazda:

1. Rekatta: Sübhaneke, Euzu Besmele, Fatiha, İhlas,

2. Rekatta: Besmele, Fatiha, İhlas okunup,

Oturuşta: Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena duaları okunur ve selam verilir.

Recep Ayının 14. günü teheccüd vakti kılınan 4 rekat nafile namaz: Bu namaz için Resullulah (s.a.v.) Efendimiz; “Recep ayının 14. gecesi kılınan 4 rekatlık nafile namaz, bir müminin geçmiş bütün günahlarını siler, önünde ki bir yıl içinde de işleyeceği günahları yazılmaz,” buyurmaktadır. Recep ayı 14. gecesi kılınan 4 rekatlık namazın kılınışı:

2’şer rekat olarak kılınıp, 2 rekatta bir selam verilir. Her iki rekatlık namaz da:

1. Rekatta: Sübhaneke, Euzu Besmele, 1 Fatiha, 10 İhlas, 3 Felak, 3 Nas,

2. Rekatta: Besmele, 1 Fatiha, 10 İhlas, 3 Felak, 3 Nas okunup,

Oturuşta: Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena duaları okunur ve selam verilir.

 

Not: 2025 yılı için Recep ayı 30 gün olup,

Recep ayı 1.gecesi (31 Aralık 2024 Salı gecesi)

  • Recep ayı 14.gecesi (13 Ocak 2025 Pazartesi gecesi)

Recep ayı 15.gecesi (14 Ocak 2025 Salı gecesi)

Recep ayı 30.gecesi (29 Ocak 2025 Çarşamba gecesi)

——————————————-

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Recep #recepayı#üçaylar #3aylar #ucaylar #recepşabanramazan #nafileibadet #namaz #ücaylarnamazı #ibadet #din #islam #4rekatnamaz #2025recepayınafileibadetler #2025üçaylar #2025ucaylar #2025recepayinafileibadetler

YILBAŞI TEHLİKESİ

0

Enbiya Suresi’nde Allahu Teâlâ; “Yerin ve göğün arasındakileri Biz eğlence olsun diye yaratmadık” buyuruyor. “Eğer eğlence edinecek olsaydık şanımıza uygun en alasını yapardık” diyor.

İşte ne gariptir ki, Müslümanların bu sene sonuna doğru yani sene başlangıcı bir telaşesi oluyor yılbaşı eğlencesi, kutlaması adı altında. İşte bunun gerekçesi dayanağı da Hristiyanlara göre Hazreti İsa’nın doğumu olarak nitelendiriliyor. Kimileri de işte seneyi deviriyoruz diye. Yani sene başlangıcı. Halbuki bir Müslüman eğer Hazreti İsa’nın doğum günü ise bu, biz nasıl Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in doğduğu gün, yıl dönümünde ne yapıyoruz? Mevlitler okunuyor, Kur’ân-ı Kerim okunuyor. İşte o ibadat-ı taatlan yani o hem yad ediliyor hem de Allahu Teâlâ’ya niyaz ediliyor. Allahu Teâlâ’nın sevmiş olduğu, salât etmiş olduğu Peygamberine biz de ne yapıyoruz; hem ona salat selam ediyoruz, hayırla yad ediyoruz. İşte bunlarla ne yapıyoruz, biz Allah’a bir adım daha yaklaşıyoruz. Onu vesile ederek, O’nu hatırlayarak. Şimdi Peygamber Efendimize bunu yaparken, İsa aleyhisselamda Allah’ın göndermiş olduğu bir peygamber olarak kabul ediyoruz. Onun doğum gününde şimdi eğlence, diğer faaliyetler uygunluğu var mı hiç bir Müslüman gözüyle! Asla yok. Ya da bir sene sonunu eğer kutlayacak amaçla yapılıyorsa bu iş; ikisi de her halükarda İslam’a muhalif bir faaliyet yani bu. Yani Hazreti İsa’nın doğumu günü diye kutlanıyorsa yine muhalif bir hareket. Böyle bir kutlama, doğum günü olmaz peygamberin. Ya da sene sonu geçiyor diye. Halbuki sonunda ibret almak lazım. Bir gün daha işte ahirete yaklaşıyorsun. Onun muhasebesini yapmak lazım. Hatta böyle bir günde toptan insanların Allahu Teâlâ’ya muhalefet yaparken, insanın Allahu Teâlâ’ya ibadat-ı taatında olması ecri getirisi büyük olan geceler gibidir.

