Âl-İ İMRAN 27. ÂYET-İ KERİMESİ

0

Allah Celle Celaluhü, Âl-i İmran 27. Ayet’te, “Geceden gündüzü, gündüzden geceyi çıkarırsın, dönüştürürsün. Ölüden diriyi, diriden de örüyü çıkarırsın. Ve dilediğini hesapsız rızıklandırırsın” buyuruyor ayet-i kerimede.

Bunların ikisi de tam zıt kavramlar. Bir gece, bir gündüz. Biri ölü, biri diri. Ama ikisinden de ne yapıyor Allahu Teâlâ? Birbirinden ayrı, aralarındaki kavramlarla devranı yani nizamı devam ettiriyor. Hayat harekettir, her şey menziline doğru akıp gider. Yani duran bir şey yok. Allahu Teâlâ; “Geceden gündüzü yani karanlıktan aydınlığı çıkarıyorum” diyor.

İşte insanlarla muhatap olduğumuz zaman bunun görünen tarafları, hal ve hareketleri, konuşmalarına göre ne yapıyoruz; bunun biz aydınlık tarafını görüyoruz. Aynı Ay gibi.

Ay nasıl; Ayın görünen parlak görüntüsünü görüyoruz. Oysa Ayın bir de arkası, karanlık yüzü vardır. İşte bu da insanın görünen ve görünmeyen tarafı. Aydınlık tarafı bize göstermiş oldu. Bir de herkesin bir karanlık tarafı vardır. İyi veya kötü ama bunu bize göstermemiştir. Veya geceyle gündüz gibidir. Gündüz olan tarafı bize gösterdiği, gece ise göstermediği tarafıdır. Bir insanın bilmediği her şey nedir; onun karanlık tarafıdır. Çünkü; o aydınlanmadı, gündüzlenmedi.

İşte Allahu Teâlâ; iman nuru, yani gündüzü eğer bir insana nasip olduysa, o işte geceden gündüze çevrildi. Eğer; o iman nuruyla aydınlanamadıysa, Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde ne buyuruyor, “Allah onların ateşlerini söndürür, onları karanlıklar içinde bırakır, artık onları görmez” diyor. İşte iman edip, salih amel işleyenler, ve sırat-el mustakim yolu istikametine giden kişi ne yapıyor; gecesini gündüze çevirmiş oluyor.

Gündüzden geceyi çıkarmak ne gibi oluyor? O da işte bu yolda giderken, işte namazı bırakıyor, virdi bırakıyor. Bununda işte; gündüzü, geceye çevriliyor. Çünkü tekrar eski karanlık haline dönmeyi tercih ediyor.

Ondan sonraki ayet neydi; “Ölüden de diriyi çıkartan yine Allahu Teâlâ”. Ondan önce İslam nuru gelmeden evvel neydi; kalpler ölüydü. Neden? Dünya meşgalesiyle oyalanıyordu. Dünyada fani, gelip geçici, esas bizim gidecek olacağımız yer neresi; ebedi yurdu, ahiret yurdu. Ahiret yurdunda da ya cennet var ya cehennem. Şimdi cehenneme girip azap çekmek, yaşamak, ne kadar yaşamak! Yani her tarafı yaşamak olsa ne olur! Her gün azap içindesin ya da cennete girip, izzet-i ikrama mı mahzar olmak! Hangi yaşam, hangi canlılık daha elzemdir?

Çünkü; Allahu Teâlâ, Peygamber Efendimize ayet-i keriminde buyuruyor; “Ey Habibim, sen sağıra ve köre duyurabilir misin?” diyor.

Çünkü sağır niye;  iman nurunu yani imanı kabul etmedi, sağır kesildi. Yani ilmel yakin olamadı. Sonrada “Kör” diyor. Neden? Aynel yakine de yakın olamadı. Çünkü; şu mükevvanata bakıp onun bir yaratıcısı olduğunu algılayamadı, göremedi yani.

Ayetinin devamındaysa ne diyor; “Sen kabirdekilere duyurulabilir misin?”

Yani burada Hakk’el yakinı yaşayamadı, ölü vasfında kaldı. Allahu Teâlâ onları yani “Yaşayan ölüler” olarak nitelendiriyor yani. 

Allahu Teâlâ; “Diriden de ölüyü çıkartırız” diyor. Yani ha kafana sıkmışsın, ha imanı terk etmişsin aynı şey. Çünkü; insan bu seçimle yaratılış gayesine, yaratılış amacına yanlış hareket etmiş bulunuyor. Çünkü; herşeyin bir yaradılış amacı, gayesi var. Yani gökte uçan bir fil yok. Ya da bir gemi karada gitmiyor yani. O denizde, suda yürümek için. Yani her şeyin bir yaradılış amacı gayesi var.

Allahu Teâlâ da insanlar için ne yarattı? Ayet-i kerimesinde; “Ben cinleri ve insanları Bana ibadet etmeleri için yarattım, kulluk etmeleri için.”

Abdiyet makamı, yani Peygamber Efendimiz’in Abdühu ve Resulü, ilk önce Abdiyet geliyor bak, ondan sonra; Resul.

