DÖRT KİTABIN MANASI – ELİF, LAM, MİM – HAYAT VE RÜYA – BATİNİ VE ZAHİRİ NEDİR?

0

“Dört kitabın manası bellidir bir elifte. Sen elifi bilmezsen bu halin nice okumaktır?” der Yunus Emre dizelerinde. Elif harfi; Allah’ın Tekliğini ve ezeli ve ebedi oluşunu ihtiva eder. Dört kitap da zaten Allahu Teâlâ’yı, Tekliğini ve birliğini, Allah’ı anlatmakta. Lam ise “La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah”ı temsil eder, anlatır. La ilahe illallah Muhammedun Resûlullah.

La faile illallah; Allah’tan başka faaliyetleri yaratan yoktur. La mevcude illallah; mevcudatta Allah’tan başka ilah yoktur. La maksude illallah; bütün gaye, amaçlar Allah içindir. Ondan başka gaye yoktur demek.

La maksude illallah. La mevcude illallah. La galibe illallah. La matlube illallah. Allah’tan başka talip olunacakta yoktur. Yani hep nedir; Allahu Teâlâ’ya. Allahu Teâlâ’dan başka hiçbir şeyin olmadığını anlatmakta. Yani bütün yolları, bütün amaçları, bütün gayeler neye çıkıyor? Yine Allahu Teâlâ’ya.

Elif, Lam, Mim. Mim; Muhammedun Resûlullah. İlk Allahu Teâlâ, Peygamber Efendimizin Nurunu yarattı; Muhammedun Resûlullah. Ondan sonra iman nuru, İslam nuru ve Müslüman nurundan gark olmuş oluyoruz. Allahu Teâlâ; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliğimi diledim” dedi. “Ve kün fe ye kün” ile ne yaptı; Alemleri yarattı.

Biz daha önce neydik; “Ladık. Yani yokluktaydık. Allahu Teâlâ; “Kün fe yekün” ile nasıl bizi oldurursa, insandaki ise bu misal neyledir; insanın hayali iledir. O da hayaliyle oldurur her şeyi.

Ahiret hayatının benzeri ise bu dünyadır. İşte Allahu Teâlâ örnek verirken cennetteki nimetlerden, dünyadaki işte yiyeceklerden bahsediyor. Irmaklardan, ondan sonra köşklerden, saraylardan ha bu dünyadayken bir nebze gördüğümüz şeyler ama aynı onun gibi değil. Oradakiler daha güzel, daha mütekabil. Dünyadakiler ise örnek kabilinde. Yani oradaki hali bilmemiz için Allahu Teâlâ dünyadan örnekler veriyor bize.

Dört ırmak vardır cennette. Biri su, biri süt, biri bal, biri de şarap. Ama aklı giderici şarap değil, keyif verici, zevk verici bir içecek. Hoşluk veren. İşte bunlar cennette “Bismillahirrahmanirrahim” yazısından “Bis”den bir ırmak akar. Allah’tan bir ırmak, Rahman ve Rahim’den de bir ırmak. Dört tane ırmak bu Bismillahirrahmanirrahim’den akar. İlk başlangıç noktaları Besmele’nin yazmış olduğu kitabenin altından akar.

İnsanın yaşamış olduğu hayatın misali ise rüyalardadır. Nasıl ki rüyalarda halbuki gözümüz kapalı ama biz; “Gördük” diyoruz. Rüyada gerçekçi yani onu hissediyoruz. Gidiyoruz, koşuyoruz, yapıyoruz. Ama onları bizzat kendimiz yapıyormuşuz gibi hissediyoruz. Ama halbuki yatakta yatıyoruz. Yani bu bir simülatör kullanımı gibi. Nasıl bir sürücü kursunda arabanın maketini yapmışlar. İşte gaz pedalı, fren tertibatı, direksiyonu. Arabayı kullandığı gibi hissediyorsun ama olduğun yerde kalıyorsun, aynı ya da bir uçak simülatörü gibi. Yani bizim harddiskimize ya da hafıza kartımıza o bilgiler yüklenmiş. Ve biz o hayatı yaşadığımızı zannediyoruz. Halbuki yaşanılan hayat içeride. Yani dışarıdakinden değilde, esas yaşadığımız hayat içeride olan. Yani bizim esas yaşadığımız iç alemimizde olanlar, dışarıdaki olanlar değil. Onlar onun bir örneği. Müsebbibi, misali yani.

İşte insan bu harddiskteki yani; hafıza kartındaki senaryoyu da ruhlar alemindeyken Elestü bi-Rabbiküm‘de Allahu Teâlâ üç defa seslendi ruhlara; “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye. İşte bu seslenişi kabul edenler oldu, etmeyenler oldu. Bir defa kabul edenler oldu, iki defa kabul edenler oldu, üç defa kabul edenler oldu. Bir de hiç etmeyenler oldu, bir de ilk defa ettikten sonra bir de vazgeçenler oldu; işte onlar münafıklardır. Hiç etmeyenler; müşrikler, puta tapanlar; ateistler, kafir; inkar edenler. Bir defa edenler Müslümanlar, iki defada da edenler dervişler, şehitler, abidler, zahidler, üç defada da edenler de Veliler ve Peygamberler. Yani bu senaryo orada çizildi. Herkes kendi isteğiyle oradaki Allahu Teâlâ’nın nidasına ve o senaryo yazıldıktan sonra işte buradaki harddiskinde onu uyguluyor insan. Ve o hitapta Allahu Teâlâ’ya secde etmeyenler ya da vazgeçenler o hitaptan tiksindiler ve o tiksintiden de Allahu Teâlâ cehennemi yarattı. Yani onlar kendi cehennemi, kendi yaptıkları oradaki fiiliyatlarına göre meydana geldi. Çünkü Allahu Teâlâ; “Ben zulmetmem” diyor. Zulmü insan kendi kendine doğurdu yani. İşte oradaki haline göre buradaki insanların çabası ve gayreti. Ama tabi oradaki halini bilmediği için, çünkü unutturuldu, neden? 70 bin hicap perdesi giydirildi, oradaki halini nereden bilecek adam secde etti mi, etmedi mi? Buradaki gayreti ve çabası oradaki haline göre.