Yani o gün o yılbaşını kutlama niyetinde evine bir çam ağacı değilde, çam ağacının o çöpü var ya dikenli bir çöpü onu getirse onlar gibi olur. Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Kim bir kavme benzerse o, onlardandır” buyuruyor. Şimdi yani bu hareketle hem ayete muhalefet etmiş oluyoruz hem ayette mazlum bırakmış oluyoruz. Yani sen sırtını döndün ya da Peygamber Efendimizin hadisine muhalefet etmiş oluyoruz o hareketi yapmakla. Ama Peygamber Efendimiz tabi Müslümanların ne hale düşeceğini biliyor. O zamandan haber veriyor. “Sizler,” diyor, “Eski ümmetlerin haline o kadar uyacaksınız ki, onlar,” diyor, “Kertenkele deliğine girse, siz de oraya gireceksiniz” diyor. Bunu 1400 yıl evvel söylemiş Peygamber Efendimiz. E şimdi bakalım işte %99’u Müslüman olan bir ülkede kumar var. Bir de kumarın büyük ikramiyesini veriyor ki harama herkes çoğunluk ortak olsun. İçki desen daha birkaç ay evvelinden başlıyorlar sahte içki yapılmaya. Fuhuş desen, yani şeytanın istemiş olduğu bütün faaliyetler var. Yani bu şeytanın istediği şeyler. Biz o zaman bir Müslüman ülkesi olarak şeytanın dediklerini yapmış oluyoruz. Yani kime kulluk yapmış oluyoruz? Şeytana.

Yani nasıl Müslümanlık oluyor bu! Bir Hristiyan ya da Yahudi bir Kurban Bayramımızı bizim kutluyor mu ya da oruç tutuyor mu? Bizim mesela hicri yılbaşımız oluyor. Çoğu Müslümanın bile haberi yok da. İki takvimi de kullanıyoruz biz. Gerçi bu iki takviminde kullanılacağına dair Allahu Teâlâ’nın Kehf Süresi’nde, “Biz onları 300 yıl uyuttuk,” buyuruyor ya, “Onlara 9 daha ilave ettik” diyor.

İşte o da hicri takvimi kullanılacağına dair işarettir o da. Ki hicri Peygamber Efendimiz’in Medine hicretinden sonra baz alınmıştı. Bizim hicri takvimimiz Ay’ın duruşuna göre. Miladi olan ise Güneş’e göre yani; Dünya’nın Güneş etrafında dönüş süresine göre 36 yılda bir yıla tekabül ediyor, Ay’ın duruşuna göre hicri takvimin hesabı 100 yılda, 3 sene yapıyor. 300 yılda; 9 sene, “Biz ona 9 yılda ilave ettik” diyor Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde, işte Müslümanlar nefis tatminliğine daha ulaşamadığı için onları takdir ediyor ama onlar da iç huzuru arıyor, onlar da ne yapıyor; Müslümanlığı seçiyor, çoğu bak Avrupa’da, Amerika’da bile Kur’ân’ı analiz ediyorlar yani; gerçeğin peşindeler, bizim işte Müslümanlar ise o nefsin arzu isteklerine daha tatmin olmamışlar ya, çünkü; onlar dünyanın her yerine seyahat edip, işte denize gidebiliyorlar, içki desen her türlü çeşidini içmişler ama bir huzur, tat, zevk bulamamışlar yani. İşte ondan araştırmaya giriyorlar ve İslam’ı buluyorlar. Bizimkileri de o yolun başında.