Allahu Teâlâ, kutsi hadiste; “Ben gizli bir hazineydim, bilinmekliği istedim” diyor ve alemleri yarattı ve en çok da bizle muhatap oldu Allahu Teâlâ. Kendini bizlere tanıtıyor, bu büyük bir şeref. “Eşref-i mahluk” diyor zaten. Yaratıklarının en şereflisi. Yani biz; yaratılma amacımıza ve gayemize uygun bir şekilde yaşayabilirsek ancak insan-ı kamil olabiliyoruz.

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Aliimran #insan #iman #imannuru #nur #Resul #Dünyahayatı #AbdiyetMakamı

#Gece #Gündüz #iyi #kötü #Yaradılış

ALLAH KİMSEYİ TAŞIYABİLECEĞİNDEN DAHA FAZLASIYLA MÜKELLEF KILMAZ

0

Cenab-ı Allah, Bakara Suresi’nin son ayetinde; “La yukellifullahu nefsen illa vus’aha” diye, “Allah hiç kimseyi mükellef tutmaz” diyor.

Neyden dolayı mükellef tutmaz? Gücünün kaldıramayacağı yüklere karşı. Yani kapasitesinin üstünde olan mükellefiyetlerden dolayı sorumlu tutmaz. Yani Allahu Teâlâ imkanımız dahilinde olan şeylerden sorumlu tutuyor bizi. Yani bir kişi sağlamsa normal bir abdest almakla mükellef. Zaruriyet hasıl olduysa bu sefer bize teyemmümle abdest almayı emrediyor. Diğer ibadetlerde de böyle. Mesela; namaz kılmanda da bir zaruri ihtiyaç doğduysa, hastalandın ya da o namazı kılmaya takat getiremedin, bu sefer Allahu Teâlâ oturarak da namaz kılmamıza imkan tanıyor. Eğer ona da takat getiremiyorsan, yatarakta kılabilmeye izin veriyor. Oruçta da aynı böyle. Eğer; oruç tutma imkanın yoksa hastalıktan dolayı, zaruriyetten dolayı bunun yerine ne veriyorsun; bedel veriyorsun, fitre bedeli veriyorsun. Zekatta ise yiyecek türünden olanlarda ayrı, hayvanlarda ayrı, bir de çalışıpta kenara biriktirdiklerinden nedir o; 80 gram. Biriktirdiğinde ise bunun 41’i, 2,5 gram altın eder. Üstünden de bir yıl geçtiyse bunu vermekle mükellefsin. 82 gram altın varsa bu sefer hacca mükellefsin. Yani bunlar sende olmadıktan sonra Allahu Teâlâ sana ağır yük yükleyipte, “Bunları yapacaksın” diye emir eylemiyor.

Zikir ibadeti ise ibadetlerin arasında en kolay olanı. Mesela rabıtalı yaptığın zikirden ayrı, günlük çalışmanda da Allahu Teâlâ’yı zikredebilirsin. Yer ve zaman farkı gözetilmeksizin her zaman yapılabilir.

Hatta Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde ne buyuruyor; “Onlar otururken, ayakta iken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler” buyuruyor.

Günlük vird olarak çekilen de en fazla ne kadar tutsun; yarım saat tutsun, bir saat tutsun ya da bir üç saat tutsun. Çekilecek olan zikirin sayısına göre. Ama burada da nedir, Allahu Teâlâ bize bir çok büyük bir yük yüklemiyor yani Allahu Teâlâ’yı zikretmekle. Yani Allahu Teâlâ’nın bize emretmiş olduğu her şey nedir; insanların yapabilecek olduğu mükelleflik nispetinde. İşte kişi vird alıyor, sonra bırakıyor. Ama bu onun için tabii hayır olmuyor. Çünkü ben kaç yıllardan beri bu tarikat-ı aliyyi’deyim, böyle ders alıp da bırakan ilk 3-5 yıl içinde ailesi, yuvası dağılıyor. Ondan sonra tam böyle akıllarını da kullanamıyorlar, ne yapacaklarını yani. Çünkü Allahu Teâlâ’nın koruması kalkıyor, Hıfzı koruması kalkıyor üstünden. Sen Allahu Teâlâ’yı zikretmeyi bırakmakla ne demek oluyorsun; “Artık benim Allah’a ihtiyacım kalmadı. Peygamberin şefaatine de ihtiyacım kalmadı” der gibi oluyor. Yani 7 kat semadan kendini atsa yere daha iyi.

Yani virdi, namazı bıraktığında ne oldu yani, dünyalık ne verdi sana ya da ne verecek? Yani; bir dünya hayatında bile bir iş yerine gidiyorsun, çalışıyorsun sabahtan akşama kadar. Ee patronu senden ne isterse onu yapıyorsun. Yani 8 saat ya da 10 saat günlük kaç saat çalışıyorsan, onun emrinden dışarı çıkmıyorsun. Ne için; günlük menfaat temini için. Sabahtan, akşama kadar onun dediklerini yapmakla mükellefsin. Ya da bir iş yerin varsa, müşterin ne istiyorsa, onun isteği doğrultusunda hareket ediyorsun. Ee öbür tarafta Allahu Teâlâ bize ebedi hayatı bahşedecek. Yani mizan bizde. Biz dünya geçimliği için ağır yükler altına girebiliyoruzda, maneviyatta Allahu Teâlâ zaten ağır yük yüklemiyor üstümüze. Ama onda bile ne yapıyoruz; yan çizmenin yollarına bakıyoruz.

