KALBİN MERTEBELERİ – KALP NASIL NURLANIR?

0

ALLAHU AZİMUŞŞAN, Rad Suresi 28. Ayet’te, “Onlar iman edenler ve kalpleri Allah zikriyle tatmin olanlardır” buyuruyor. “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olurlar”. Tatmin yani; mutmain. Tatmin olmaktan maksat; yani şek şüphe kalmamış. Aynı nasıl nefis makamında Mutmain Makamı var, kalbin de derecatları var. İşte bu kalbin kavli yani şek şüphesi kalmaması için gerekli olan en eftal olan ibadet nedir; zikrullah. Yani Allah’ı zikretmek. Çünkü ayetle de sabit; “Onların kalpleri Allah’ı anmakla, zikretmekle tatmin olunur” buyuruyor. Çünkü ayet-i kerimede Allahu Teâlâ; “Onların gözleri vardır, görmezler. Kulakları vardır, işitmezler. Kalpleri vardır, düşünmezler, idrak etmezler” buyuruyor. Düşünme mekanizması sadece akılda olduğu gibi, manevi yönden olanlar ise kalpte teveccüh buluyor. Çünkü normalde müşriklerin reisleri, yani onlar ne yapıyordu, halka yön veren kişiler yani bunlar akılsız bir kişi miydi; akıllıydı. Ama iman terazisi işte kalpten tartıldığı için, kalpte de eksiklikler olduğu için, kalbinde nasıl insan nefsinin eksikleri olduğu gibi kalbinde öyle eksikleri var. Bunları ayet-i kerime ile de sabit.

Kalbin halleri, derecatları, makamları, işte bunlar nelerdir? Mesela Kur’ân’da bahsettiği gibi aynı nefis derecatlarında olduğu gibi işte; Emmare, Levvame, Mülhime. Bunların nasıl kötü hasletleri varsa, Mutmain, Radiye, Merdiye, Safiye; onlarında iyi hasletleri var. İşte bunlar da kalpte aynı şekil. Mücrim kalp var, münkir kalp var. Şedid kalp, kat’a gafil, lahiyet kalp var, Ondan sonra bir de iyi olanları var mesela; ala kalp var, rabıta olan, rabıta yapan hani. “İki kavim topluluk birbirinize düşmandınız” diyor Rabbil Alemin Enfal Suresi’nde. “Sonra o sizin kalplerinizi birbirine bağladı”. Rabıta ettirdi. Ondan hariç kalbi selim olan var. Hübbi kalp. Yani kalp o kötü derecelerden geçince ulvi kalp mertebeleri tezahür ediyor. İşte o Allah zikrede ede ede, o Allah’ın Esmalarındaki Nurları mıknatıs gibi çeke çeke o kemâlât buluyor. Yoksa manevi yönde karar veren mekanizma neydi; kalpti. Çünkü diğer dünyevi şeylerde ise neydi; insanın aklı. Halbuki akıl kaypaktır yani nefsin güdümünde gidiyorsa. İşte insandaki çoğu haller nereden meydana geliyor? Kalbinden. Yani “Yumuşak huyluydu” diyor mesela peygamberler için. O kalbi bir vasıf. Yoksa “Yumuşak akıllıydı” demiyor ki.

Hisler, duygular yani kalbi olan şeyler. İşte insanı da maneviyata yönlendirecek olan şey nedir; yine kalp. Yani kalben insan Allahu Teâlâ’ya ilk önce niyetinde varsa yani iman etmek kalbi niyetiyle oluyor. Yoksa akıl niyetinden olmuyor yani. Nasıl ki tasavvufta nefis terbiyesi varsa, bir de kalbin kemâlât bulması içinde ne var; zikir var. İşte o zikrin Nuruyla kemâlât bulması var. Yani kemalâttan kasıt ne; kamil insan olabilme. Yani sadece dilde zikir olunca fazla etkisi olmuyor. İşte dilden kalbe olması lazım ki çünkü; ayet-i kerimede ne buyuruyordu Rabbül Alemin, “Onların kalbi titrer.” Herhangi bir manevi atmosferde işte vecd hali, o an ki haz, his. Kişi manevi yolculuğu işte kalpten yapıyor. İşte onun için; “Niyet; amelden üstündür” denilen şey kalbi, niyet kalbi. Yani kalpten alınan niyet. Yoksa nefsane eğer niyet varsa o zaman işin içine dünyevi menfaat girdi. Ama kalbi alınan niyet, yani kalbi niyetten maksat ne? Sadece Allah rızası için. Yani kişi attığı adımda bile kalbi niyet mi, yoksa nefsani niyet mi, hangisi?

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz kalp hakkında ne buyurmuşlardı; “İnsanda bir et parçası vardır. Bu eğer iyi olursa, diğer azaları da iyi olur. Eğer bu et parçası kötü olursa diğer azaları da kötü olur.” Yani onun iyiliği ve kötülüğü insanın azalarına sirayet ediyor yani kalbin temizliği, parlaklığı da neyledir cilası; Allah zikri ile Ankebut 45’te de Rabbil Alemin; ‘‘Zikrullahu Ekber’’; ‘‘Allah zikri en büyüktür” buyuruyor yani zikir olarak en büyük ibadet nedir; Allah’ın zikri, bir de ikinci mana ise Allah’ın zikri en büyüktür. Yani Allah’ın kendi kendine zikir etmesi en büyüktür. Çünkü en ala şekilde mahiyetini en çok kim bilir? Allahu Teâlâ bilir kendi mahiyetini.

Peygamber Efendimiz, Salatu Selam Efendimiz; “Ya Rabbel Alemin, ben Seni senâ etmekten acizim. Sen ancak kendini senâ ettiğin gibisin” buyuruyordu. Çünkü insanın özü, cevheri nedir, Allahu Teâlâ’dır; “Ben ruhumdan üfledim” diyor. Yani bu kişide ne kadar maddiyata bürünür isek yani nefsaniye, dünyeviye bağlantılı olursak, bu beden kafesinin üstüne demir ağlar örmüş gibi oluyoruz. Yani kuş kafesinden nasıl uçamaz, aynı o şekil. Ama ne zaman ki işte o beden kafesini yırtmak yani; Allah’ın zikriyle, Allah’ın dedikleriyle o zaman öz cevherine doğru uçacak. Yoksa insan işte zikirdeyken ya da ne bileyim bir ayet okurken ne yapıyor? İnsan ağlıyor. İşte o gözyaşına kalpten gelen o hissiyat, öz cevherinden gelen bir hissiyat o, hasret, özleyiş, sevgi işte; cevherden geliyor bize ki o zaman işte o gözyaşlarına dönüşüyor ya da nedir vecd hali, titreme hali, bir anlık o bağlantıyı yakalayabilme. İşte o bağlantıyı yakalayabilince insan ne diyor; “Enel-Hak” diyor, “Ben Hakk’ım” demekten maksat yani; kendi benliğini hiçliğe vurmuş yani kendini yok olarak sayıyor, sadece Allah’ın varlığına müşahede etmiş, O’nda kaybolmuş.

İşte insan olabilme yolunda yürüyen kişi Hazreti Ali (r.a) Efendimiz şöyle buyuruyordu; “O Allahu Teâlâ ne Subhandır ki,” diyor, “Yağ ile gördüren” yani; gözün ana sıvısının maddesi ne; yağ. “Yağla gördüren, kemik ile duyuran”, kulaktaki o kıkırdak. Ondan sonra; “Et parçasıyla da konuşturan”. Göz nedir bizim için; bir casus. Yani etraftaki olan olayları bize casus gelip bildiriyor. İşte buna ibret nazarıyla bakmak kalbin görevidir.

Mesela bir camiye gidiyorsun. Eski bir camiye. O kapının eşiğinde mermer var 10 santimlik, 12 santimlik. Ona baktığın bile o ibret nazarı oluyor. Yani içerideki ayetleri okumadan evvel. O caminin düşün ki kaç yüzyıllarca insanlar gide gele, gide gele 5-6 santim aşınmış. Yani bu bile bir ibret. İşte buraya insanlar ne niyetle geldiler, gittiler, hepsi ne yaptı, kulluk için o camiye aktılar. Ama niceleri geldi gitti. Yani sabit olan olmadı. Bu bir insana ibrettir. Yani ibret nazarıyla bakabilmek.