İlk önce işte sahil kenarlarına gidecekler. Bir say yapacaklar, dolaşacaklar. Ondan sonra yurt dışına açılacaklar. Ondan sonra Paris’e gidecekler Eyfel Kulesi’ne. Orada işte aşklarını dile getirecekler. Halbuki gerçek aşkı bilseler! Aşıklar şehri ya Mekke ya Medine. Esas orada aşıkları görmeler lazım. Bak insanlar nasıl Allah aşkından, Peygamber aşkından gözyaşı döküyorlar. Paris’e gidenlerin gözyaşı mı var? Sahte aşık. Onlar ne kadar gitse de ne yapacaklar; huzuru bulamayacaklar, tatmin olamayacaklar. Ki ayık olursa işte insan ayıklanırsa yani, belirli bir süreden sonra o zaman yönünü değiştirecek.

Çünkü Allahu Teâlâ; “Ben din olarak size İslam’ı seçtim” diyor. İç huzuru da ne işte Allahu Teâlâ’nın dediklerini yapılabilince ancak iç huzur olunuyor. Yoksa sen istediğin kadar dünyalık peşinde koş, getirisi yok. Yani hep bir boşluktasın.

“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur, tatmin olunur” diyor Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde. Yani huzuru asla ve asla dünyalıkta, metada bulunmuyor. Yani iç huzuru bulmak isteyen kişi, yolunu aydınlatmak isteyen kişi ne yapacak; yolunu yönünü Allahu Teâlâ’ya dönecek.

Yoksa insan ne diyor? “İşte ben özgürüm,” diyor, “İstediğim gibi yaşarım” diyor. Oysa onda bile yalancı. Çünkü neden; insan kendi vücuduna bile tam hükmedemiyor ki. Yani onda bile kısıtlısın işte. Allah orada bir Allahu Teâlâ’nın gücünü, kudretini anla. Yani gözüne uyku geldiği zaman ona hükmedemiyorsun. Hani “İstediğimi yapabilirim” diyorsunuz ya. Yapamıyoruz ki. Gözümüze bak uyku geliyor. Yediğimizi ne yapıyoruz;
çıkarmak mecburiyetinde kalıyoruz. Yani birçok örnekte kendi vücudumuza bile hükmedemediğimiz bir vücuda, nasıl her istediğimizi yapacağız!

Yani biz bir vücut ülkemize bile hakim olamamışken nasıl ki özgürlükten dem vurabiliyoruz? “İşte onu yapabiliriz. İstediğimi yapabiliyoruz” deme cüretinde bulunuyoruz. Bizleri yaratan bir Allah var işte. Bak kudreti bile orada, şu “Benim” dediğimiz vücudumuza bile hükmedemiyoruz yani. Bir mikrop, bir virüs girse hastalanıyoruz. Güneşten kendimizi korumak mecburiyetinde kalıyoruz. Kışın soğuktan korumak mecburiyetinde kalıyoruz. Yani bak biz ne kadar aciziz yani. Bizi bir Yaradan bir güç, kudret var. Şimdi ona muhalefet mi etmek düşer, yoksa O’na kulluk etmek mi düşer? “Ben insanım” diyene. Yani biraz olayları analiz edip, tefekkür edebilene.

Bir insan bir şeyi yapacağı zaman onun bana getirisi, faydası nedir, zararı nedir? Allahu Teâlâ çünkü bize idrak vermiş, şuur vermiş, akıl vermiş. Tefekkür etmesi lazım yani bunu, “Ben artıda mıyım, ekside miyim?” Bunu idrak edemiyorsa, kendi hayatına, çizelgesine, bunu istikametine koyamıyorsa, o zaman zarar ve kârına kendisi katlanacak. Yani “Ben Müslümanım” diyen bir kişinin şuuru olur yani; bir davası olur, duruşu olur yani insanı insan yapabilecek bir tek düşüncesi yeterlidir ona. O nedir? Yaptığı şeyin hatanın farkına varıp ve pişman olup, yolunu çevirmesi yani; o idraka varabilmesi, yoksa hata üstüne hata, o da iflah olmaz ama ne zamanki düşünce olarak yaptığının yanlış olduğunu anladı, idrak etti, yolunu çevirdi işte; o zaman adam oldu, insan oldu.