Allahu Teâlâ, İsra Suresi 13’te; “Biz herkesin kaderini çabasına bağlı kıldık” diyor Allahu Teâlâ. İşte bizim çabamız o alemde, ruhlar alemindeki çabamız ne yöndeydi; secde edenlerin mi yönündeydi, yoksa etmeyenlerin mi yönündeydi? İşte kişi secde edenlerdense ise bu dünyadaki namaz, ibadet-i taat ona zor gelmez. O kişiye kolaylaştırılmıştır. Yapmadığı zaman o zaman bir onda şey olur, yokluk hissi olur.

Hz. Ali (r.a) Efendimiz ne buyuruyordu; “Herkes ahirinden korkar. Ben ise evvelimden korkarım. Yani ilkimden korkarım”.

O işte o “Evvelimden korkarım” dediği ruhlar alemindeki hali neydi? “O halimden korkarım.” Çünkü oradaki bu dünyayı aksedecek. Oradaki hafıza kartı neyse o burada yansıyacak. İşte bunlar insanın iç aleminde oluyor.

Yunus Emre ne diyordu:

Hak Çalabı zikreleyen İncil de benem,

Kur’ân da benem.

Gördüm diyen değil gören.

Bildim diyen değil bilen.

Gösterende O, bildirende O.

Mevlana Hazretleri ise:

Şu beş duyudan, altı yönden elini ayağını eteğini çekte birliğe ulaş, birliğe.

Geçmiş ve gelecek insana göredir. Yoksa hakikat alemi birdir yani. İşte göz nimetini incelediğimiz zaman, bir nesneye baktığımız zaman ona ışık vuruyorda, o işte göz retinasından, merceğinden içeri bilgi aktarıyor ve oradan da beyine gidiyor. İşte onun rengi, iriliği, büyüklüğü. Halbuki o beyne aktarılan hafızada o biz de var. O hafızadaki olan yani iç alemimizdeki olan batıni olan o gördüğümüzde zahiri olan, yani batından zahire dönüşmüşü. Halbuki bilgi de, görüntü de bizim hafızamızda mevcut olanlar, onların zahire inişi ise; görünüşü ve bilinişi. Yoksa onlar bizim iç alemimizde kodlu yani, açığa çıkması, görünmesi ya da bilinmesiyle meydana geliyor.

Bizim Uşşaki meşayihlerinden yazmış olduğu kasidede ne diyor?

Her ne ararsan gönüldedir gönülde.

Rahmanı dilersen eğer gönüldedir gönülde.

Gönül aleminde, iç aleminde yani her şey. “Ne ararsan alemde, gel kendinde ara bul” diyor. Yani hepsi bizim kodlarımızda, hafızamızda mevcut. Allahu Teâlâ  El-Bâtın idi, Esmalarıyla, tecelliyatıyla El-Zahir oldu. Şu mükevvenatta olan her şey zerreden kürreye. Her şey nedir? Allahu Teâlâ’nın Esmaların tecellileri, zahire gelişi. El-Batini’di, “Ben gizli hazineydim” diyor. Yokluktan varlığa, varlıktan yokluğa, yani batin olandan zahire, zahir olandan batina. ALLAHU TEÂLÂ’nın gördürmesi, bildirmesi, idrak ettirmesi hep zahirdeki olan manaları ihtiva eder Vahdaniyet, Ehadiyet hep O’nda. Küllü nefsin zaikatül mevt. Kişinin zahirliğinden batına geçişi. Sonra batindan yine zahire geçilecek olan ahiret alemi. Tekrar diriltmenin olacağı gün. Allah her an oluş halinde. Gizli olan, açığa çıkmamış olan her şeyine batin. Açığa çıkmış olan nedir; zahir, görünen, bilinen.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Tevhid #ElifLamMim #Lafaileillallah #Lamaksudeillallah #zahir #batin #yaratılış #insan #ruhlaralaemi #cennettekiırmaklar#rüya #gerçek #sanal #simülasyon #Ademesecde #secde #Kalubela #ezelalemi

ALLAH’A KUL OLMAK – ŞEYH ŞİBLÎ HZ. VE AKŞEMSEDDİN HZ.’İN İLK TERBİYELERİ

0

Yunus Emre, “Taptuk’un tapusunda kul olduk kapısında” diye mısraları geçen kulluk bahsinden dem vurur. Halbuki Fatiha Suresi’nin 5. Ayet’inde, –Esteüzu Billah,İyyake na’büdü ve iyyake nestain” diye Allahu Teâlâ’nın ayetinde geçer. İşte burada esas niyet, amaç, gaye; Allah’a kulluktur. Kulluktan maksat; O’nun hizmetinde bulunabilmek, O’nun dediklerini yerine getirmek.