Kelam desen, kelam da öyle. Biz konuşuyoruz, harfleri işte ne yapıyoruz; kelime, ondan sonra cümleye döküyoruz. Halbuki bir lal olsak, iki kelime bir araya bile getiremeyiz. Yani bu büyük bir nimette işte biz ne yapıyoruz, düşünüyoruz. Bak otomatikman düşüncelerimizi dile döküyoruz. Ama büyük bir nimet. Bir lal için bu çok zor bir şey. Yani her harfin bir Nuru var. O Nurları bak tamamlayıp konuşabiliyoruz. Meramımızı anlatabiliyoruz. Büyük nimet. Kulak desen o bir kemik parçası o kıkırdak. Öyle titreşim ile duyabiliyoruz. Bu nereye gidiyor, idrak merkezine. İşte oradan bütün ses ayrımlarını yapabiliyoruz. Anamızın sesi mi, babamızın sesi mi, kuş sesi, tren sesi. Bütün sesleri bir de ayırt ediyoruz otomatikman o. İşte bir de bunlardan ibret alabilmek. Bir Kur’ân mı dinliyoruz, ilahi mi dinliyoruz? Yani bizim maneviyatımıza katkısı olan şeyleri mi dinliyoruz? Yani dinlediğimiz şeyler bizim maneviyatımıza ne katabildi? O da bir casus bizim için. Çünkü bütün sesleri bize getiriyor, aktarıyor. İşte o ayrımı biz yapıyoruz. Hangisi bize lazım ise onu ezberliyoruz, hıfzediyoruz.

İşte neden dolayı bu? Mesela bir dua okuyacağız, onu ezberliyoruz. Bir sure okuyacağız, onu ezberliyoruz. Bize lazım olan, maneviyata lazım olan şeyleri ne yapıyoruz; hemen onu otomatikman beyin hıfzediyor. Kalbin hıfzediyor esasında bunu. Yani kalbin idraki ile. Yoksa öbür türlü bir şarkıyı da ezberleyebiliriz. Malayani başıboş lafları da öğrendik, onları da hıfzedebiliriz. Ama kalbi olan, manevi olan şeyleri kalp işte otomatikman onu kapıyor. Çünkü o manevi olan kelimelerin neyi var; Nuru var. Her harfin Nuru olduğu gibi, yani bir pozitif, bir negatif. İşte bize faydalı olan, manevi olan şeyler pozitif olan, kemâlât katan Nurlu olan. İşte kalbin başkent olabilmesi için çünkü başkent olacak ki oraya cumhurbaşkanı gelecek, değil mi? Onun için başkent olabilmesi için ilk önce tövbe istiğfar dıştan. İçten nedir? Gözyaşı. O gözyaşı kalbin hissiyatıyla gelir. Ondan sonra zikir tokmağı ile süslemek, temizlemek, paklamak. İşte ondan sonra cumhurbaşkanı nasıl geliyor başkente. İşte bizim de kalbimiz tövbe istiğfar ile temizleyip, zikirle de süslersek yani.

“Padişah konmaz saraya, hane mamur olmadan” denildiği gibi işte hane temiz olacak, pak olacak. Ondan sonra ancak Allahu Teâlâ o kalbe tecelliyat buyuruyor. Onun için müminin kalbi pasaklı olmaz yani. Orayı ne yapar, mamur eder. Nasıl ki insan bedenini dış etkenlerden korumak için elbiseler giyiyor, işte ayakkabı giyiyor ona göre, mevsimine göre. İşte insanında bir de iç alemi için giydirecek olduğu nedir; takva elbisesi vardır.

Ayet-i kerimede Allahu Teâlâ öyle buyuruyor; “Takva elbisesi ise daha üstündür” diyor. İşte o takva elbisesini kalbine giydiren kişiyi nereye götürecek o zaman onu insanı? Manevi olan şeylere, hayırlı olan şeylere. Çünkü takva elbisesi öyle bir şey. Görünen bir şey değil ki bu. Dış görünen elbisemize ne kadar itina gösteriyorsak işte iç; içimize giydirecek olduğumuz takva elbisesi de işte o kadar çok önemli. Manevi elbise, manevi zırh. İpliği, kumaşı Nurdan olan elbise yani. İşte bu çarşı pazarda bulunmuyor ki hemen alalım giyelim üstümüze. Bunu kendi kendimize içten içe öreceğiz. Madeni ne; maneviyat. Maneviyatın başlangıç olacak olduğu yerde neresi; kalp. Kalbin sermayesi ne; Allah’ı anmak. Allah’la olmak yani.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#RadSuresi #EnfalSuresi #takva#kalpmertebeleri #Nur #kalbinnurlanması #nurlanma #nurlanmak #akıl

ŞEYTANIN DURUMUNA DÜŞENLER – KELİME-İ TEVHİD’İN FAZİLETİ – İBRETLİK CENAZELER

0

İnsan yaradılış bakımından zayıf yaratılmıştır. Bu ayetle de sabittir. İşte bu zayıf noktalarını bilme ve belirleme, nedenini öğrenme amacıyla insan belirli bir yol arayışı içindedir. Bunun farkına vardığı zaman yani. İşte bu farkındalığa varabilmek için de Allahu Teâlâ bana ne buyuruyor onu ilk önce insanın bilmesi lazım.

Cenab-ı Allah da ayet-i kerimesinde ne buyuruyor? “Düşman olarak şeytan sizin için apaçık düşmanınızdır” diyor, “Onun adımlarını takip etmeyeseniz ki kurtuluşa eresiniz.” Bundan hariç, bir de insanın kendi nefsi var, zaafları. Bir de bundan hariç içte olan hannas; vesvese, desise, vehimeleri veren. İşte bunları analiz edip, ona göre yolumuzu belirlemek.

Mesela; şeytan Cenab-ı Allah’a niye asi oldu, bunun en büyük nedeni neydi? Yapılan her bir fiiliyat neye bir amaca karşılık yapılıyor? Cenab-ı Allah’a da işte gerekçeli kararında ne söyledi; “Ben ondan,” dedi, “Üstünüm,” dedi, “Ben” dedi, “Ateşten, o ise balçık; adi bir balçık çamurdan yaratıldı.” Kendi beyanını bu şekilde bildirdi. İşte burada şeytanın yapmış olduğu fiiliyatı göz önünde bulundursak, burada üstünlük dava gütmesine şimdi ateşten tamam yıkıcı, belirli bir özellikleri var ama bu kendi kendine buna sahip olmadı ki, bunu kim verdi? Allahu Teâlâ verdi.

İşte insanın buradan çıkaracak olduğu ders yani kişi ne kadar malı mülkü de olsa, makam sahibi de olsa, yani; yetenekli, kabiliyetli bir kendinde gelişmeler varsa dahi, bunu kendinden bilipte üstünlük davasına girmemesi lazım. Çünkü girince işte şeytanın durumuna düşülmüş oluyor. Şeytanla aynı kefede olmuş oluyoruz yani o zaman. Yani kişi bilgiliyse, akıllıysa, eli becerikliyse, kabiliyetliyse, mahiretliyse yani bunların bütün bu yetenekleri, özellikleri veren kim? Cenab-ı Allah.