Bir insanın yapmış olduğu ibadat-ı taatlardan mağrur ve gurur duyması, tövbe edip pişman olan kişi o, ondan daha efdaldir. Öbür ibadetinde hiç yani günah işlemiyor ama mağrur oluyor, gururlanıyor. O günah işleyipte tövbe eden, pişman olan kişi, affı, mağfiret dileyen kişi öbürkünden daha üstündür.

Çünkü insan olabilen kişi aciziyetini bilebilen kişidir. Aciziyetinin farkına varabilen kişi çünkü Rabbine varır, Rabbine sığınır. Rabbiyle olur yani; Allah Gafur ve Rahim’dir. Hidayete erecek olanları da en iyi bilen de Allahu Teâlâ’dır, Rabbil Alemin’dir. Rahman olan Allah’ın hidayetine tabi olan kişi saadete eren kutlu kişidir. Çünkü; o kişidir ki Allahu Teâlâ’nın emanet olarak vermiş olduğu bedeni, Allahu Teâlâ’nın hizmetinde kullanır. Çünkü onun sahibi, yaratıcısı O olduğunun farkına varabilen kişidir. Yoksa bir insan nasıl ki çalıştığı yerde, iş yerinde patronun vermiş olduğu alet ve edevatlarla ne yapıyor; bir iş meydana getiriyor patronun isteği doğrultusunda, işte Allahu Teâlâ’da bize nasıl bir patron alet ve edevatını kullanıyoruz, onun işini yerine getiriyoruz. Allahu Teâlâ’da bize bu bedeni verdiyse, esas onu veren kim; Allahu Teâlâ. Yaratıcısı kim; Allahu Teâlâ. Bize emanet olarak vermiş. Bunu ne hizmette kullan diyorsa, o hizmette kullanmak lazım. Bir patronun sözünden çıkmayıp, onun dediklerini yapabiliyorsanız o zaman Allahu Teâlâ’nın da bize vermiş olduğu bu bedeni, O’nun yolunda kullanmak mecburiyetindeyiz. “Benim bedenim, benim vücudum” deyip, gasp edip, eşkıyalık yapmak abesle iştigaldir. Bu aynı bir iş yerinde patronun alet ve edevatını alıp da gidip başka bir kişinin işini yapmaya benzer, onun dediklerini yapmaya benzer.

Yani yılbaşında Allahu Teâlâ’nın vermiş olduğu bedenle, akılla, şuurla, idrakla O’nun dediğini yapmayacağımda ee şeytanın dediğini yapacağım. “Tagutların, nefslerin dediklerini yapacağım” demeye gelir. Aynı hareketi bir patrona yapsan, maaşına zam, işine nihayet ya da adam seni kodese de attırır. Ama Allah Azze ve Celle bize Gafur ve Rahim, affedici, mühlet veriyor. “Belki kulum döner hatasını anlar” diye. Yani insan hiçbir hale şükretmiyorsa dahi şu Allahu Teâlâ’nın Gafur ve Rahim’liğine, affediciliğine şükretmesi lazım ki; görürse insanlar en ufak bir şeyden abi tak! onun hayatına son veriyor. Allahu Teâlâ bak bizim hayatımıza son vermiyor. Mühlet veriyor. Hiç kimsenin hiç kimseye tahammülü kalmamış bu devirde, insanlar ancak Allahu Teâlâ’nın dinine tabi olduğu müddetçe nizama, dizayna gelebilir.