Ayetin devamında ise Allahu Teâlâ; “Herkesin yapmış olduğu iyilik ve kötülük kendi aleyhinedir” diyor. Ondan sonra işte Allahu Teâlâ bize nasıl dua etmemiz gerektiğinde de şöyle buyuruyor; “Rabbimiz biz unutursak ya da yanlış yaparsak bizi sorumlu tutma. Bize daha evvelkilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Rabbimiz bize gücümüzün üstünde sorumluluk yükleme” diye devam ediyor.

Yani Allahu Teâlâ ilk ayette bizim kaldırabilecek olduğumuz kadar sorumluluk veriyor. Ama biz bu sorumluluktan da kaçarsak ondan sonra işte bak, ağır yükler ondan sonra geliyor. O da neden bizim kendi nefsimizin yapa geldiklerinden dolayı.

Bunlara en büyük örnek kim? İsrail. İsrail oğulları. Onlar işte Allahu Teâlâ türlü lütuflarda bulundular. Bunlara bu türlü lütuflara yani yapabilecekleri kadar onlara ibadet şeklini gösterdi Allahu Teâlâ. Bunlardan kaçınınca ondan sonra da Allahu Teâlâ onlara daha çok ağır yük yükledi. Kırk yıl mesela çölde kaldılar. Ondan sonra, onlarda hayvanın bazı yerleri haram kılındı. “Cumartesi yasağına uyacağız” dediler, ona uymadılar. “Bu sefer onları biz hınzır (domuz) kılığına çevirdik” diyor.

Yani kişi sorumluluklardan kaçtığı zaman bu sefer daha büyük sorunlar çıkıyor. İşte ondan sonra haberlerde görüyoruz. Kişi ne yaptı, “Cinnet geçirdi” diyor. Yani yükü kaldıramadı. İntihar etti ya da ne de kadın cinayetleri oluyor. İşte diyor, eşi onu terk etti diye gidiyor, onu vuruyor. Ondan sonra kendini de vuruyor. İşte kişi ne yapıyor; “Beni terk etti diye” diyor, “Onu vurdum”. Burada kibirlik alameti çıkıyor.

“Zerre kadar kibri olan cennete giremez” diyor Peygamber (s.a.v) Efendimiz. Yani sen kimsin? “Yani beni terk etti. Ben terk edilecek kişi miyim?” Ondan sonra onu kaldıramıyor, gidiyor eşini vuruyor. Ya da diyor; “Ben onsuz yapamam. İşte beni terk etme”. Bu sefer de karşı tarafı put yapmış oldu.

Onsuz yapamam, edemem ne demek? Allahu Teâlâ; “Biz size eşlerinizi emanet olarak verdik” diyor. O zaman sen niye emanetine sahip çıkmadın, emanete hiyanet ettin. Anlaşamadıysan, gitmiyorsa boşanma diye bir müessese var. Yani canını almak ne diye? Yani kişi nereden alıyor bir selayeti? Dinde öyle bir hüküm yok ki!

İşte Allahu Teâlâ’nın yüklemiş olduğu sana o hafif yükü almayıp da tağutların, putlarının yüklerini üstüne yüklendiğin zaman işte böyle sonuçlar meydana geliyor. Yani kişi az olan şeyi tercih etmiyor da çok olanı yükleniyor. Ama Allahu Teâlâ da “İnsanların çoğu kafirdir, çoğu fasıktır, çoğu müşriktir, çoğu inkarcıdır, gafildir, yalancıdır, zannına uyar, nankördür, şükür etmezler, çoğu iman etmezler, Hak’tan hoşlanmazlar, çoğu Allah’a ortak koşar, çoğu Kur’ân’dan yüz çevirir, akıl etmez çoğu, Allah’ın verdiğini bilmez, çoğu Kur’ân’dan yüz çevirir akıl etmez, çoğu Allah’ın verdiğini bilmez, çoğu kıyametin geleceğine inanmaz, çoğu Allah’ın tekrar dirilteceğine inanmaz”. “Çoklar” zümresi çok.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Siz siyah bir öküzün üstündeki, beyaz bir ben kadarsınız” diyor. Çok olanlardan olmak marifet değil. Az olanlardan olupta has olmak asıl olan. “Bu Kur’ân öğüttür. Öğüt alan yok mu?” diyor Rabbül Alemin. Başka bir ayette ise; ‘‘Kur’ân iman edenlerin imanını arttırır, kafirlerin ise inkarını arttırır” diyor.

“İnkarcılarında inkarını arttırır.”  “Biz bu kitapta her şeyi açıkladık” buyuruyor Rabbül Alemin. Bir Allah dostu sohbet ederken Kur’ân’dan şöyle bahsediyor;  “Yaş veya kuru, küçük, büyük her şey” diyor, “Onuda bulursunuz.”

İçlerinden de geveze birisi çıkıyor latife olsun diye; “Hocam” diyor, işte; “Yahni yemeğinin tarifi var mıdır Kur’ân’da?”

“O da vardır evladım” diyor.