Çünkü bu dünya, dünyevi işlerde de böyledir. Bir yerde çalışıyorsak o kişinin hizmetindeyiz ve onun dediklerini yapmakla mükellefiz. İşte mümin olan bir kişi bu hizmetleri, bu kullukları esas gaye, amaç olan Allah’a kulluk için yapıyor. Mesela; bir yerde çalışıyor günlük temini için ve buradan helal kazancından ne yapacak bu kişi; işte ailesini geçindirecek, namazını, niyazını yapması için enerji toplayacak. Ama başka bir kişiye hizmetle bunu yapıyor. Yani o vesile olmuş oluyor. Esas gaye, amaç bu değil ise o zaman yapmış olduğu hizmetleri kime yapmış oluyor bu sefer; kendi nefsi için ve karşı tarafa yapmış olduğu hizmetle kalıyor. Yani yapılan bütün fiiliyatlar ya Allah için kulluktur ya da nefis için kulluktur. İkisinden biri.

İşte Yunus Emre de bu dizelerinde öyle diyor; “Taptuk’un tapusunda”. Tapu ne demek? Sahiplenmek. Bir arsa alırsın, ev alırsın sahiplenmiş olursun. Yani o sana ait olmuş olur. Ama o ev ya da bahçe ne kadar bizim olduysa, biz de onun oluyoruz. Çünkü bir ev aldığımız zaman devamlı onun içinde işlerimizi hallediyoruz. Yani onunla hemdem oluyoruz. Yani ev ne kadar bizimse, bizde evin olmuş oluyoruz yani. 

Yunus Emre’nin başka bir dizesinde dediği gibi:

Kullar senin, sen kulların,
Günahları çok bunların.
Uçmak’ına koy bunları,
Binsinler bırak Çalabım.

Yani burada da ne kadar biz Allahu Teâlâ’nın kullarıysak, Allahu Teâlâ da bizlerin. İşte Yunus Emre, “Tapduk’un tapusunda” demekle yani; “Ben seninim” diyor. Yani; “Senin hizmetkarınım, senin dediklerini yapacağım”. Ama amaç, gaye ne; Allah, Allah için. “Kul olduk kapısında” diyor. Yani kulluk ne; hizmet. Dergaha hizmete adamış kendini. Peki, dergaha gelenler kim? Dervişler. Orada ne olunuyor; zikir olunuyor, Kur’ân-ı Kerim okunuyor, ilim, irfan öğreniliyor. Sonuç itibariyle, yine kime hizmet olmuş olunuyor; Allahu Teâlâ’ya.

Yunus Emre ormandan dergaha odun taşıyor ve bir tane yamuk odunda getirmiyor. Halbuki bu getirdiği dümdüz odunlardan kapı ya da pencere yapılmayacak. Alt tarafı yanacak. Yani kül olacak sonuç itibariyle. Ama ne yapıyor; yamuk yılık getirmiyor. Dümdüz getiriyor. İşte nedir bu; edep, adap, takva. İnce düşünce yani.

Takvayı şöyle özetlemek gerekirse; hani iki kişi vardır. Birisi niyet olarak ne yapıyor, yerdeki taşı görüyor, başkalarına zarar vermesin diye ayağını şöyle ittiriyor. Bir de takva sahibi olan kişi onu taşı yerden alıyor eliyle, yavaşça bir kenara koyuyor. Onunda düşüncesi ne; Allahu Teâlâ yani bunu sahibi olan Allahu Teâlâ incinmesin. Daha ince düşünce.

Yunus’ta edebinden, saygısından dergaha yamuk odun getirmiyor. “Bizim dergaha yakışmaz” diyor. İnce düşünüyor adam.

Eski devirlerde hemen tarikatlara yani; dergahlara derviş kabul etmiyordu şeyhler. İlk önce onları bir denemeye tabi tutuyorlardı. Mesela; Şeyh Şibli Hazretleri o zengin bir kişiydi. Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerine intisap etmek istedi. Ona bir aşk ateşi düştü ve buldu Cüneyd-i Bağdadi Hazretlerini. Ona intisap etmek istedi.

“Biz seni bir sınıyalım bakalım, bizim yol çetrefillidir” dedi. “Eğer seni azimli görürsek, istekli de görürsek yani; sadık kalırsan, seni öyle dervişliğe kabul ederiz”.

“Peki, ne yapacağım efendim?” dedi.

“Sen bu üstündeki kaftanları çıkar” dedi. Tabi adam zengin. Yani bugünkü grand tuvalet giyilmiş bir kişi. “Bunları çıkar,” dedi, “Üstüne yamalı elbiseler al yırtık pırtık. Çarşıya, pazara in,” dedi, “Orada dilencilik yap. O topladığın paraları getir buraya. Ondan sonra işte garibanlara yoksullara dağıtacaksın. Ama dağıttığın zaman mesela bir yaşlı bir teyzenin ihtiyacı var. Onun neyse erzak ihtiyacı ya da odun ihtiyacı. Onu kapısının önüne bırakacaksın. Çalacaksın kapıyı, oradan uzaklaşıp gideceksin. Yani sana minnet etmesin. Seni gördüğü zaman ya da senin nefsin kabarmasın diye verdiğini yani kimin verdiğini bilmeyecek bile” dedi. O şekilde ona bir sene hizmet ettirdi.