Ondan sonra ayetlerde belirtilen işte şeytan ile Adem (a.s)’ı ve Havva Validemizin aralarında geçen diyaloglar. İşte ne diyor? İlk önce Adem (a.s)’ı ve Havva Validemizi kandırmak için onlar cennette. Cennete girmek içinde binbir yalanla giriyor zaten oraya da. Ondan sonra onlara yanına geldikten sonra Allah’la kandırmaya başlıyor. İşte; “Siz melek olmayasınız diye, tükenmek bitmeyen saltanata erişemeyesiniz diye.” Yani Allah’ın sözüymüş gibi. Din atfederek yani bunları konuşuyor. Bize ahiretten yemin ediyor. “Sizin ben hayırınızı düşünüyorum” diye. İşte şeytan ve şeytanın avaneleri de bu tip önerilerle insanları kandırmaya çalışıyorlar. Çünkü bir suçlu suçu işledikten sonra başkasının iyi bir halde olmasını istemez. Onu da o suça düşmesini ister. Çünkü şeytan günaha düştü, hataya düştü. Düşme sebebi olarakta Adem’e Havva Validemizi görüyor. Ve onları da ayaklarını kaydırmak için elinden geleni yapıyor. İşte bunu günlük yaşantıdan misal vermek gerekirse, diyorlar işte; “Sen gençsin daha ileride namaz kılarsın”. Ya da “Ben şimdi işte işim var, gücüm var, ilk önce işlerimi, güçlerimi halledeyim. Yaşlılığıma doğru ben Allah’a doğru yol tutacağım, o tarafa doğru yöneleceğim…” Ya da işte; gençken kapanmış bir kıza ne diyorlar? “Aa ne oldun böyle, nene gibi oldun, işte yaşlanınca kapanırsın”. Hep bunlar şeytan ağzından önerilen şeyler. İşte günah teşviğinde de aynı şekilde. Kişi kumar oynar, işte ondan sonra kendini kandırmak içinde işte; “Şuraya hayır yapacağım, buraya hayır yapacağım…” İşte bu da nedir? Sidik ile abdest almak gibi bir şey. Yani illaki bir kulp bulmak. Hani minareyi çalacak olan kişi kılıfı hazırlarmış hesabı.

Nasıl ki Yahudilerin de cumartesi yasağı vardı. O gün avlanma hiçbir şey yapmak yasaktı. O günde Allahu Teâlâ o balıkları deniz kenarında bol bol fıkırdatıyor. Şeytan onlara hemen akıl veriyor. “Size,” diyor, “Allahu Teâlâ,” diyor “Balık yemeği yasakladı. Tutmayı yasaklamadı ki!” diyor. “E siz bugün tutun,” diyor, “Yarın yersiniz, öbür gün yersiniz” diyor. Yani illa bir yerden zaaf noktasını yakalıyor insanların ve nitekim günaha da düşürüyor.

Adem (a.s) atamızı ve Havva Validemizi şeytan işte o secere ağaç, ağaçtan emri dinlememek için. Kastıyla ne yaptı onlara, yalan dolan söyledi. Bu ağaçtan kasıt ne, yani bu itaatsizlik ağacı. Emiri dinlememe. Yani bu bir rumuz. Meşakkat ağacı. Çünkü insanın yani nasıl ki başka birine helal olan öbürküne haram oluyor. Ona haram olan, öbürüne helal oluyor. Yani bu hani aile bireylerinden dolayı. Yani bu ağaçta aynı o şekil. Orada bir emir var. Emiri dinlememek. İtaatsizlik olduktan sonra zaten meşakkat başlıyor. İşte ondan sonra ne oldu? Ayıplarları göründü onları yoksa onları da evvelden o hacet yapacak şeyleri yoktu, cennette hacet yapma olanağı yok!

İşte o itaatsizliği yapınca ondan sonra işte alt bölgeler açıldı; Emmare, Levvame, Mülhime yolları açıldı, ondan evvel cennette ne vardı; Mutmain, Radiye, Merdiye, Safiye Makamlarını yaşayan üst bölge. Nefsin bulunduğu bölge yani alt karın boşluğudur. Ondan alta kalanlar, bütün insanın bünyesindeki olan hep ulvi yerler nerede; üst tarafta. Mesela; Hay isminden ne yapıyoruz biz Allah’ın hayat daimi hayat esmasından, Muhyi sıfatıyla nefes alıyoruz ağzımızdan, ciğerlerimize dolduruyoruz, bu yukarıda, kalp yukarıda. Ondan sonra Allah’ın Basar sıfatıyla görüyoruz, Semi işiten, Kelam konuşan, akıl şuur idrak mekanizması. Kalp; sır yani ahvali yüksek olan yerlerine ahvali nasıl diyor, ahvali en yukarıki mertebelerdeki olan hallerimiz hep yüksekteydi. İşte cennette kendi Adem ve Havva Validemiz bu halde yaşıyordu. İşte o ne zamanki itaatsizlik ağacından tadınca ondan sonra diğer Emmare, Levvame ve Mülhime açığa çıktı, yani zahire indi ondan sonra. O edep yerleri göründü, açığa çıktı.

Yani işte o edepten maksat nedir? Diğer öbür olumsuzluk ifade edecek olan nefsin halleri. Yani kötü hasletlerin bulunmuş olduğu nefis makamları. Çünkü ayetin başında, “Şeytan onlara kötü yerlerini göstermek için, açığa çıkarmak için onlara fısıldadı” buyuruyor. Daha önce de itaatsizlik durumuna ilk önce kendisi düştü. Ve bundan dolayı kin besledi insanlığa, insanlara ve düşman oldu. İşte ne dedi ondan sonra? “Senin,” dedi “Sırat-ı müstakim yolun üzerine oturacağım. Onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara vesvese, desise, yani düşmanlık, doğru yoldan saptırır şeyler söyleyeceğim ki sen onların çoğunu,” diyor, “Şükredici bulmayacaksın”.

Allahu Teâlâ da ne buyurdu? “Benim hidayetime sırat-ı müstakim yolumda olan kullarımın üzerinde senin bir etkili, etkileyici bir halin yoktur” dedi. Yani Allah’ın ipine sımsıkı bağlananlara şeytanın herhangi bir etkisi yok. Bunun garantili, delili ayetle sabittir. Allahu Teâlâ buyuruyor zaten. Onun için işte şeytanı ve şeytanın avanelerine ve kendi nefsimize de dikkat etmeliyiz. Çünkü onlar nedir mesela; “Sen Hu’cu mu olacaksın?” Hucu ne demek? Allah demek. Allah’ın o İsmine kullanılan. Bak neyi neyle sapıttırıyorlar. Hu demeyi, Allah demeyi yanlışmış gibi ifade etmeye çalışıyorlar. İşte bu şeytan ağzıdır. Şeytanın avanelerinin ağzıdır yani.

Halbuki Allahu Teâlâ ayet-i kerimede ne buyuruyor? “Zikran kesira”. “Beni çokça zikrediniz” diyor. “Siz Beni zikrediniz ki,” diyor, “Ben de sizi zikredeyim.”

Bak Yahudiler için; “Siz Benim nimetlerimi anınız ki,” diyor, “Ben de sizi nimetlerimle anayım”. Hazreti Musa’da buyuruyor. “Allah’ın bize,” diyor, “Nimetlerini hatırlayın” diyor. “Bize önderlikler verdi, meliklikler verdi. Bunları hatırlayalım ki Allahu Teâlâ da bize lütfunu esirgemesin”. Yani bak onlara demiyor ki; “Siz de Beni zikredin”. “Benim nimetlerimi zikredin” diyor.

Bizim ümmetimizin yani Muhammed ümmetinin olmasının ne kadar ehemmiyetli olduğunun farkına varmamız lazım. 

Peygamber (s.a.v)’e bir kadın geldi. Sırtında da çocuğu var. “Ya Resulullah!” dedi, “Ben bir şey işittim” dedi. “Sen” dedi, “Allah’ın rahmeti, şefkati bir annenin şefkatinden, merhametinden daha büyüktür diye söz etmişsin. Şimdi ben bu çocuğum şurada bir ateş yakılsa, bana bu kadar eziyet ettiği halde” dedi. “Ben onu ateşe atamam” dedi. “Peki” dedi, “Allahu Teâlâ da aynı şefkati, merhameti gösterebilecek mi ya Resulallah?” dedi.

O da döndü; “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah diyeni,” dedi, “Ateşe atmayacak Allahu Teâlâ.” Bakınca hadis-i şerife yani; La ilahe illallah Muhammed Resulullah diyen kurtulacak. Ama öyle olmuyor işte. 