O şaşırıyor bu soruyu soran. “Nasıl olur, hocam!” diyor. “Ben kaç defa Kur’ân’ı Kerim’i okudum öyle bir ayet yok” diyor.

“Olur mu oğlum?” diyor. “Sen Kur’ân’ı usulüne göre, metoduna göre, adabına göre okumamışsın” diyor. “Öyle okusaydın görürdün, bulurdun” diyor. “Nahl Suresi’nin 43. Ayetinde, Allahu Teâlâ ayetin en sonunda diyor ki, ‘Zikir ehline sorun’, İşte zikir ne? Anmak, hatırlamak. Yani dünyevi bir işte de insan devamlı bir şeyi zikredip hatırlıyorsa, yani o iş babında ne iş yapıyorsa, onda mahirleşir. Ee  sen bunu ehline sorsaydın, o sana tarif ederdi bir güzelce” diyor. “Sen bu ayeti tam,  usulünce, adabınca okumadığın için oradan öğrenemedin” diyor. “Normalde namazı kılıyoruz” diyor. “Kaç rekat olduğu yazıyor mu?” İşte orada da neye göre kılıyoruz? Peygamber Efendimizin öğretisine göre. Zekat da aynı şekil. Yani iş ne; ehlinden öğrenmek. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e de birisi soruyor; “Ya Rasulallah, siz mümin kişi öldüğünde acı çekmez diye buyurmuşsunuz” diyor. “Onu Kur’ân’dan nasıl bulabilirim?’, ‘Yusuf Suresi’ni okumaz mısın?’ ” diyor. “Orada Hazreti Yusuf kadınların karşısına çıktığında ne yaptı? Onlar elma soyuyordu. Hepsi elini kesti ama hiç farkına varmadı.
İşte Müslümanında ölmesi mümin olan kişinin aynı o şekilde olur” diyor. “O ölüm acısını hissetmez. Cennette girecek olduğu yeri gösterirler ona” diyor. “O acıyı hissetmez”.

Yani ez cümle, Allah Celle Celâluh müminlerin üzerine ağır yük yüklemiyor. Bak her şeyi hafifletiyor açıklayıcı bir şekilde. Kişi bu hafif yükü yüklenmekten çekinirse, bu sefer dünyanın yükünü sırtına yükleniyor, ondan haberi yok.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

 

#KuranıKerim #Kuran #ayet#hadis #BakaraSuresi #dünyayükü #dert #tasa #zikir #namaz

NEFSİN AFETLERİ VE NEFİSLE MÜCADELE

0

Allahu Teâlâ’nın ilk insanı yaratması “Şekillenebilecek kıvamda olan balçık çamurundan yarattık” diyor ayet-i kerimesinde. Daha sonra insanların neslini ise nutfeden yani; meniden, “Karıştırılmış meniden meydana getirdik” diyor.

Bu erkekte de sufli yerden, kadında da sufli yerlerden geçerek kişi, dünyadan meydana geldiği gibi, dünyada da 4 ana sır maddede meydana gelmiş bulunmakta. Nasıl ki bu 4 ana sır maddenin hem faydalı hem de zararlı yönleri olduğu gibi işte; insanın nefsi de aynı bu 4 ana sır maddedeki faydalı ve zararlı şeyler mevcuttur. Mesela, toprak; bir insana koruyucu özelliği de olabilir, çünkü; nebatat da ondan çıkıyor ama yıkıcı özelliği de olabilir. Kimine ev oluyor, kime mezar. Ateş desen ateş de öyle. Eğer vücut ısısı fazla olursa, bu kişinin hastalık ve ölümüne kadarda gidebilir. Ama normal bir ısı ise onun hayatını daim ettirmesine faydalı olabilir. Su da aynı şekil. Az miktarında yağmur yağınca hayat veriyor nebatata, hayvanata ama fazla olunca bu sefer yıkıcı oluyor, sel oluyor ya da suyun üstünde isen bir yere nakil olabiliyorsun. Ama dibine girdiğin zaman hava da aynı şekilde. Kişiye nefes oluyor, hayat bulmuş oluyor. Ama boğucu gaz onun sonunu hazırlıyor. İşte bu nefiste de böyle. Nefiste nasıl ki kötü afetler varsa onların tam zıttı iyi hasretler de var. Yani her şey zıttıyla kaim. Ana sır maddede yıkıcı ve yapıcı haller mevcut ise insanın nefsinde de aynı yıkıcı ve yapıcı haller mevcuttur.

Hatta bu karakteristik özellikler insanın vücut anatomisinde mevcuttur. Bazı Veliler bunları yazmışlardır. İşte insanın kaşını, gözü, yüzünün şeklinden, ellerinin, ayaklarının her türlü şekli itibariyle nasıl bir karakter, yapı mevcut olduğu kişilerde bellidir o vücut hatlarında. Mesela; insanın burun yapısına göre “Kurnaz, tilki gibi kurnaz ve hilecidir” diyor. Ama bu nefsi tezkiye ederse; bu hilebaz ve kurnaz tekniğini bir cihatta, bir savaşta da kullanabilir, siyasi anlamda da kullanabilir. Yani bu negatifi, pozitifi de çevirebilir. Ama nefis tezkiyesi olması lazım tabi. Eğer avam halinde kalırsa; dalavere işlerde, kurnazlıklarla, hilebazlıklarla çevirebilir gününü. Yani insanda birçok kötü afetler varken, bunları işte nefis teskiyesiyle tam zıttına çevirecek. Mesela; pahil cimri olan kişi, bunun tam tersi zıt olan şey nedir; cömert, eli açık olabilmek. Kötü söz, kalp kırıcı söz söyleyen kişinin tam tersi, zıttı nedir; alçak gönüllü, yumuşak davranan kişi. İşte bu kötü hasletler; insanların zaafına, meyiline göre kiminde azdır, kiminde fazladır. İşte nefis mücadelesi, tezkiyesi bu yönde devam ediyor.