“Sonra,” dedi, “İşte efendim beni kabul edecek misiniz?”

“Oğlum sen daha dünya kokuyorsun,” dedi, “Sen daha dilenmeye devam et” dedi. Tam üç sene sonra aldı onu. İlk önce nefsi kırılsın diye insanlara hizmeti. Ondan sonra Allahu Teâlâ’ya kulluk etmeyi, hizmet etmeyi öğretti ona.

Akşemseddin Hazretleri de öyle. O da Hacı Bayram Veli Hazretlerine intisap edecekti. Onun bulunduğu muhite gitti. Baktı onlar halktan yardım talep ediyorlar. Himmet topluyorlar yani. İşte kimisi para veriyor, kimisi buğday veriyor, kimisi un elinde ne varsa.

O da baktı; “Bunlar nasıl derviş böyle?” dedi. Milletten topluyorlar yani. Kendilerine yediklerini zannetti onları. Halbuki o halktan topladıklarını yine garibanlara dağıtıyordu. Yani milletin üstünden defi belayı alıyordu. Akşemseddin zannetti onlar kendilerine topluyor, kendileri yiyecek. Sonra ona hiç bulaşmadan Mekke tarafına doğru yürümeye başladı. Geceleri rüyasında kendini boynunda bir tasma zincirli. Zincirin ucuna da bir baktı, Hacı Bayram Veli Hazretleri’nin elinde. Oradan kalktı sabahleyin kan ter içinde. Arkadaşına sordu; “Böyle, böyle rüya gördüm. Bunun hikmeti nedir?”

“Neden dolayı sen terk ettin?” dedi.

“Böyle böyle…” dedi.

Onlar yardım topluyorlar” dedi, “Yani kendileri için”.

“Yok, olur mu?” dedi, “Onlar kendi için yapar mı? Halk için topluyorlar” dedi.

Yanlışını anlayınca tekrar geri döndü. Dergaha geldi. Dervişlerle beraber yemek yiyorlardı. Ona vermedi Hacı Bayram elini.

“Verelim mi?” dedi yanındaki müridi.

“Yok,” dedi, “Vermeyin”.

“Sonra artan yemeklerden verelim mi?” dedi.

“Yok,” dedi, “Gidin köpeğe dökün” dedi. Köpeğin çanağın önüne döktü.

Ondan sonra, “Sen ancak buna layıksın” dedi Akşemseddin kendi kendine; “Onlarla beraber, dervişlerle beraber yemek yemeye layık değilsin. Köpeğin çanağından ye” dedi, “Nefsin iyice kırılsın”.

Tam köpeğin çanağına yeltendi, o zaman Hacı Bayram Veli; “Ha,” dedi, “Şimdi bu
nefsini kırdı”. Gitti ondan sonra onu kabul etti.

Taptuğun tapusunda, kul olduk kapusunda
Yunus miskin çiğ idik, piştik Elhamdülillah.

Mevlana Hazretleri de ne diyor; “Hamdım, piştim, yandım.”

Pişmekten murat ne? Nasıl bir yemeğe bile ne yapıyoruz yarım saatte, bir saatte, kimisi iki saatte, kimisi üç beş saatte bile olan yemek var. Her ürünün bir pişme zamanı var, aynı insanın da böyledir. Bir de bu yemek lezzetlensin diye bunlara ilaveler oluyor işte, ne bileyim biber konuluyor, soğan konuluyor, yağ konuluyor, baharat konuluyor, tabi bunların bir de zamanı var, yani nerede, ne zaman konulacak. İşte insanda da aynı, bu ilerledikçe pişme süresince, yaşadığı hayattaki sıkıntılar, dertler ona biraz lezzet katar, Kur’ân’dan aldığı ilim katar, zikir katar, yaptığı hayır hasenat katar. İşte insanda böyle takvalanır (lezzetlenir) ama bu nedir; sabır. Çünkü her insanın bir pişme süresi var yemeğinde olduğu gibi sabır ve azim ile.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#HacıBayramVeli #AksemseddinHazretleri #TaptukEmre #CüneydiBağdadiHazretleri #CüneydBagdati #YunusEmre #ŞeyhŞibliHazretleri #SeyhŞibli#kulomak #kul #nefsterbiyesi #nefsinmertebeleri

MERHAMET – İMAN EDEN MECUSİ – TÖVBE EDEN HIRSIZ

0

Merhamet imanlı olmanın alametlerindendir. Merhamet olmayan kalpte iman yoktur. Çünkü  hadis-i şerifte ne buyuruyordu Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz.” Yani merhamet Allah’ın rahmet etmediği nerededir? Cehennemdedir, azaptadır. “Merhamet ediniz ki merhamete nail olasınız.”

Allahu Teâlâ’nın Rahman Esması nasıl ki birçok esmayı içinde barındırıyor ise işte kulda da bu Rahman Esmasının tecellisi olan merhamet hali birçok güzel halleri ve hasletleri meydana getirir. Peygamberlerin vasıflarından bir tanesi de nedir; merhametli olmalarıdır.

Allahu Teâlâ ayet-i kerimelerinde bahsederken Peygamberlerden; onlar için ne buyuruyor? “Yufka yürekliydi”. Zaten mümin olan bir kişi de zalim, yıkıcı ondan sonra kalp kıran yani; bu gibi özellikler hiç mümine yakışmayacağı gibi bunlarda onda, yani  gerçek müminde olamaz.