Yoksa kanunlar, nizamlar var. O yasak, bu yasak. Ama ne oluyor, yine dolandırıcılık var, her türlü suç işleniliyor. Yoksa kanunlar var da hani polis de var, o da var, bu da var. Ama insanlar ne yapıyor; suç işlemekten geri kalmıyor. Peki dinini tam uygulayabilen kişi suça iştirak eder mi, etmez. Esas öğreti dini, manevi öğretidir. Eğer sen onu geri plana atarsan, işte böyle insanlar suç işlemekten beri durmaz. Allah’ın dini nizamı uygulanmadıktan ve yaşanmadıktan sonra elim azaplar insanların üzerinden kalkmaz bizatihi. Bir suçluyu yakalayabilecek kolluk kuvveti ne kadar lazım ise, onu eğitecek muallim de lazım. Ve o kişi çalıştığı zaman onun hakkını verecek iş sahibi de, ahlaklı iş sahibi de lazım. Bunlar hep İslami terimden çıkan şeyler.

“Çalışan kişinin alın terininin hakkını veriniz.” Muallimler ne yapıyor; gerçek, doğru olan şeyleri, düzgün olan şeyleri öğretiyor. Kolluk kuvveti ne yapıyor; suçluyu yakalıyor. Yani insanlara zararlı olan şeyleri. İşte bunlar hep İslam’ın öğretileri. İslam’ın emrettiği şeyler. Doğruyu, iyi, güzel şeyleri yapmak. İşte bunlar eksik olduğu zaman işte o zaman suçlu da çıkıyor ve diğer menfi, zararlı olan şeyler çıkıyor. Allah’ın dini nizamına, İslamiyete yani teslim olmazsa, insanlar o zaman huzura hasret kalarak yaşar.

Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde; “Herkes kendi meşrebine göre, mizacına göre iş yapar, hareket yapar, davranır” diye buyuruyor. Allahu Teâlâ en iyi bilendir kimin neyi doğru yaptığını. İşte insanoğlu mizacını, davranışını Allahu Teâlâ’nın sırat-ı müstakim yoluna doğru çevirirse, davranışlarını ona göre doğrultursa ancak insan-ı kamil olabilme yolunda istikametini daim ettirir. Çünkü insanın önünde iki tane yol var; ya Hakk, Hakk’ın yolu ya da batıl, batıl olan yol. Allah; Hakk’ı Hakk bilip; Hakk’a giden kullarından, batılı da batıl bilip; batıldan kaçınan kullarından eylesin inşaallahü’r-rahman.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#EnbiyaSuresi #KehfSuresi #İsaas #Hzİsa #Peygamberdogumgünü #yeniyıl #YılbaşıKutlaması #Noelkutlaması #yılbaşı #yılbaşıtehlikesi #içki #kumar #haram #helal #Müslüman #muslim #Hristiyan

ZAMANIN ÖNEMİ

0

Zaman; Allahu Teâlâ’nın varlığının delillerindendir. Ayet-i kerimesinde de bahsettiği gibi Vel Asr Suresi’nde, Vel Asr, “Asra yemin olsun ki,” diyor Allahu Teâlâ. Tabi bu asır, asırdan maksat bizim zamanımıza göre. Bin günümüz; Allahu Teâlâ’nın bir günü. Adem Aleyhisselam ile Peygamber Efendimizin arasında geçen zaman altı bin yıl. Bir de bunun daha önceki evveliyatı var.

Kur’ân-ı Kerim’de Allahu Teâlâ; “Ben insan yaratacağım” diye buyurduğunda melekler ne demişti ona; “Ya Rabbi sen yeryüzünde kan dökecek, fesat çıkaracak insanı mı yaratacaksın?” Yani bu bizim Adem Aleyhisselam; son 21. Adem. Daha evvelden dünyaya 20 defa daha Adem Allahu Teâlâ yarattı. Tabi bunu Kur’ân-ı Kerim’de bahsetmiyor, kapalı olarak anlatılıyor. Yoksa melekler şahit olmuş ki kan döküp ve fesat çıkardıklarına dair insan onu, “Onun için mi yaratacaksın?” diye Allahu Teâlâ’nın nidada bulunuyorlar.

Allahu Teâlâ ne diyor? “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim”. Allahu Teâlâ zamana yani asra yemin ediyor. Allahu Teâlâ’nın yemin ettiği, yemin etmiş olduğu ayetlerde büyük manalar ihtiva ediyor. Ve zaman nedir; akıp gidici olan bir şey yani sabit olmayan. Zaman Allahu Teâlâ’nın varlığının delillerinden çünkü neden; Esmalarının tecellileri, manaları meydana geliyor bu zaman dilimleri içinde. Asır uzun metraşlı bir zaman.