Mesela geçenlerde denk geldi. Adam mikrofon uzatıyor, soruyor, “La ilahe illallah’ın anlamı nedir?” diyor. “Bilmiyorum” diyor. İşte “Ben,” diyor, “Okuldayken öğretmişler. Unuttum” diyor, “Bir türlü aklıma gelmiyor” diyor. Öbürüne soruyor. “Benim,” diyor, “Öyle şeylerle işim yok” diyor. Öbürküsü diyor; “Ben,” diyor, “Ateistim”. Öbürküsü diyor “Deistim”. Yani La illa illallah, Muhammedun Rasulullah denilecek ama onun içeriğine inilmeyince, onu insan normal yaşantısındayken bile bak aklına gelmiyor ne olduğu bu genç adama. Yani dimağı, aklı yerinde. Okulda öğrenmiş. 3-5 sene geçmiş ne anlama geldiğini bilmiyor. Şimdi bu düşün ki ileriki yaşlarda hiç onunla La ilahe illallah Muhammed Resulullah’ın getirisini yaşamadıktan sonra içeriğini yaşamadıktan sonra yaşlanırken, ölüm halindeyken nasıl Kelime-i Tevhid getirecek? Yani “La ilahe illallah Muhammed Rasulullah” deyince cennete gelecek ama onun gereği gibi yaşanılmazsa da o nasip olmuyor o demek yani.

İşte bunlar hep materyalist sistemin getirileri. Yani rahat yaşa, huzurlu yaşa, eğlence, nefsin, nefsin vesiseleri, desiseleri, vehimeleri. Düşman bir yandan, nefis bir yandan, hannaslar bir yandan, nasıl “La İlla İllallah Muhammed Rasul”ün içeriğini yaşanacak ki? O ondan sonra son haldeyken imanla gitmemizi nasip edecek. İşte yaşantıyla olmayınca o La İlla İllallah Muhammed Rasulullah’ın manası sonra o kelimeyi de unutturuluyor, diyemiyorsun ondan sonra.

Şimdi birileri çıkıyor. Bağrı açık, saçı açık. İşte ayetlerin şöyle Nurların açılımı var. İşte bilincin, kapasiten şöyle açılıyor. İşte boyutlar arasında onlar oluyor, bunlar oluyor. Şimdi insan kendine de sormadan edemiyor. Şimdi bu kapanma ayeti diye bir ayet var. Yani onun Nuru hiç mi gelmedi ya da hani o bilincin açılımı, hiç mi yani o ayetin açılımı kişide olmadı. Hani kendi kendine soruyorsun da, hiç kimseye yadırgamıyoruz da. Eskiden yasak vardı. Şimdi devlet dairelerinde bile serbest oldu yani. Nasıl açılım oldu, nasıl yumak oldu bu Nurlar, anlayamadım ben.

Onun için ayet-i kerimede; “Ey iman edenler, iman ediniz” buyuruyor. Yani imanını her zaman daima tazelemezsen sonra işte zaten etrafınızda bak bir sürü düşmanlar var. Şeytanlar nefsinden, hannasından tut, bir de ayaklı şeytanlarından tut. Yani bunlardan korunman için devamlı senin mücadele. Yani onu, imanı tazelemek mecburiyetindeyiz.

Yani ben şimdi üç gün, beş gün namaz kıldım. Nice ihtiyarlar var, hala namaz kılıyor. “Tamam, ben bu yaşıma geldim artık, bundan sonra namaz kılmama gerek yok!” demiyor.

Peygamber Efendimiz, nice büyük Veliler hep bu ibadat-ı taatı devam ettirmişler. Mümin olan kişiye beş vakit namaz farz. Her namazda biz ne diyoruz? Fatiha’da okurken ‘‘İhdinas sırâtel mustakîm’’, “Bizi doğru yola ilet” diye devamlı Allahu Teâlâ’dan talep ediyoruz. İşte Fatiha’da da kişi namaz kılarken, “Fatiha’da eğer gaflet olmazsa o tamamdır,” diyor, “Namazı”. Eğer gaflet içinde olursak işte; o “La ilahe illallah” deyipte, anlamını bilmeyenlerden gibi olacağız. Yani getirisi fazla olmayacak.

Onun için Allahu Teâlâ ne buyuruyor? ‘‘Zikran kesıra’’ “Beni çokça zikredin. Çokça anın.” Çokça anmaktan maksat, namazda anmaktır. Allahu Teâlâ’nın emir ve yasakları. Bunları her daim yapıldığında kişi zikir halindedir. Çünkü; insan üç şeye sabretmekle mükellef. Yani bunlar değer şeylerdir. Nedir bu? Birinci; sabır meşakkatlere. Yani Allahu Teâlâ’dan gelen kaderde olan, işte nedir insanların dertleri, sıkıntıları, bunlara sabır gösterebiliyorsa bu iyi, azimli bir şeydir. Daha sonraki sabır olan şey nedir? Allahu Teâlâ’nın “Yapma” dedikleri şeyi yapmamaktaki sabır. Yani günaha düşmeme durumundaki, haldeki sabır.

Ondan sonraki bir de; “Yap” dediklerine sabredip, yapmak. Namaz kılmak, oruç tutmak, hac desen yani zekat, sadaka bunlar nedir; hep külfetli olan şeyler nefs için. İşte bunlarda da sabretmek, azimli olmak lazım. Yoksa bu kanallarda azimlik gösteremezsek biz, yani insan gelip de bir de hayvan gibi gitmek var. Çünkü öbür kıyamet koptuğu zaman, insanlar tekrar dirilteceği zaman, insanlar hangi karakterdeyse o şekilde dünyadan kalkar. Cenab-ı Allah da onlara sorar, “Ey kulum, Ben sizi insan şeklinde yarattım. Siz ne diye böyle hayvan kılığına büründünüz diye sual eder onlara” diyor. Yani bu dünyadayken bile işte; “Yahudilerin o yasağa uyumadıklarından dolayı, biz onları maymun ve domuz kılığına bürüdük” diyor ya. Yani bu işte yeni ölen kişiler var mesela.

Çoğu kişi duymuştur ya da görmüştür. Koyalı 1-2 saat oluyor, kadın ya da adamın saçı bembeyaz oluyor. Ondan sonra ağzı kaymış, sanki bir çekiş ya da balyozla vurmuş gibi. Yani 1-2 saat sonra oluyor bunlar. Artık öldükten sonra ne görüyorsa o şey mefta. Yani bunlar yaşanıyor. Bir gassaldan duydum ben. O da öyle diyor, “Bir kumarhaneci vardı” diyor. Kumarhane işleten. İşte ocaklar söndüren. “Adam bir öldü,” diyor. Getirmişler yani, soruyor ona “Bu kimdi?” diye. Çünkü; “Öyle pis kokular geliyor” diyor. “Ağzıma,” diyor “4-5 tane maske koydum” diyor. “Nereye…” diyor, “Yine de koku geliyor” diyor. “Bir de yüzü kapkara kesilmiş, böyle bir domuz desem domuz değil, böyle acayip bir suratı hal almış” diyor. Yani düşün yani senin o işte insanın yapmış olduğu kötü, ifratlı olan şeylerden dolayı o insanın bedenine, görünümüne de nakşediyor.

Yani bunları insanlar söylüyor işte, bir de diyor mümin olan kişiden bahsediyor. “O” diyor, “Mis gibi kokular yayıldı etrafa” diyor. “Onu yıkadıkça,” diyor, “İnsanın yıkayası geliyor” diyor. “Yani elimden gelse,” diyor “Musallattan göndermeyeceğim onu” diyor. “Sağa sola çeviriyorum. Sanki kendisi çeviriyor” diyor. Bir mümin olarak ölenin, ölümü bile insana eziyet vermiyor. “Bir de mafya vardı,” diyor. “Onun da cenazesinde bir kişi gelmedi” diyor. “O kişi de aynı öyle pis kokular içinde”. Yani bir insan bu dünyadayken, yaşantısındayken Allah’a zikrediyorsa, Allah’ın zikri ismi nedir, sana hep Nur bulaşıyor. O Nurdan kötü koku çıkar mı? Ama işte Allah’ın nehiy ettiklerini yapıyorsa kişi, şeytanın dediğini yapıyor. O da rics (dinen pis kabul edilenler). Pis olan şeylerin kokusu ona sirayet ediyor. Yani bu bedeni, cisim bedenine o sirayet ediyor ki ölüm anındayken bile insanlar ondan ne yapıyor? Tiskinti duyuyor. O bile insana zulmet oluyor yani. Yani düşün öyle bir insan. “Ben öldüm. İnsanlara külfetim”… Yoksa öbür türlü mümin olarak mı gitmek daha elzem!