Çünkü biz öyle bir Peygambere ümmetiz ki ayet-i kerimede Allahu Teâlâ ne buyurdu; “Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil’âlemîn”; ‘‘Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik’’ buyuruyor. Alemlere rahmet. Yani sadece Müslümanlara rahmet edici değil. Fatiha Suresi’nde de; “Elhamdulillâhi Rabbi’l-âlemîn’’ diyoruz. Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun. “Sadece İslam’ın Rabbi olan Allah’a hamdolsun” demiyoruz. Alemlerin Rabbi olan Allah’a. Yani biz sadece Müslüman olanlara değil, tüm insanlara, tüm hayvanata, nebata, merhametli olacağız. Yani yıkıcı, dökücü olmamak lazım.

Hz. İbrahim (a.s) sofrasına bir misafir olmadan oturmazdı. Yine böyle akşamüstü baktı; “Yoldan bir kişi geçse de yani onu alayım soframı ona ikram edeyim” diye. Baktı uzaktan ileriden bir kişi geliyor onu davet etti sofrasına. Tabi bu davet ettiği kişi de Mecusi; ateşe tapanlardan. Ona sofrasında yemek ikram etmek için davet etti onu. Ondan bir şart istedi. “Yalnız,” dedi, “Yemeğe başlamadan önce,” dedi, “Bismillah” demesini söyledi ona.

Mecusi de kabul etmedi; “Ben senin Allah’ına yani ilahına inanıyor muyum?” dedi. “Ben  ateşe tapıyorum, öyle bir şey söylemem” dedi.

“Ama,” dedi, “Bunu söyleyemezsen, ben sana ikram edemem yani.”

Mecusi de; “Tamam o zaman” dedi. “Ben” dedi, “Senin yemeğinden yemiyorum yani senin ilahın adını söyleyerek.”

Bastı gitti Mecusi. Sonra aradan az bir zaman geçti. Allahu Teâlâ, Hz. İbrahim (a.s)’a nida da bulundu. “Ya İbrahim!” dedi, “O kulum 70 yıldır beni tanımadığı halde ben ona ikram ediyorum.” Yani Rahman sofrasından ne yapıyor Allahu Teâlâ herkese veriyor. “Ama ondan,” dedi yani, “Sofrasını esirgemedim, rızkını esirgemedim. Sen niye şart koştun ona? Yani Benim gibi vermedin.”

Hz. İbrahim bu sözü duyunca gitti o mecusiyi aradı buldu ve tekrar davet etti onu. Tabi mecusi şaşırdı. “Beni kendi ilahını anmadan yemek vermeyen kişi şimdi niye beni tekrar davet ediyor?” diye. Bir de kan ter içinde kalmış. Dedi; “Ben böyle böyle… Rabbim bana dedi” buyurdu. “İşte ben onu 70 yıldan beri bana inanmadığı halde Ben onu besliyorum. Sen niye onu şart koşarak sofranda bulundurmak istedin?” diye.  

Mecusi şaşırıyor. “Senin,” diyor, “Allah’ın seninle konuşuyor mu, yani ilahın?”

O da, “Evet diyor, “Ben Allah’ın peygamberiyim. Ben kaç yıllardan beri ateşe tapıyorum” dedi. Bana hiç böyle konuşmadı. Ve,” dedi, “Benim için de öyle mi?” dedi, “70 yıldan beri beni tanımadığı halde Ben ona rızkını veriyorum” diye. Çok hoşuna gitti bunları duyunca iman etti ondan sonra o mecusi. İslam oldu yani.

Peygamber Efendimiz zamanında da Ashaptan bir kişi vardı. Sabah namazını kıldıktan sonra tesbihata, duaya katılmadan, sohbete katılmadan hemen gidiyordu evine. Dikkatini çekti tabi bu Peygamber Efendimizin. Sonra ona sordu; “Neden bizimle beraber sohbette bulunmuyorsunuz, hemen eve gidiyorsun” diye.

O da diyor; “Ya Resulallah benim yan komşum Yahudi” dedi. “Onun bahçesinde hurma ağacı var. Onun dalları benim bahçeme doğru sarkıyor. Benim,” diyor, “Yeni çocuklarım var. Yani 2-3 yaşlarında akıllara ermez. Onların da şimdi mahsul verme zamanı, yere düşen hurmalardan yerde kursaklarından yani haram lokma geçer diye onları kollamak için gidiyorum erkenden ki çocuklar yani o hurmalardan yemesinler diye”.

Bu meseleyi duyunca Ebu Bekir (r.a) Efendimiz o Yahudiye gidiyor. “İşte,” diyor, “Senin bahçende bir hurmalık var, onu bana satar mısın?” diyor.

O da diyor; “Allah, Allah” diyor, “Bir hurma ağacını ne yapacak?” Yüksek meblağa istiyor mesela bin dinarsa iki üç bin dinar fazladan istiyor.

Hemen Ebu Bekir (r.a) Efendimiz veriyor parasını. “Bunu,” diyor,  “Bu yan taraftaki komşuna, Müslüman olan komşuna bağışladım” diyor. O toplasın yani bunları.

Yahudi merak ediyor tabii, diyor; “Ne alaka” diye. Diyor; “Neden böyle bir şey yaptınız?” İşte durumu vaziyeti anlatıyor. “İşte benim kardeşim de,” diyor sabahki sohbetlerden Peygamber Efendimizden yani mahrum kalmasın. Bu Yahudinin çok hoşuna gidiyor. “Siz demek kardeşler arasında yani müminler arasında bu kadar  şefkat ve merhametlisiniz.” O da İslam oluyor sonra o Yahudi. O verdiği parayı da geri veriyor. “Benim  bağışım olsun ona” diyor. Ağacı da o yan Müslüman komşusuna bağışlıyor Ashapdan olan kişiye.