Bir de Allahu Teâlâ bu zamanların kısa birimlerine de yemin ediyor. Mesela; geceye de yemin ediyor. Aydınlığa da yemin ediyor. Sabaha zaman dilimlerine de ayrıca yemin ediyor. Çünkü zamanın insanın üzerinde de negatif pozitif etkileri var.

Mesela üç vakitte namaz kılmak mekruh oluyor. İşte nedir o? Sabahleyin güneş doğduktan 45 dakika kadar namaz kılınmaz. Öğlenleyin en dik vakit olduğu zaman, bir de akşam Güneş batmadan evvel 45 dakika olan ki vakit. Yani bu zamanın bile bir ehemmiyeti, önemliliği var. Yani bir zaman bir de Allahu Teâlâ öyle muntazam yaratmış ki ne fazla hızlı ne de duran, ne de az akıp giden. Tam intizamında yaratmış. Çünkü zaman hızlı bir şekilde akıp gitse mesela; önümüzde bir araba devamlı daire çizse bunu hızlı videoya aldığımız zaman ne olur bu; o arabanın nesnesini fark edemeyiz varlığını. Orada beyaz bir arabaysa beyaz bir nesnenin döndüğünü ancak anlayabiliriz. Ama ihtivasını anlayamayız, içeriğini. Zaman olduğundan durağan olursa, bu sefer de yere bir tohum eksek, tohum ya da filan onun yeşermesi bayağı uzun zaman alacak olduğu için yine o mahiyeti kavrayamayız. Zaman işte insana sermayesi verilmiş en kıymetli nesne.

Zamanında bir Allah dostlarından bir tanesi de bu Allahu Teâlâ zamana yemin ettiğinden dolayı bunun önemini anlayabilmek için düşünüyor bunu. Bir gün Mısır Çarşısı’nda dolaşırken hava sıcak orada bir buz satıcısı var, buz satıyor, işte bağıra bağıra; “Buzlarım var, gelin alın!…”

Adamda alışveriş yaparken onun sesinden rahatsız oluyor, dönüyor söylüyor, “Ya,” diyor, “Niye bağırıyorsun, yani gören olacak bunu nasıl olsa, yani bağırmana ne gerek var?”

“Ama efendim,” diyor, “Benim bunu paraya çevirmem lazım çünkü; zaman her geçtiğinde bu eriyor, yani benim sermayemden gidiyor,” diyor. Adama orada dank ediyor zaman geçici akıllı olan insanda ne yapıyor? Şu andaki zaman geçiyor.

İşte bu zamanı neye çevirmek lazım; o adamın dediği gibi benim bunu paraya çevirmem lazım. İşte bizim zamanı niye çevirmemiz lazım, Ahiretliğimize. Yoksa zaman akıp gidiyor. Yani dün geçti, yarın belki, yaşadığımız tam şu an o da az önce geçti. Yani yakalayamıyoruz onu. Zaman devamlı işliyor. Yani bu aynı şey gibi evine yüksek bir ısıtıcı takmışsın, elektrik saati nasıl dönüyor, habire dönüyor. İşte bizim zamanımız öyle hiç duraksağı yok, devamlı dönüyor. İşte akıllı olan insan ne yapıyor bunu kâra geçiriyor. Yani ahiretliğine yol yapıyor.

Çünkü; Peygamber Efendimiz, Ashabıyla muhabbet sohbet ederken, işte cehennemdeki olanların halinden bahsediyor; “İşte mecusiler pişmandır. İşte putperestler pişmandır. Kafirler pişmandır. En son,” diyor, “Müslümanlar da pişmandır.”

Ashab şaşırıyor; “Ya Resulullah, öbürlerini anladık ama” diyor, “Müslümanlar niye pişmandır?”