Herkes işte o zaafına göre ilk birinci derste o karakteri, vahşi hayvanın zuhuratını görüyor ki bir üst kademeye geçebilsin. İşte onun içindir ki ilk birinci ders neydi; Kelime-i Tevhid. “La ilahe illallah”. La ne demekti; yok. İlah, tağut, put. Allah’tan başka. Yani Allah’tan gayri sözü dinlenecek herhangi bir ilah, put yok demek. Yani dışarıda esasında olan ilah yok. Bizim esas ilahlaştırdıklarımızın işte kendi nefsimiz, kendi içimizdeki nefsimizdeki olan ilahlar. Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde ne buyuruyordu; “Ey Habibim, sen nefsini ilah edineni, arzu ve heveslerini ilah edineni gördün mü?” İşte bu nefsin ilahlarına ucup, riya, kibir, haset, kin, yalan, dedikodu, yani; insanlarda sevilmeyen hasletler bunlar. Allahu Teâlâ’nın da sevmediği, insanların da sevmediği. İşte bu hasletleri Allahu Teâlâ’nın Esması Kelime-i Tevhid ile ne yapıyoruz; “La” kılıncını çekiyoruz. Yani onları yok hükmünde sayma gayretidir bu. İşte bu Kelime-i Tevhid ile nefse 7 Nur, kalbe ise 1 Nur gelir Allahu Teâlâ’nın bu Esmasını çekerek.

Peygamber Efendimizin hadis-i şerifinde ne buyurmuştu; “Ölmeden evvel ölünüz”. Yani burada nefsi öldürme, arzu ve heveslerini, isteklerini. Çünkü Allahu Teâlâ ile kul arasında 70 bin hicab perdesi vardır. Bunun 30 bini zulmani, 40 bini de nurani. İşte bu 30 bin zulmani olanı Nefsi Emmare, Levvave, Mülhime.

İşte bu nefis mertebelerini mücadele ederek geçebiliyoruz. İşte bu mücadeledeki en etkili silah ne; Allah zikri, Allah kelamı. Çünkü her insan Müddessir Suresi’nde geçer; “Her nefis kazandığına karşılık cehennemde rehindir.” Ancak ne; Asab-ı yemin. Yani “Kitabı sağ tarafından verilenler müstesna” diyor. Ayetin devamında ise işte “O cehennemliklere sorulur” diyor. “Sizi bu cehenneme sevk eden neydi?” “Biz” diyor, “Müsallin değil, yani; namaz kılanlardan değildik. E miskinde doyurmazdık, yani garibanı, ihtiyaç sahibini”. Onun içindir ki yani insan zaaflı yaratılmıştır. Ama mücadele ve tatbik, azim, güç ile. Allahu Teâlâ bize onu da bahşetmiş.

Ayet-i kerimesinde  ne Allahu Teâlâ buyurdu; “Hanginizin daha güzel amel, iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yaratandır” diyor. Yani güzel amel işleyen kişi ne olur; güzel ahlak sahibi olur. Yani insan-ı kamilliğe adım adım tekabül eder. Yani bir insanın ibadatı taatı eğer güzel ahlak sahibi yapmıyorsa, o zaman onun ibadeti taatında, zikrinde eksiklikler vardır. Çünkü Allahu Teâlâ ayet-i kerimesinde ne diyordu; “Namaz insanı fuhşiyattan, münkerden yani çirkin ve kötü şeylerden korur buyuruyor” Allahu Teâlâ.

Ama işte hangi namaz? Bu namaz salat-ı cisim mi, salat-ı nefis mi, salat-ı kalp mı, salat-ı ruh mu? İşte derecatlarına göre yüzde kaçlık namaz kılındı ki o bizi o kadar koruyabilsin. Zikirde de aynı şekil. Yani yüzde kaçlık zikir edebildik, ne kadar Allahu Teâlâ’yı samimi ve ihlas ile zikrettik ki, o işte tekamül etsin yani; insan-ı kamil olmada, güzel ahlak sahibi olmada.