Yoksa Allah Resulü (s.a.v) Efendimiz ne buyuruyor? “Kişi nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse de öyle dirilir ve öyle dirildiği gibi de haşrolunur”.

Allah’ın sırat-ı müstakim yoluna tabi olunan kişiler için ne diyor Rabbil Alemin? “Onlar mazlum olmazlar” diyor. Hasbünallahu ve ni’me’l-vekîl ni’me’l-Mevlâ ve ni’me’n-nasîr, gufrâneke rabbenâ ve ileyke’l-masîr.  Sadakallahülazim.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#kelimeitevhid #LaİllaİllallahMuhammedRasulullah #gassalhikayesi #cenaze #meftaninkötükokması #koku#nur #şeytanındurumunadüşmek #mefta #ceset #gassal

TEFEKKÜR

0

Cenab-ı Allah, Kur’ân-ı Kerim’de; “Biz her şeyi kitapta açıkladık” buyuruyor. “Rahmet olarak, hidayet olarak ve müjdeleyici olarak, bunları apaçık Kur’ân’da beyan ettik” buyuruyor Rabbil Alemin. Diğer bir ayette ise; “Hak gerçek Rabbinizdendir” buyuruyor. Dileyen iman eder, dileyende inkar eder. Yani insan iman ve inkarda hürdür. Bunu zorlayıcı herhangi bir etken madde yok. Nasıl ki bir insan su içmek istiyor, gidiyor dolduruyor bardağına suyunu, içiyor. Burada kim zorluyor onu? Tamamen kendi isteği doğrultusunda. Yani susadın, su içtin. Su iç diye birisi zorlamıyor ya da içme diye de birisi zorlamıyor. İşte bu Allahu Teâlâ’da iman etme konusunda da aynı şekil.

İşte kimisi bir hata işlediği zaman, işte; “Şeytana uydum” der. Şeytan da ne demişti o zaman? “Beni azdırmana karşılık”. Halbuki emri dinlemeyen kendisi. Hataya düşen kendisi. Ama kimden biliyor? İşte bu nefis kibirlilikten. Yani; “Ben o hataya düşecek kişi değilim. Birileri beni…” zaafa yani suçlu aramak.

İşte Cenab-ı Allah da insanlara doğruyu ve yanlışı bildirmek için ne buyuruyor; “İbret almazlar mı?” diyor. Ondan sonra, “Düşünmezler mi?” diyor. “Akletmezler mi?” diyor. Yani bizi tefekkür etmeye, düşünmeye sevk ediyor. Çünkü tefekkür edersek, düşünebilirsek, fikredebilirsek o zaman ibret alacağız. Olayların iç yüzünü anlayabileceğiz. Çünkü Allah Azze ve Celle bize akıl nimeti vermiş, idrak vermiş, şuur vermiş. Yani bunları kavrayabilecek bir kapasitemiz var bizim. Yani bunlardan mesulüz biz. Onun içinde bizi tefekkür etmeye meylettiriyor.

Meyletmekten maksat ne? Manayı, özünü bulabilme ve bilme. Onun için Peygamber Efendimiz tefekkür hakkında bir anlık tefekkür, işte bir şey düşünüyorsun onu tefekkür ediyorsun; bu bir anlıktan maksat yani onu 10 dakikada düşünebilirsin, yarım saatte düşünebilirsin, bir saatte düşünebilirsin. İşte “Bir anlık tefekkür insanın,” diyor, “Bir yıllık ibadetinden hayırlıdır.”

Başka bir hadisinde ise; “Bunu 40 yıllık ibadetinden hayırlıdır” diyor. Başka bir hadiste ise; “Bin yıllık ibadetten hayırlıdır” diye buyuruyor. Çünkü her tefekkür ettiğinde işte mananın iç yüzünü anlayabildiğince adımlarını da ona göre atacaksın. Hani; “Alimin uykusu cahilin ibadetinden eftaldir” deniliyor ya. Çünkü olayın iç yüzünü yani tefekkür edip, onun olayın iç yüzünü anladıktan sonra bu şey gibi, yani bir toprak atıyorsun; kimisi bir kaşıkla atıyor, kimisi bir kürekle atıyor, kimisi el arabasıyla atıyor, kimisi el arabasıyla atıyor. Ondan biraz daha tefekkür yani neyin ne yapacağını bilip de, hareket eden kişi bu sefer o kamyondan atıyor. Daha tefekkür edip olayın iç yüzüne vakıf olan tırla kumu nakil ediyor. Yani bunun gibi özetlemek gerekirse. Çünkü tefekkür insanı işte Allah’ın azametinin, rahmetinin, kudretinin o Esma manalarını kişi kendi idrak ve şuurunda bir nebze anlayabilme, kavrayabilme. O nispette de işte insanda yakın olma derecesi olur. Arzusu olur yani, onu mıknatıs gibi çeker o.

İşte insan bir dış aleme bakar. Dış alemde neler oluyor, neler bitiyor. Allahu Teâlâ çünkü örnekler veriyor; “Biz,” diyor, “Yeryüzü kupkuruyken,” diyor, “Onları sonra,” diyor, “Yağmurla sular, tekrar yeşeltiriz” diyor, “İbret alanlar için bunlar ne güzel örnek değil mi?” diyor.

Bir çiçek tohumunda bile tohumda sadece kuru bir tohum. Ama bu içinde onun yağı var, kokusu var, rengi var. Bunu yere atıyorsunda ondan sonra bunlar meydana geliyor. Hayvanlar alemine bakacak olursak, onlar ayrı bir ibretlik alem. Ufacık bir karınca tohumları alıyor. Onları ikiye bölüyor; “Filizlenmesin” diyor. Bir de kişniş tohum var. Onu da dörde bölüyor. O da meğerse ikiye bölünse de yine onlar filiz yapabiliyormuş. O hayvana işte o bilgiyi kim nasıl kodladı? Yani ibret gözüyle baktığımız zaman onu dörde bölüyor ki filizlenmesin diye. O normalde ikiye bölünse de filizleniyor. İşte o bilgiyi kim veriyor? Diğer bir kuşa bakıyorsun, radar gibi gözleri var. Yani her hayvana bir özel bir şey yüklemiş Allahu Teâlâ. Kimisinin burnu uzun kaç kilometre ileriden kokuyu alıyor.

Yani ibret gözüyle bakacak olduktan sonra insan; dış alemde dolu. İnsanın kendi bedeni var. Yani tefekkür edilecek olduktan sonra bedeninin dışı var, bir de içi var. Bir de ondan ayrı bir de bizim iç alemimiz var. Yani duygular, hisler, insanın iç aleminde olan bir sürü haller. Bunları tefekkür ettiği zaman insan bir manaya varabiliyor. Çünkü insan değerini ancak Allah’a vasıl olabilirse, değerine değer katabiliyor. Çünkü Allahu Teâlâ ona değer verdi. Ne dedi? “Yeryüzünde halifeler yaratacağım” dedi. “Halifeler kıldım” diyor. “Önderler kıldım”. Ondan sonra ne dedi? “Ahseni sıfatta yarattım.” Ahsen yani en güzel şekilde, en mütekabil şekilde.

Ondan ayrıca ne buyurdu? “Eşrefi mahluk. Yarattıklarımın en şereflisi”. Çünkü Allahu Teâlâ, hadis-i kutsi şerifte ne diyordu; “Ben insanın sırrıyım, insanda Ben’im sırrım”. Çünkü Allahu Teâlâ’nın birçok Esmaları; kimde vakıf oluyor? İnsandan. “Kendi Suretimde yarattım” diyor. Yani insana verdiği değer, önem, bir de onu sevgi, sevgi bağı var bizim Allah’la aramızda. İşte; “Şunları, şunları, şunları yapanları…” diyor, “Ben severim” diyor.