“Onlarda ahirette Allahu Teâlâ’nın izzet-i ikramını görünce oradaki Müslümanlarda pişman olurlar. Ki biz dünyadayken her bir saniyemizi bile Allah’lı geçirmedik ya da Allah’ın hizmetinde ibadet-itaatında niye geçirmedik diye hayıflanırlar,” diyor, “Pişman olurlar. O izzet-i ikramı görünce Allahu Teâlâ’nın lütufluğunu”.

İşte dünya işlerinde pratik zeka diyoruz. Hani kısa zamanda pratik bir çözüm buldu, yani onu kâra çevirdi. Yani dünyevi rahatlık için. Yani zamandan tasarruf etti, çok kısa zamanda büyük kârlar elde etti. İşte insanoğlununda bu ahir hayatının kazancını elde edebilmesi için tabii bununda belli bir şartları var. Nedir bu; ilk 6’sı iman etmek. Bunlar hep nedir; gayba imandır. Allahu Teâlâ’ya iman etmek, meleklerine iman etmek, peygamberlerine iman etmek, kitaba iman etmek, kaza ve kadere iman etmek ve öldükten sonra tekrar dirileceğimize iman etmek.

Ondan sonra İslam’ın şartı geliyor. İslam’ın şartı; garibana, fakire 3, zengine 5. Ondan sonra namaz kılmanın farzları var; 12. 6’sı içinde, 6’sı dışında. Abdestin farzı var. Ondan sonra gusül etmenin farzı var. Teyemmüm farzı var. İşte bunları bilecek, öğrenecek ki yoluna devam edebilsin. Yani ahiretliğini kazansın. İman etmek ve imanın gerektirdikleri şeyleri yapabilmekle, ondan sonra işte kazanç kapıları başlıyor. İnsan ondan sonra bir şey yapmadığı halde de o zaman kazanç elde etmiş oluyor. Çünkü; Allahu Teâlâ, “İçki içme,” diyor, sen içki içmiyorsun kazanıyorsun. İşte “Kumar oynama” diyor, oynamıyorsun kazanıyorsun. “Gayrimeşru yollara gitme” diyor, onları yapmıyorsun ondan da kazanıyorsun. Yani insan Allahu Teâlâ’nın “Yapma” dedikleri şeyleri yapmadığı zaman da kazanıyor.

Allahu Teâlâ’nın insana yani mümin olan kişiye 1’e 10 sevap vermesi neden? Yaptığına karşılık veriyor, bir de yapmadığına karşılıkta; onun içinde hediyesi olarak veriyor. Bire on. Yoksa onun bir de üçleri var. Bir de kişi sufi, derviş olduysa, zakir olduysa ona daha da fazla veriyor Allahu Teâlâ. Yine diyor, “Zakirler Benim,” diyor, “Has kullarımdır” diyor. Şimdi has kuluna verdiğiyle, normal kuluna verdiği aynı olur mu! Peygamber Efendimiz; “Benim ev halkım gibidir” diyor. Sen çünkü Allah’a da zikrediyorsun. Ayrıyeten ekstraların var yani.

Allah; gani, cömert, bol bol veren, ihsan eden. Onun için işte insan nedir? Allahu Teâlâ’nın emirlerini ve nehillerini yerine getirir ve önder olarak da kimdir kılavuz, ayaklı Kur’ân olarak; Peygamber (s.a.v) Efendimiz. Ne kadar ona riayet edersek işte o zaman bizim kazancımız daha fazla olacak. Çünkü Peygamber Efendimiz ne diyordu; “Dua ibadetin özüdür” diyordu. Peygamber Efendimiz de günlük yaşantısında ne yapıyordu; heran zikir ve dua halinde. Mesela evden çıkıyor Besmele’yle. İşte tuvalete girilecek, hangi ayakla girilecek, evden nasıl çıkılacak, elbise giyerken bir dua okuyor. Yani her anda Allah’ın zikri ve tesbih halinde ve dua halinde. Yani bunlarda işte güzel örnekler. Ona ne kadar yani tabi olursak, ne kadar uyarsak hem insanın yaşantısının kalitesi artar hem de o kadarda kafası ağarmaz yani “Çünkü o kendinden konuşmaz” buyuruluyor, niçin Allahu Teâlâ ona ilham ediyor ya da Cebrail vasıtasıyla öğretiyor yani en ufak bir şeyde bile.