Yani merhameti hal olarak yaşıyor ve onun Müslüman olmasına vesile oluyor. Yani sözle anlatmaya bile gerek kalmıyor. Tabii bir mümin ne kadar etrafına merhametli olduğu kadar kendine de merhametli olması lazım ki bu da kendine merhameti nedir; tövbe istiğfardır. İbadat-ı taattır.

Çünkü ne diyor ayet-i kerimede? “Ey nefislerine zulmeden kullarım.” Günahta ısrar eden. Yani günah zulmetmek nefse. Kişinin işte kendine merhamet etmeside tövbe istiğfarıdır.

Bununla ilgili Bağdat’ta Kırkların reisi var. Bunun da 3-4 tane yanındaki o Kırkların içinde olanlar toplanıyorlar. O günde Kırklardan birisi Hakk’a yürümüş yani vefat etmiş. Onun yerine birisi seçilecek. Reisleri diyor ki; “Etrafa bakın bakalım gece yarısı olmuş. Saat 2-3 onlar toplanmışlar reisin evinde eğer bir mümin teheccüde kalkan, Kur’ân okumak isteyen, zikir yapmak isteyen gece yani Allah için kalkmış olanlardan birisinden seçiniz” diyor.

O da bakıyorlar işte teveccüh ediyorlar. Radarları açıyorlar yani frekans ayarı. Bugünkü deyimle anlatmak gerekirse; nasıl da radyo frekansı var ya. Her frekans çevirdiğinde bir oradan radyo istasyonu denk geliyor. Şu andaki için “Yok” diyorlar.

O günde bir kişi var Müslümanlardan. Ama bu da oraya borç, buraya borç. Niyeti bozmuş. O reisinde evine girecek. Tabii reis olduğunu bilmiyor; Kırkların reisi olduğunu. Zengin kişi onun ahırından bir at çalacak. Giriyor ahıra bakıyor. Gece saat 2-3 ışıklar yanıyor, “Bunların artık uykusu gelmiştir,” diyor, “Ben ahıra gireyim. Onlar uykularında ben,” diyor, “Atı çalar giderim, satarım”. Yani onla işte borcunu harcını ödeyecek. İhtiyaçlarını karşılayacak yani. O niyetle gidiyor eve. Bakıyor bunlar 2-3 daha hala ışıklar, kandiller sönmüyor. Aradan zaman geçiyor tabii o Kırklardan olanlar başlıyorlar işte avluya iniyorlar, abdest alıyor kimisi. Böyle sıra sıra bu bakıyor ışıklar hala kapanmamış. Bunlar bakıyor abdest alıyorlar yani Allah için bir şeycikler yapacak, namaz kılacaklar ya da zikredecekler.

Bu at hırsızı o anda hali bir değişiyor; “Ya,” diyor, “Ben buraya at hırsızlığı için geldim” diyor. “Bu kullar ise  Allah için işte abdest alıyorlar. İbadet edecekler. Bu ben nasıl bir zalimim böyle ya”. Kendi kendine hayıflanıyor yani. Kendini ayıplıyor orada. İşte merhamet ediyor yani. “Bir de” diyor, “Bunlar beni bir görse  rezil olurum” diyor. İşte mahkemeye gidecek. Belki de hırsızlıktan dolayı eli kesilecek. Yani çok utanıyor. Hicap duyuyor. Ve bir de o kullar kalkıyor işte Allah için. Bu ise tam tersine zıttı. Günahı için orada tövbe istiğfar ediyor. Canı gönülden gözyaşı döküyor. “Bakma Allah’ım beni affet” diyor. “Ben, tamam” diyor, “Vazgeçtim bu hırsızlık olayından. Yeter ki beni affet, beni bu yani pis işten kurtar. Uydum, işte nefsimin isteklerine.”

Reis yine soruyor yakındakilerine; “Var mı?” diyor, “Ayakta olan bir mümin. İşte dervişti, abitti, zahitti.”

“Şimdilik yok ama efendim sizin ahırda bir at hırsızı var” diyor. “O şimdi tövbe etti, gözyaşları döküyor. O uygun mudur, onu seçelim mi aramıza?”

O da; “Uygundur,” diyor. “Madem ki tövbe etti, istiğfar etti, gözyaşlarını döktü. Uygundur, olur” diyor, “Biz onu zamanla yetiştiririz.”

Ve o genç yani eve hırsızlık için girmişti. Nefsine zulmetmedi. Merhamet etti. Allah da ona rahmet etti, merhamet etti. Nasuh tövbesini kabul eyledi. “Et Tevvâb” tövbeleri kabul eden. Yunus (a.s)’ın tövbesi de nasıl? Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî kuntu minez zâlimîn. “Ey Allah’ım ben nefsime zulmettim, kendime zulmettim. Sen bütün eksiklerden münezzehsin. Senden başka ilah yoktur” dedi. Kırk gün balığın karnında bu tesbihatı söyledi. Balığın karnında 40 gün “erbain” yani onun çile odası gibi olmuş oldu.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#merhamet #Rahmet #tövbe #NasuhTövbesi #gözyaşı

ASLAN, KURT VE TİLKİ KISSASI

0

Mevlana Hazretlerinin hayvanlarla ilgili hikayeleri vardır. Yani kıssadan hisse çıkarmak için aslanla, kurt hikayesi var.