Şimdi insan, bunu yani dünyadan örneklemek gerekirse; insan bir sanatçıyı seviyor. Falanca yerde kaç kilometre oraya gidiyor. Sırf onu dinleyeyim diye, ona yakınlık kurayım diye. Hayranlık duymuş çünkü ona. Ya da bir sevdiği bir futbol takımının maçı var. Buradan gidiyor ne bileyim dünyanın öbür ucuna, sırf o takımın işte oynadığı maçı görsün, ona hayranlığını yani sevgisini belirsin. Yani bunu yaptıran ne? Nefsani duyguları. Halbuki idrak etse, yani tefekkür etse o sanatçının da sahibi Allahu Teâlâ. Neye hayranlık duyduysa, neyi özlediyse ya da neye gıpta ediyorsa, hepsinin sahibi kim; Allahu Teâlâ. Esas özüne ulaşması lazım. Onlar kırıntı. Esas öz varken, esas baş olan şeye varmak varken, o insan kırıntılara müptela oluyor.

İşte Allahu Teâlâ insana akıl vermiş ve bu akıl nimetini de eğer kişi kullanmazsa, “Akletmezseniz,” diyor, “Pislik yağdırırım” diyor. İşte insan kendi kendini körlüğe körlüğe, pisle körlüğe körlüğe pislik üstüne pislik, pislik üstüne pislik.

Bu sefer Yaratıcısını da tanımıyor. Ne diyor? “Ben”, diyor “Ateistim” diyor. Ateist ne demek? Diyor; Yani Allah’ı yok sayıyor. “Allah benim için yok” diyor. “Eee,” diyorum, “İspatla bakalım o zaman Allah yok” diyorsun. Şimdi her iddia makamı, iddia ettiği şeyi ispatlamakla mükelleftir. Halbuki yokun tam karşılığı var. Her şey de zıttı ile kaim. Şimdi mesela siyah var. Siyahı sen nasıl siyah var, siyah sen nasıl şey olduğunu belirteceğim, ufacık bir nokta beyaz göstermen lazım, bir siyah olduğunu ispat edebilirsin ya da beyaz içinde aynı şey.

Şimdi bir mahkemede bir hırsız var. Bir de; “Hırsızlık yapmadım” diyen bir kişi var, işte tam zıt kavram. Biri; “Hırsızlık yaptım” diyor, birisi de “Yapmadım” diyor, ikisi de tam zıttına delil getirmesi lazım yani; ikisi de birbirine muhtaç. İşte batın, zahir aynı işte yoklukla varlık Cenab-ı Allah; “Ben her şeyi yoktan var ettim” buyuruyor ya, Bir olan her zaman 1’dir, 2, 3, 4, 5 yanına bir sürü 0’da getirebilir, bu 1 olmadıktan sonra, ondan hiçbir ehemmiyet yok ki 1’in bölünmüş halleri yani. Allah Teâlâ; Tek, işte bölünmüş halleri Esma sıfatları; Ehadiyet, Vahdaniyet yani ateistin düştüğü komik durum; “Ben varım,” diyor, “Allah yok!” E senin varlık dediğin şey başlangıcı yokluktan gelme. “Ben varım” dediğin şeyin delili, ispatı yokluk. Sen nasıl varlığını ispat edeceksin? Esas var olan O’ydu. Hiçbir şey yoktu. İşte batından zahire dönüştürdü ki bir idrak şuurla onu kavrayabildi insanlar.

“Biz her şeyi çift yarattık” diyor Rabbil Alemin. Her şey zıttıyla kaim.

Yunus Emre’nin bir dizelerinde de ne diyordu?

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir.

Varıp onun üstünde evler kurasım gelir.

Altında gayya vardır, içi narla doludur.

Biraz benim bu arada gölgelenesim gelir

diyor. Dizelerin alt kısmında da:

Ey Yunus bu lafları eğri büğrü söyleme.

Sonra seni sınava çeken Molla Kazım gelir 

diyor. Yani mecaz yapmış. Mecaz olarak anlatıyor orada. Yoksa Sırat Köprüsü diye bir hadiste ya da Kur’ân’da bahsi geçiyor. Sırat-ı Mustakim yolu var. Sırat-ı mustakimden dem vurmak istiyor orada da. “Kılıçtan keskincedir” dediği de işte Allah’ın emir ve nehillerini eğer tam manasıyla yapmayıp, idrak edemeyip yapamazsak “Kıldan ince kılıçtan keskincedir” diyor. Yani mecazi olarak anlatmaya çalışmış. Yani ip ince bir çizgi, kıl gibi ince. Bir tarafı maneviyat, bir tarafı batıl olanlar. Kıl kadar saparsan ya sağa sarpacaksın ya sola. Kıl kadar saparsan kılıç gibi keser onu yani. “Günah tarafına düşersin” demek istiyor.

Yoksa ne diyor? “Evler kurasın gelir.” Yoksa eğer doğru yapıyorsan geniş geniş, rahat rahat sırat-ı müstakim yolunda ilerleyebilirsin. Yoksa işte kişiye ne diyorlar? “Kurban kesersen işte, Sırat’ın üstünden kuzunun üstüne binip gidecekmişsin”. İyi de adam namaz kılmıyor, oruç tutmuyor, zikir yok, fikir yok. Bir kuzu kesecek, Sırat’ın üstünden
jet gibi geçecek. Sanki orası şeydi, sirk, cambaz yeri. O daldan, dala atlayan maymun olsa iğne geçemez oradan. Ama adam tefekkür edip, idrak edememiş ki kurbanın anlamı nedir.

Hazreti İbrahim (a.s)’a İsmail’e bedel olarak geldi. İsmail’i Allah için adayacaktı. Yani ne diyor Allahu Teâlâ? “ Kurbanların ne kanları ne de etleri Allah’a ulaşır” diyor. Sizin takvanız yani senin sadıklığın o yolda.

Bundan 20 yıl evvel adama maneviyattan bahsediyordum ben. Hanımı geldi. “Aa..” dedi, “Sakın,” dedi, “Ona öyle şeylerden bahsetme” dedi. “Benim çocuğum üniversitede okuyor,” dedi, “Sonra o tarikata gelirse yani mimlenir. Sonra yani benim kızım güzel bir yerlere gelemez”.

“He tamam” dedim. Sonra o işte kızı okudu bitirdi okulu. 5-6 ay çalıştı. Ondan sonra birisini buldu evlendi. Şimdi 4 çocuklu ev hanımı üniversite mezunu.

Başka birisine soruyorum; “Oğlan ne yapıyor?”.

Diyor; “O gece,” diyor, “Çok çalıştı,” diyor, “Dersini. Yarın imtihanı var” diyor. “Ondan uyudu” diyor. “Şimdi rahatsız etmeyelim onu”. “E aman,” diyor, “Benim oğlumun uykusu bozulmasın. Çünkü yarın o sınava girecek.” Sabah namazı yok tabii. Çünkü sınava girecek ya.

Peygamber Efendimiz de buyuruyor; “Sabah namazın iki rekatı” diyor, “Güneşin doğduğu ve battığı yerden her şeyden daha önemli, kıymetlidir” diyor. Şimdi insanın kıymet verdiği şeye bak. Yani kıymetsiz olana, kıymetli olanın değişiyor.

“Eşim, sen bırak evladını Allah yolunda kurban etmeyi, sen uykusunu kurban edemedin ki, ondan sonra kuzunun üstüne bineceksin, Sırat’tan geçeceksin”. Geçirecek sözüm ona. İnsan tefekkür etmeyince, düşünmeyince böyle bir yol çıkıyor insana.

Yunus Emre’nin bu tefekkür anlamında bir şiirinde de öyle diyor:

“Münafıklar anlamasın diye, bunları böyle” diyor, “Eğri büğrü söyledim.” O dizelerin
başlığı da şeydir:

“Erik dalana anda,” diyor, “Üzüm yedim. O anda,” diyor “Bostancı geldi. Bostan sahibi. Niye yedim benim kozlarımı.” Yani cevizlerimi. İşte ona herkes kendi tefekkürünce ya da aklının idrakınca mana getiriyor onlara.