Çünkü Peygamber Efendimiz hadis-i şerifinde buyuruyor ki yani zikrin ehemmiyetini bildirmek için; “Bir savaşta lime lime olsanız, yani her tarafınız paramparça olsa zikrin eftaliyetine ulaşamazsınız” diyor. “Ya da Karun kadar hazineniz olsa, bunu Allah yolunda tasadduk etseniz yine zikrin eftaliyatına ulaşamazsınız”. Zikir çünkü direkt Allah’ın Kendisiyle muhatapsın, kendi Esmasıyla, kendi Adıyla. İşte o Esmaların Nurlarıyla bu vücut tekamül ediyor. Yani nefsin o arzu ve istekleri ne yapıyor, Esmalarla kırılıyor, onun yerine iyi hasletler bu sefer geliyor. Bu maneviyatta olan bir şey, gözle görünen bir şey değil yani. İnsan avamken aldığı zevkleri, bu sefer manevi şeyleri tattıktan sonra manevi şeylerden haz almaya başlar. Onlar insanı cezbeder, onlar daha hoş ve latif gelir insana.

Rad Suresi’nde de geçiyor; “Kalpler ancak Allah’ı anmakla, zikretmekle mutmain olur.” Tatmin olunur yani. Huzur bulur. Ama bu ilk başladığı andayken o huzuru mutlu bulamaz. Çünkü o zaman nefisle mücadele var. Nefis şimdi boyunduruk altına girecek ya ondan zorlanır. Nefis tezkiye oldukça yani kemalat bulduk sıra bu sefer  Allahu Teâlâ yani; manevi taraftan bu sefer hazla almaya başlayacak. İşte bu da mücadeleyle ilgili. Yoksa öbür türlü yani avamken alınan haz ve şeylerin hep bir sonu var. Ama bakiyesi yok. Yani gelip geçici. Nefisde doyumsuz zaten daldan dala maymun gibi her yere atlaya durur yani hangi istediğine cevap verebilirsin ki öyle nefsin!

İşte insanoğlunda yaratılış amacı gayesi var; Allah’a kul olabilmek. Çünkü; “Ben ne Allah’a dair cinleri ve insanları abt, kul olmaları için yarattım” buyuruyor. İşte kul olmak da nefis mücadelesiyle, tezkiyesiyle alakalı. Onun için Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “En büyük mücahit nefsinle mücadele edendir” buyurmuşlardır.

“Cihad-ı Ekber”; en büyük savaş. Allah yolunda işte nefisle de mücadele ediyorsan o da en büyük savaş. Cihad Allah için. Kendimizi cihad için teçhiz etmemiz lazım. Zikirle, ibadatı taatlarla mücadele öyle olacak. Teçhizatsız nasıl bir savaşa gidilmiyorsa, bu nefisle olan mücadelede savaş da aynı o şekilde. Nefisle olan mücadele de, savaşta en etkili techizat nedir; kılıç. İşte onunla, o da kılıç da nedir; Allah’ın zikri, “Zikrullahu Ekber”. İşte ne kadar çok zikredersek o kadar fazla kılıç darbesi vurmuş oluruz nefsin istek ve arzularına ki. Onun için Allahu Teâlâ; “Zikran Kesira” diyor. “Beni çokça zikrediniz” diyor.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#MüddessirSuresi #RadSuresi #Nefisafetleri #Fıtrat #Cemil #Kelimeitevhid #iman #Kuran #muhabbet #HayırHasenat #MüddessirSuresi #Kelimeişehadet #tasavvufsohbeti #Hakk #muminina #insan #İslam #ibadet #zikir #zikrullah #nefis #ego #benlik

ZORLUKLARI AŞABİLMEK

0

Cenab-ı Allah’ın Esmalarından bir tanesi de Zül Celali Vel İkram. Yani ilk önce Celal, ondan sonra İkram, Cemal sıfatı geliyor. Onun için her yokuşun bir inişi, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Cenab-ı Allah ayet-i kerimesinde bir de sarp yokuştan bahsediyor. “O sarp yokuşu, dik yokuşu aşamadılar” diye bahsediyor. “Nedir o sarp yokuş bilir misin?” diye söylüyor ayetin devamında. “O” diyor, “Bir köleyi azat etmek”. Yani boyunduruğunu çözmek. Peki bu devirde köle var mı? Yok. Ama ne var; nefsin köleliği var. Nefse köle olmuş insanların durumu var. İşte biz bu insanları, nefsine köle olmuş olan insanların kölelikten azat edebilmek için bir söz, kelam, tebliğ edebildik mi?

Hz. Mevlana bir dizelerinde ne diyordu; “Hürriyeti kulluğa (yani köleliğe) taş çatlasa satmam” diyordu. Bu dizenin başında ise ne diyordu:

“Alemin bal şerbetinden bana ne? İşte benim önümde ayran tasım. Ben senin bir dikili ağacın olsun diye uğraşıyorum.”

Yani dikili ağaç ne; işte güzel söz, tebliğ. İnsanları döndürüp gönlünde çıkacak olan iman ağacı, hidayet ağacı.

Ondan sonra gelen mısrada ise; “Senin başını sokacak bir evin olsun diye”. Müminin kalbi, gönlü neydi; Kabetullah. “Ben Arş-ı Alaya sığmam, mümin kulumun gönlüne sığarım” diyordu. “Padişah konmaz saraya, hane mamur olmazsa”. Ondan sonra gelen mısra, “Hürriyeti kulluğa, köleliğe taş çatlasa satmam” diyordu. İşte burada insanların nefsi ve kendi nefsimiz üzerinden düşündüğümüz zaman nefsin istek ve arzularına uyduğumuz zaman bu köleliktir. Nefsin köleliği. İşte ne zaman sen o kölelikten vazgeçersen, o zaman hürriyeti özgürlüğe; Allahu Teâlâ’ya vakıf olmuş olabileceğiz.