Aslan işte kendi avını avlıyor. Sonra canı sıkılıyor. Yanına bir tane yardımcı yaver bakıyor. Bakıyor karşıdan bir kurt geliyor. “Kurt kardeş gel bana” diyor, “Yardım et” diyor. İşte “Ben” diyor, “Avı avlayacağım. Sen de bana yardımcı olacaksın. İşte ben yedikten sonra arta kalanlarla sen karnını doyurursun” diyor.

Kurdun hoşuna gidiyor tabi hiç yorulmadan karnını doyuracak; “Tamam aslan kardeş” diyor.

“İşte bir kervan geldiği zaman bana haber ver. Ben” diyor, “Saldıracağım zaman gözüm kızarır, işte yelem kabarır, kuyruğumda başlar dönmeye” diyor. “Onları bana haber ver, yeter. Tamam mı?”

“Tamam” diyor.

“Ben çekiliyorum kenara, şöyle uzanıyorum. Sen bir kervan falan gelirse” diyor, “Bana haber ver” diyor.

“Tamam,” diyor “Aslan kardeş”.

Aradan zaman geçiyor. Bakıyor kurt bir kervan geliyor. Hemen dürtüklüyor aslanı.

“Aslan kardeş bir kervan geliyor” diyor, “Kalk”.

O da “Tamam” diyor, “Bak bakalım gözlerim kızardı mı?”

“Kızardı aslan kardeş”.

“E yelem” diyor, “Dikeldi mi?”

“Dikeldi aslan kardeş”.

“Kuyruğumda dönüyor mu?” diyor.

“Dönüyor aslan kardeş.”

Aslan bir dalıyor kervana. Paramparça yapıyor tabi. Alıyor avını geliyor, yiyor. Ondan sonra kurda veriyor, kurt da yiyor. Böyle günler geçiyor aradan. Sonra aslanın canı sıkılıyor. “Ben” diyor, “Yeter, kendi avımı kendi başıma da avlarım yani,” diyor, “Sana pek ihtiyacım yok. Ben başka yerlere gideceğim. Sen,” diyor, “Kafana göre takıl sonra”.

“Tamam” diyor. O da şimdi aslandan öğrendi ya nasıl avlayacağını şey yapacağını. O da kendine bir yaver bakıyor. Bakıyor karşıdan tilki geliyor. “Tilki kardeş gel!” diyor. “Sen,” diyor, “Bana yaverlik et, yardımcı ol. İşte bir kervan geldiği zaman beni kaldır. İşte benim şöyle gözüm kızaracak, işte yelem dikelecek, kuyruğum dönecek, onları bana haber ver. Ben,” diyor, “Kervana dalayım, ondan sonra avı beraber yeriz. Tamam mı?”

“Tamam” diyor. Tilkinin de hoşuna gidiyor. Bedavadan beleş yemek buldu. Neyse aradan zaman geçiyor, bakıyor kervan geliyor. Hemen tilki uyandırıyor kurdu. “Kurt kardeş!” diyor, “Kalk bak, karşıdan  kervan geliyor.”

“Tamam,” diyor, “Benim gözüme bak bakalım. Gözüm diyor kızardı mı?” diyor.

“O hoo yaldır yaldır yanıyor!” diyor. Halbuki kurdun gözü kızardı falan yok.

“Yelem,” diyor, “Dikeldi mi?” Halbuki yelesi yok.

“ Oo mızrak gibi, ok gibi hepsi,” diyor, “Dikeldi”.

“Kuyruğuma bak bakalım. Dönüyor mu?”

Tilki abartarak söylüyor. Diyor ki, “Pervana gibi dönüyor”.

Kurt o hışımla bir dalıyor kervana. Tabii haşat oluyor. Dövüyorlar onu. Geliyor kafa göz, elma karagöz olmuş. Şişmiş gelmiş. Av, mav yok tabii.

Yani buradan kıssadan hisse yani; o aslan değil. Sen kurtsun. Yani kurdun yapabilecek olduğu işleri yapmak lazım. İşte firavun da ne yaptı; aslanlığa soyundu, “Ben,” diyor, “Sizin Rabbiniz değil miyim?” 

Oysa aciz bir kul. Sonra ne oldu? Musa (a.s)ın açmış olduğu Kızıldeniz‘de ilerliyor. Bak şimdi ona bile adamın aklı basmıyor. “Ulan bu deniz kendi kendine açılmadı işte. Bunlar için açıldı. Bu orada artık en son raddede ben Musa‘nın Rabbine iman ettim” diyecek. Tabi Cebrail (a.s) gelip onun ağzına çamur tıkıyor. Yani, “İman ettim” derse, kurtulacak. O şekilde vefat ediyor yani, iman etmeden.

Ki Allahu Teâlâ da; “Onu Biz o kıyamete kadar insanlara ibret olsun diye tekrar deniz kenarına attık” diyor. İşte secde halinde, ne oldu şuanda müzelerde antika eşya olarak görünüyor. Yani sen bir aslan değilsin, niye çakallık yapıyorsun ki! Sen aciz bir kulsun.
Kulluğunu, abdiyetini bilmek lazım.