Şimdi nedir, eriği; şeriat olarak şey yapıyorlar. Üzümü; tarikat ya da başka bir manada ise namaza durdun sen. Namazdayken namazını da icra etmiyorsun. “Üzüm yedim” diyor. Aklına başka hayırlı şeyler geliyor. Ama namazdaki surelere tam kendini adapte etmiyorsun. O da öyle bir anlam çıkıyor. Yani insanın tefekkürünü anlayabildiğine göre ona yorum getiriyor. İşte bostan sahibi de insanın iç alemindeki kendini doğruya yönlendiren, gönlü yani eğriyi doğruyu bilen, ikinci mana olarak mürşidi söyleniyor. Diğer bir şeyde Peygamber Efendimizi, diğer şeyde Allahu Teâlâ’yı bostan sahibi olarak.

Esasında hepsinde mana olarak, insanın kendisi de şey olsa sahibi; yine Allah. Mürşit de olsa ona bildiren, öğreten yine Allahu Teâlâ. Peygamber Efendimizinde aynı şekilde. Yani bostan sahibi hepsi Allah’a varıyor yani. İşte cevizi de ne olarak adlandırılıyor? Cevizin dış kabuğu; şeriat. İçindeki zar; tarikat. İçindeki madde olan cevizde; hakikat. İşte ondaki de öz. Nedir o? Sen yedikten sonra senin beyinine gidiyor, işte yağı başka yere gidiyor, diğer organlarına gidiyor. Yani öz dağılıyor orada. İçindeki özde; marifet, o cevizin içindeki öyle de adlandırılıyor. Yani bir sürü bunlara mana, herkes aklının yettiği kadarıyla mana getirebiliyor. Ama “Münafıklar” diyor, “Anlamasın diye. Böyle söyledim.” İçinde işte öküzden bahsediyor, iplikçiden bahsediyor, köstebekten bahsediyor. Hepsinin manaları değişik değişik yani. Aklına vurduğun zaman, tefekkür ettiğin zaman.

İşte adamın biri Kur’ân’daki mastar eklerinden dolayı bal yapan arının dişi olduğu. Ondan sonra karıncanın da, işte Süleyman’la konuşan karıncanın da dişi olduğunu öğrenmiş. İşte hocaya soruyor. “Hocam”, diyor, “İşte” diyor, “Süleyman’la konuşan karınca erkek miydi, dişi miydi?” İyi de sen oradaki manayı anlayamamışsın. Onun erkek olsan olur, dişi olsan olur yani. Allahu Teâlâ sana onu mu soracak? Ya da sen o hikayeden onu mu anlıyorsun? Yani bilgi var, bilgiyle caka satacak. Allahu Teâlâ onu göstermiyor ki orada.

İşte Mevlana’nın Mesnevi’sinde işte; “Müstehcen şeyler varmış” diyor. Sen oradan müstehcenliğe bakıp, hikayenin ne anlatmak isteyen, manayı anlayamıyorsan, sen tefekkür ehli değilsin. Yani kör gözden bakıyorsun olaya işte.

Adam annesini vurmuş öldürmüş. Zina ederken işte sormuş, “Neye adamı öldürmedin de anneni öldürdün?

“Adamı öldürsem” demiş adam.

“Annem eğer yine meyilliyse bu olaya, ertesi gün yine bir dahaki gün, başka gün yani her gün insanları günaha teşvik edecek diye, ben bir seferde onu öldürdüm ki diğerleri günaha teşvik olmasın” diye. Adam oradan o müstehcenliği soruyor.

Halbuki sen ona bakacak olursan Peygamber Efendimiz de; “İçki ve kumar günahların anasıdır” diyor. ‘Ana’ neden dolayı? Doğurganlıktan dolayı. Çünkü adam içki içtiği zaman aklı zaten malik değil. Diğer kötü yollara günahlara da düşebilir. Çünkü akıl yerinde değil. Kumarı da öyle. Adam kumar oynuyor. Kaybettiğinde bu sefer borca giriyor. Ee hırsızlık da yapabilir. Birisini gaspda edebilir. Yani doğurganlık üretiyor. Yani günah doğurganlığı. Aynı içkide de aynı şekil. Anasından yani bahsetmesi “Anasıdır” demesi, doğurganlıktan dolayı. İşte insan tefekkür etmeyince, düşünmeyince, fikir
etmeyince ne oluyor; şeytanın maskarası oluyor.

Allah Azimüşşân Kur’ân-ı Kerim’de nasıl sesleniyor? “Ey insanlar, ey iman edenler, ey akıl sahipleri, ibret almaz mısınız, akletmez misiniz?”

Yani bizi uyarıyor. “Biz ayetlerimizi anlayasınız diye apaçık beyan ettik” buyuruyor. İşte ilk ayetlerde söylediğimiz gibi, dileyen iman eder, dileyen inkar eder.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Hzİbrahim #tefekkür #idrak #şuur #mana #fikir #sıratımüstakim #insan #ahsen#tarikat #hakikat #marifet #Ehadiyet #vahdaniyet #batın #zahir #İslam #YunusEmre #kemalat #takva #güzelahlak #ibadet #zikir #nefs

NAMAZ – NEMRUD VE HACCÂC-I ZÂLİM’İN İBRETLİK SONLARI – İNSANLIĞIN KODU

0

Allahu Azîmüşşân, Arşı yarattığında meleklere onu taşımasını söyledi ve meleklere onu taşımak onlara ağır geldi. Allahu Teâlâ’ya o zaman tesbih ve niyazda bulundular.
Subhaneke Allâhümme ve bihamdik; Allah’ım seni her türlü eksik sıfatlardan tesbih ve tenzih ederiz ve hamd Sanadır. Ve tebârekesmük; Senin ismin mübarektir.
Ve teâlâ ceddük; Senin şanın yücedir, azametlidir. Ve lâ ilâhe ğayruk; Senden başka ilah yoktur” dedikten sonra Allahu Teâlâ’yı zikrettiler, tespih ettiler ve dua ettiler. Ondan sonra Arşın yükü onlara hafif geldi. Yani taşıyabildiler.

İşte biz de ilk namaza başlarken ilk Subhaneke duasıyla başlıyoruz. Yani Allahu Teâlâ’dan o sorumluluğun yükünü alması için Allahu Teâlâ’dan yardım istiyoruz. Hem zikrediyoruz hem tespih ediyoruz hem dua ediyoruz yani. O namaz sorumluluğunun ağırlığını kaldırabilmek için ilk Tekbir ile “Allahu Ekber” diyoruz. Ellerimizi arkaya doğru atıyoruz. Bu da nedir? Masivayı, dünyayı arkama attım. Yönümü de şimdi Sana
çevirdim. Sana yöneldim demek. Yani Allahu Ekber’deki elleri arkaya atma şekli. Bir de her rekatta Fatiha’yı okuyoruz. Fatiha da aynı. Hem Allah’ı ilk ayetlerde zikretmek, tespih etmek ondan sonra da hem dua hem niyazdır. Çünkü namaz her iman edene nedir? Farzdır. İslam’ın birinci şartı neydi? Kelime-i Tevhid. Ondan sonra namaz geliyor. Farz zorla demek değildir. Yani mecburi yön, istikamet.

Hani bir ana yola gideceğiz, bir mecburi yön vardır. O sapağa sapmamız lazım ki ana yola çıkabilelim. İşte Allahu Teâlâ’ya da vuslat bulabilmek için, insan-ı kamil olabilmek için, güzel ahlaklı olabilmek için mecburi yöndür yani. Yani “Ben iman ettim, Müslümanım” diyen her kişinin üzerine borçtur bu. Borçtan niyet, kasıt yani mecburi yön. Bu yöne varmazsan o ana yola çıkamazsın.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz; “Namazı olmayanın dini yoktur” diyor. Namaz için “Bir çadırın orta direği gibidir” diyor. Orta direk olmadan çadır ayakta durur mu? Durmaz. Yani iman ayakta durur mu, durmaz. Allahu Teâlâ’nın bizim namazımıza ihtiyacı yok. Bizim namaza ihtiyacımız var.