Ondan sonra gelen ayet ise, “Dar bir günde yani kıtlık gününde fakir, yoksulu, yetimi, miskini, yakını doyurmak, yedirmek”, işte bundan daha maksat, normalde bir insan bir kişiye hayır yaptığı zaman o gıda onda enerji olacak, güç olacak. Onda ne yapacak kişi; ibadet-i taatını yapacak, namaz kılacak, hayır hasene yani; o gıda onda enerjiye dönüştüğü müddetçe hayır ve hasene yapan kişiye de yazılacak.

Bir de başka bir ayet-i kerimede ne buyuruyordu Rabbül Alemin; “Ey iman edenler! Siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar”. Bundan maksadı imanımızı da o zaman sabitlemiş oluyoruz. İman arttıkça artar bu sefer. Allah’a yardımdan maksat ne; Allah’ın kullarına, müminlerine yardım edebilmek.

İşte bununla da ilgili bir kıssa; Musa (a.s) bir gün Tur-i Sina’ya giderken halktan bir kişi geldi ona. “Ya Musa, benim halim çok harap” dedi. “Yani ben artık buraya kadar geldim. Bundan sonra yapamayacağım yani Allahu Teâlâ’ya söyle. Benim imanımı alsın” dedi. “Onun yerine bana bolca mal mülk yani; beni zengin yapsın” dedi.

“Dedi olur mu yani öyle şey, ebedi hayat var öbür tarafta!”

“Sen benim söylediğimi söyle” dedi. “Ben tamam buraya kadar.” O da tabii baktı geri dönüş yok. “Peki” dedi, Tur-i Sina’ya gitti. Allahu Teâlâ’ya sohbet ettikten sonra tabii söyleyemiyor, çekiniyor. Allahu Teâlâ sordu; “Ya Musa” dedi, “Bir kulumun sende emaneti yok mu?” dedi.

“Var ya Rabbül Alemin” dedi, “Sana hiçbir şey gizli kalmaz. İşte sana açık ve beyandır.”

O da; “Tamam” dedi, “O kuluma söyle. Onun isteğini yapacağım. Ona bolca mal, mülk, para vereceğim. Yani zengin edeceğim onu. İmanını da alacağım” dedi.

Hazreti Musa şehre indi. O adama söyledi. “Tamam” dedi,  “Allahu Teâlâ seni bolca zengin edecek. Ama dedi imanında gidecek yani”.

“Tamam” dedi adam. Kısa süre zamanda bu adam zengin oldu. Ama aradan zaman geçti. Bir hayırsever çıktı. Bütün hayır işlerini bu kişi yapıyor. İşte köprü yapılacak, yol yapılacak, hayır, hasenat, aşevi kurulacak. Hep aynı kişi yapıyor. Hazreti Musa’nın dikkatini çekiyor bu. “Bu” diyor, “Cömert kişiyi ziyaret edelim” yani. Allah yolunda harcıyor, hayır hasenat yapıyor. Gitti onu araştırdı, sordu. Bir yerde köprü yapıyormuş, yine hayır hasenat içinde. İşte işçilere; “Sor” dedi, “Buranın patronu nerede?” dedi.

“Bak orada ibadetle meşgul o. Şu anda orada, birazdan onunla konuşursun.” Gitti şöyle yakından baktı yandan. Bir baktı o adam “Benim imanımı alsın” denilen kişi. E baktı hayır hasanat yapıyor. İbadatında da, imanında gitmemiş yani. Hazreti Musa hiç onun ibadeti bitmeden hemen yola gitti. Yolda giderken “Allahu Teâlâ yalan söylemez. Bu işte büyük bir hikmet var…” diye söylene söylene Tur-i Sina’nın yolunu tuttu. Sordu tabi Allahu Teâlâ’ya. Dedi; “Bu kişiye böyle böyle demiştin. İmanını alacaktın. Zengin olacaktı. Zengin olmuş ama” dedi. “İmanı onda. İbadet hatta bir de hayır hasenat işliyor.”

Allahu Teâlâ’da buyurdu Musa (a.s)’e; “Ya Musa” dedi. “Evet öyle olacaktı. Ama Ben ona on verdim” dedi. “O ihtiyacı kadar harcadı. Geri kalanı Benim yoluma sarf etti. Ben ona yüz verdim. İhtiyacı kadarını harcadı. Geri kalanı Benim yoluma sarf etti. Şimdi Ben, o bu kadar cömertken” dedi, “Onun imanını almak, Bana yakışmaz. O imanını, Benden yaptığı hayır hasenatlar ile” dedi, “Satın aldı ya Musa”.
Yani; hayır hasenat insanı birçok şeylerden koruyor.