Yoksa Allahu Teâlâ, firavun kavmini bir seferde yok etmedi. Yani onları kaç defa denedi. İşte kurbağa, çekirge, tufan, türlü türlü afetlerle denedi onları. Her seferinde, “Ey Musa, sen ilahına dua et, bu belaları bizden kaldırsın”.

Kaldırıyor. Yine başlıyorlar. Aynı eski düzene, inkar etmeye. Başka bir musibet gönderiyor. Yani Allahu Teâlâ ne kadar sabredici. Hemen de yok etmiyor yani onları. Onlara mühlet veriyor. Ama kul işte böyle nankör. O şeyi, azapların kalktığını görüyorlar, yine iman etmiyorlar.

Aynı şey İsrailoğulları içinde geçti. Yani onlara da Allahu Teâlâ lütuflarda bulundu. Onlara hep yan çizdiler. Ama Allahu Teâlâ yine de onları hemen bertaraf etmedi yani. İşte bizim de insanların yani müşkül durumda olanın gecesine gündüz olmamız lazım. Canına can olmamız lazım ki yek vücut olabilmemiz lazım. Nasıl ki insanın küçük bir yarası eğer zamanda müdahale etmezse, büyür büyür, onun ölümüne bile vesile olabilir.

Nasıl Yavuz Sultan Selim‘in bir çıban çıktı sırtında, o ufacık çıban adamın ölümüne vesile oldu. Diğer büyük askerlerden bir tanesi Atilla. Onunla bir dikiş iğnesi parmağına dokundu, oradan büyüdü büyüdü; onun ölümüne vesile oldu.

Yani kötü olan bir şeyin de ufağı sonra ne yapıyor? Büyüyor büyüyor tesir ediyor. İyi olan şeyin de aynı şekilde. İyi olan ufak da olsa, o tesiri katlana katlana o da büyüyecektir. Yani; bize düşen Hak’kı tavsiye, güzeli tavsiye edebilmek ki o işte vücudun Ankara‘sına kadar işlemesin o ufak yaralar. Vücudun Ankara‘sı başkenti ne; kalp, gönül. Oraya meyil etmeden onları tamir etmek lazım. İyi tohumlar ekmek lazım. Küçük yaraları bertaraf etmek lazım. Yani bu hem kendimiz için hem de etrafımız için geçerli. Yani biz hem kendimizden hem de etrafımızdan da sorumluyuz.

İşte gençlerin hali belli. Kimisi diyor; “Ben ateistim” diyor. “Benim inancım yok” diyor. Kimisi diyor, “Deistim” diyor. Makam mevki sahibi olanların işte haberlerde görüyoruz.” O rüşvet aldı” diyor, “Bu dolandırdı”. Yani toplum böyle bir yola doğru gidiyor. Ama mümin olan kişiye düşen nedir; Hakk’ı tavsiye edip, kötülükten men edebilmek. Elimizden geldiği kadar, anlatabildiğiniz kadar. Yani biz anlatmakla mükellefiz tabi. Ama tabi herkes kendi yolunu kendi çizmekte hür. Çünkü; Allahu Teâlâ hür irade vermiş. Onun ceremesine de tabi katlanacak olan kim; yine irade sahibi olan kişi.

İşte bazı insanlar ne diyor; “Benim,” diyor, “Dedem hacıydı, işte hocaydı, şöyle alimdi, böyle halimdi…” Halbuki bunun etkisi ancak onun sözlerine riayet edilebilirse ve hal olarak tatbik edilebilirse bir faydası olacak. Yoksa dedenin toruna bir faydası olmuyor yani onun hacı ya da hoca olmasının.

İşte bunların iki örneği var mesela. Nuh (a.s) nefes olup insanlara tebliğ etti, can oldu, hayat oldu. Ama oğluna olamadı. Apaçık gündüz gibi aşikardı ama oğluna olamadı. Aynı şekil İbrahim (a.s) da. Babası gece gibi karanlıkta ama ondan gündüz bir ışık, nur saçan birini oldu; Hz. İbrahim (a.s) meydana geldi. Kendisi ölü hükmündeydi ama kendinden bir diri, canlı nefes meydana geldi ve o insanlara tebliğ yoluyla yine o da nefes oldu, can oldu; İslam ile hayat buldu. Hatta onlar bir tık ileri giderek, tebliğden hariç onlar için bağışlanma dua istediler Allahu Teâlâ’dan.

Ama Allahu Teâlâ Hazreti Nuh‘un oğlu için; “O senin hiçbir şeyin değil” dedi. Hazreti İbrahim içinde babası için; “O senin hiçbir şeyin değil” dedi. Çünkü onların yaratıcısı kim; Allahu Teâlâ. Soy bakımından her ne kadar bağlılık olsa da o onların dünyaya gelmesine vesile sadece. Halbuki yaratıcı Allahu Teâlâ. Onun için Allahu Teâlâ esas sizin bağınız yani; “Kardeşleriniz kim?” dedi. “Müminlerdir ancak” dedi. Yani kişinin önünü aydınlatacak olan mümin kardeşidir. Canına can olacak olan yine müminlerdir.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Mevlana #kıssadanhisse #aslan #kurt #tilki #iman #HzNuh #Hzİbrahim #mumin #nur #Resul #Dünyahayatı #AbdiyetMakamı #Mesnevi #Hakk #muminina#insan #İslam #ibadet #zikir #zikrullah #nefs #kibir #benlik # #kul #Kuran #ayet #hadis #zikir #tasavvuf