Mesela sinek olayı var, bir yabancı bir kişi var, Peygamber Efendimizde sünnetlerinden
onu yani İslam dinini küçük düşürmek için sinek hadisini öğreniyor, işte; “Bir sinek yiyeceğinize düştüğü zaman onu komple batırıp çıkartınca yine onu içebilirsiniz ya da yiyebilirsiniz” diye söylüyor. Tabii o zaman 1400 evvel mikroskop mu vardı? Sineğin ayaklarındaki mikrobun panzehri de kanatlarında olduğu için “Komple batırıp çıkardığınız zaman yiyebilirsiniz” diyor. Yani her söylediği lafta muhakkak bir incelik ve insanoğlu içinde faydalı olan bilgiler mevcut. Kişinin aklı ermediği konu varsa, o zaman sıtk-ı sadakat Ebu Bekir (r.a) gibi ne yapacaksın; sıtkı sadakat ile bağlanacaksın; “Vardır bir  hikmet” diyeceksin. Yine dediğini yapacaksın yani ya da yaptığını yapacaksın. Mümin olan, derviş olan kişi zamanın değerini, kıymetini bilen kişidir. El karda, gönül yarda olan kişidir yani.

Allahu Teâlâ neydi, Leyl Suresi’nde; “Onda çünkü iyilik yani takva sahibi olmak isteyene ne,” diyordu, “Ona kolaylaştırır. En kolayı kolaylaştırır” diyor. “Zorlu ise ona, zor olanı kolaylaştırırız.” O da işte iman etmeyen kişi için. Yani seçim insanın kendinde. Mizan kendinde. Onun için herkes bu zaman sermayesinde ne ektiyse öbür taraflarda onu biçecek. Onun için insan zaman tarlasına ne ektiğini iyi bilmeli. Çünkü her ekilen bazen tutmaz. Kimiler ebter tohumdur. Nasıl Ebu Leheb o da hayır yapıyor da Allahu Teâlâ; “Onların yaptıkları hayr boşunadır” diye ayet indirince bunu söylediler, fiştiklediler Ebu Leheb’e.

“Senin,” diyor, “Bak, yeğenim böyle böyle…” diyor. “Yani sen hayır yapsanda o kabul olmayacakmış”. Halbuki onlar Allah’a inanıyor ama müşrik. Şirk koşuyorlar ayrıyeten. Ayrıyeten putlara tapıyorlar. Bunu Resulullah Efendimiz’e sorunca, o zaman inen ayeti okuyunca Peygamber Efendimiz, bu sefer başladı düşmanlıkları. “Ha madem bizim,” dedi, “Yaptığımız hayırlar kabul olmayacakmış.” Hem Allah tam manasıyla iman etmiyor. Hem şirk koşuyor, ortak koşuyor, dediklerini de yapmıyor. Bir de ondan karşılık bekliyor. Allahu Teâlâ ona dünyadayken zaman tanıdı. Yani “O cehennemliktir” dedi. Ki o daha vefat etmemişti bile.  Ki o yaşadığı halde yine de tövbe etmek nasip olmadı.

İşte ahirette de Allahu Teâlâ; “O bizi tekrar geri gönderde sana işte uygun ameller işleyelim” diyenlerinde aynı akıbeti bu şekildedir. Çünkü bak Allahu Teâlâ, Ebu Leheb’de ömür daha zamanı varken dahi yine de tövbe etmek nasip olmadı. Eskilerin bir deyimi vardır. “Dere akarken suyu kovana dolduracaksın” diye işte bizim zaman deremizde devamlı akıyor.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#LeylSuresi #AsrSuresi #zaman #asır #ömür #tövbe#insan #Adem #sinek #sinekkanadı #İslam #imanınşartı #iman #gaybaiman #gayb #EbuLeheb