Ondan sonra bu zahiri olarak, bir de batini olarak değinecek olursak, insanlar şu anda ne kıtlığı var; iman kıtlığı var. Dar bir zamanda şu anda. Çünkü insanların cehenneme doğru doludizgin gittiği bir zaman. Dünyevi olan şeylere rağbet var ama maneviyete rağbet yok. İşte bu neden manevi şeyde açlık var yani. Çünkü onun tadını almamış. Bilmiyor ki karnını doyuracak olan şeyi. Yani manevi olarak doyacak olan şeyi bilmiyor. Manevi yönden insanları doyurabiliyor muyuz? Bu da bizim her müminin üzerine görev. Çünkü; Allahu Teâlâ’ya iman ettikten sonra salih ameli, salih amelden sonra da Hakk’ı tavsiye etmekle mükellefiz.

İşte Allahu Teâlâ ne diyordu; “Ben cinleri ve insanları Bana kulluk etsinler diye yarattım”. Kulluk edebilmek için Allahu Teâlâ’yı tanımak lazım. Onun için işte bize düşen görev ne; Allah’ı bildirebilmek emir ve nehillerini. “Bana ne?” dersek, ne olur; her koyun kendi bacağından asılır. Sonra koyun ne olacak; asıldığı zaman kokusu her tarafa yayılacak.

Lut kavmi zamanında da abidler vardı. Yani ibadette olanlar. Allahu Teâlâ onları da helak etti. Onlara sordular, dediler; “Niçin Ya Rabbül Alemin onları da helak etti?”

“Onlar”  dedi, “Onların yaptıklarını görmezden geliyordu, uyarmıyordu”.

Peygamber efendimiz (s.a.v) ne diyordu? “Kötü bir şey gördüğünüz zaman onu elinizle ya da herhangi bir uzvunuzla düzeltebiliyorsanız, düzeltin. Eğer ona gücünüz yetmiyorsa sözlerinizle düzeltin. Eğer ona da gücünüz yetmiyorsa, buğuz edin.”  Yani gönülden onu tasdiklemeyin. “Bu en düşük seviye olandır” buyuruyordu. Yani biz bunları eğer uyarmazsak sonra ne olacak; yarın öbür gün senin çoluk çocuğuna da musallat olur yani bananecilik yaptığımız zaman. Bir kişi dine saldırıyor, sen de orada “He he…” dersen o zaman sen de onlar gibi olursun. Yani onun ceremesi büyük. Çünkü biz uyarmakla memuruz.

Peygamber Efendimiz ne buyurdu? “İki kişi ya da üç kişi bir araya geldi. Sadece dünyevi şeylerden konuşupta, ayrılıp giderlerse” diyor, “Melekler onlara lanet eder.” Ashab-ı Kiram Efendilerimiz bir araya geldikleri zaman en son ayrılacakları zaman Vel Asr Suresi’ni okuyup, öyle giderlermiş.

İşte bu devir şimdi tam imanın eksik olduğu, zayıf olduğu devir. İşte ne yapacağız? Biz bunları doyurmak için ikram etmek lazım. Yani anlatmak lazım.

Yunus Emre bir dizelerinde şöyle diyordu:

“Bir hastaya bir tas su verdin ise yarın anda karşı gele ab-ı hayat suyu sunmuş gibi.” Hasta dediği kişi yani manevi hastalık. İşte bunun gönlüne yani bir tas su verdin ise yarın anda karşı gele ab-ı hayat sunmuş gibi. Yarın dediği şey ne; ahiret hayatı. Hem sen onun karşılığını alacaksın hem de karşı taraf sunduğun için onun kurtuluşuna vesile olduğun için. Yani biz sunduk. Biz bu manevi hediyeyi kimden aldık; Allahu Teâlâ’dan ve bunu hediye ettik. Bunu kabul eder etmez, o O’nun bileceği. Etmediği zaman zaten hidayete nasip olmuyor ona.

“Hidayeti çünkü verecek olan” diyor Allahu Teâlâ; “Benim” diyor. “Sen Benim hediyemi gönder.” Yani vesile olarak, sebep olarak bizleri gönderiyor. Yoksa kişinin bir hediyeyi kabul etmemesinin nedeni kibrindendir ve nefsine kul köle olmasındandır. Halbuki sen kulluğu Allah’a yapsan Allahu Teâlâ zaten; “Benim için yap” dediği şeylerin hepsi kimin menfaatine; kendimize, hepsi bizim faydamıza. Çünkü kamil derecesine Allahu Teâlâ’nın “Yap” dediklerini yapmakla kamil olunabiliniyor. Çünkü Müslümanların bir görevi de neydi? İnsanlara Hakk’ı tavsiye etmek. Sadece yani namaz kıl, kendin için yaptıklarından hariç onları bide insanlara da tebliğ etmen, bildirmen lazım. Yani bir güzelliği yaşadıysan onları da paylaşman lazım, aktarmak lazım. Ama tabi bunu da nasıl kırarak, dökerek değil. Çünkü Hazreti Allahu Teâlâ, Musa’ya; “Firavun’a git” dediğinde ne dedi? “Ona” dedi, “Yumuşak söyle” dedi. Yani usulünce. Bildiklerimizin zekatı nedir; anlatmaktır. “Vallahu hayrun razikin”, “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır”. Hem maddi hem manevi.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

 

#Teblig #Celal #Cemil #ZülCelaliVelİkram #iman #Kuran #muhabbet #HayırHasenat #fakir #yardım #tasavvufsohbeti #Hakk #muminina #insan #İslam #ibadet #zikir #zikrullah #nefs #tasavvuf