Çünkü Allahu Teâlâ’nın Arşında öyle melekler var ki sayısını, adedini Allah bilir. Sadece onlar kıyamda duruyor. Kıyamdaki işte kıraatı okuyorlar. Kimileri var sadece “Allahu Ekber” diyor Tekbir alıyor. Kimileri var sadece rükuda ve bir takım melekler daha var. Onlar da secdede. Yine bir takım melekler daha var. Onlar da tayyihatta, oturmuş halde hep Allah’ı tesbihde niyazdalar yani bunlar.

Bunların sevabını da Allahu Teâlâ,  Peygamber Efendimize öyle diyor; “Senin ümmetinin üzerine bağışlıyorum” diyor. Yani mükafat getirisi o kadar büyük.

Bir de Allahu Teâlâ ilk namazı emrettiğinde 50 vakitti bu. İşte Hazreti Musa’ya söyleyerekten “Onu senin ümmetin bunu beceremez” dedi. İşte 5 vakite düşürdü. Allahu Teâlâ; “O 50 vakit namazın da ecirini,” dedi. “5 vakite verdim” dedi. Yani; “5 vakit kıldığın zaman 50 vakit eciri olarak yazacağım” diye buyurdu. Yani büyük mükafatlarla Allahu Teâlâ bunu müjdeledi bizlere. Tabi sadece namazı kıldık mümin olan kişinin işi bitmiyor.

Yunus Emre’nin dizilerinde ne diyordu:

“Sanma zahid biter işin savm-u sâlât-u hac ile, insanı kamil olmaya lazım olan irfan
imiş”.

İşte irfan mektepleri de bu tarikatlardır. Bir kişi namaz kılıyorsa, kalp kırıyorsa bu fayda getirisi fazla büyük olmuyor. Esas işte bu ibadatlar insanı güzel ahlakını tamamlamak için yani kötü olan amellerden elini çektirmek içindir esas. Ama bu fayda vermiyorsa kişiye işte onda da nedir? İhlas ve samimiyet yoktur.

Yoksa Allahu Teâlâ ayet-i kerimede öyle diyor; “Namaz insanı korur” diyor.

Resulullah (s.a.v) Efendimiz zamanında Ashabtan bir kadından bahsettiler. İşte dediler, “Bir kadın var. Bu çok fazla namaz kılıyor geceleri. Zikir ediyor, tesbih ediyor. Gündüzleri bazen oruç da tutuyor. Yani ibadat-ı taatında ama kalp kırıcı. İnsanları inciltecek kelimeler kullanıyor. Yani kalp kırıcı.” Peygamber Efendimiz; “O ehl-i nardır” dedi. Yani “Cehennem ehlidir” dedi. Eğer öyle yapıyorsa yani o kadar ibadet-i taatta kendini güzel ahlak sahibi yapamamış. Güzel ahlak sahibi olabilmek için bu ibadat-i taatlar.

Yunus Emre de öyle diyordu:

“Var sen git bin hacca, eğer bir gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil.”

Yani yaptığımız ibadetler kalp Ankarasına işlesin ki bu vücut azalarına tesir etsin. Yani diğer şehirlere nasıl tesir ediyor başkentteki alınan kararlar. Yoksa kişi şimdi namaz kılıyor da zekat vermiyorsa eksiktir. O namazda eksik. Şimdi bu günümüzde de öyle. Ramazan günü insan oruç tutuyor, namaz kılmıyor. Teraviye gidiyor. Gündüz namaz kılmıyor. Diğer beş vakti. Ya da Ramazan boyunca oruç tutuyor, namaz kılıyor. Oruç ayı geçtikten sonra hepsini bırakıyor. Yani herkes kendi kafasına göre bir din icat etmiş. Nefsin icadı tabi bunlar. Nefis çünkü işine geleni yapıyor. İşine gelmeyeni yapmıyor. Kimisi kılıyor. Sonra bırakıyor. İnsanlara nasihatta etsen bazen insanların nefsi ağır bastığı için bu nasihatlerden da biraz etkileniyor sonra yine vazgeçiyor.

İşte ne denilmiştir? “Bir musibet bin nasihatten eftaldir”. İşte Allahu Teâlâ da ayet-i kerimesinde diyor; “Biz onları senede birkaç defa deneriz. Hala akıllanmayacaklar mı?
Yani yönlerini çevirmeyecekler mi Allah’a doğru?” İşte Allahu Teâlâ, mesela; Nuh tufanı gibi genel bir afet vermiyor. Ne yapıyor? Bölgesel, bölgesel veriyor. Mesela kimi yere sel veriyor, kimi yere deprem veriyor, kimi yere kasırga veriyor. Öbür verilmeyen yerlerdekilerde bunlardan ibret alması lazım. Yani yekten bizi yok etmiyor ki ibret alalım. Yani bu olaylardan ibret almazsak eğer sonra biz de ibretlik olabiliriz.

Allahu Teâlâ, çünkü; “Hala ibret almazlar mı?” diyor, onlar eski kavimlerden bahsediyor. “Kimini,” diyor, “Bir çığlıkla onları kurumuş hurma kütükleri gibi yaptı. Hepsi yere serildi gitti”. Yani Allahu Teâlâ insanları yok etmek için ordular göndermesine gerek yok. Nemrud’u ne yaptı? Bir sinek ordusuyla yendi. Askerler nasıl sinekle savaşacak? Ya da düne kadar neydi, bir mikropla Allahu Teâlâ bak insanları nizama çekti. Tabi ayık olan ayıklandı. Yani bu olaydan ibret alan ne yaptı, yönünü değiştirdi. Yani gözle görünmeyen bir mikropla bile Allahu Teâlâ ne yapıyor, seni hizaya çekebiliyor. Bir virüsle Allahu Teâlâ ne yaptı, herkesi evlere tıkadı. Sonra bir deprem yaptı, ne oldu herkes evlerden dışarı çıktı. İşte Allahu Teâlâ bize kendini hatırlatıyor. Yani “Bu dünyanın gelip geçici olduğunu, bir ahiret hayatı var ve buraya karşı kendinizi hazırlayın” diyor.

İşte zamanında da bir Haccâc-ı Zâlim vardı. Bu ne zaman Emevi döneminde, Basra, Irak tarafına, Küfe tarafına vali atandı bu emir olarak. Oraya gittiğinde tabii herkesi yıktı geçirdi, kılıçtan geçirdi. İşte hiziplikler vardı orada. O da emirlere yani devlete asi olanlarına kılıçtan geçiriyordu. Diyordu ki onlara; “Siz olun Ashab gibi, ben de size olayım İbn-i Ömer Hattab gibi”. Çok insanları katletti o. Hatta insan kellelerinden tepe yapıyordu.

Bir gün annesine onu şikayet ettiler. O da, “Oğlum” dedi, Bu kadar zalimlik niye yapıyorsun?”

“Beni,” dedi, “Şikayet mi ettiler?”

“Yok ama,”  dedi, “Senin yaptığın bu zalimlik. Ayyuka çıktı yani. Ben duydum.”

“Gel anne o zaman!” diyor, “Sana göstereyim neden bunu yaptığımı”.
Sarayın önünden normal bir vatandaş geçiyor. Askerine emrediyor, “Çağır onu gelsin” diyor. Çağırıyor, onun yanına getirtiyor. İşte ona iyi davranıyor.

Önce; “Sen” diyor “Ne iş yaparsın?”

“İşte efendim, ben zeytinciyim.”

“Anlat bakalım diyor bu nasıl yetişir? Nasıl olur?”

İşte başlıyor adam zeytinin ilk yetişme vaktinden, en son haline olacak olan her şeyini anlatıyor. İşte siyah zeytinden şu olur, yeşilden şu olur. İşte şu mevsimde çıkar. A’dan z’ye hepsini anlatıyor.

“Tamam,” diyor, “Ne güzel” diyor. “Tebrik ederim” diyor. “Zanaatında, işinde bayağı başarılısın yani hakkını vermişsin. E şimdi İslam’ın şartlarından, farzlardan abdesten bahset.”

“Onu bilmem, bunu bilmem. İşte beni okutmadılar.”

“Peki,” diyor, “Bana o zaman dünya hayatından, ahiret hayatının misalini ver yani” diyor.

“Onun kıyası mı olur?” diyor; “Dünya hayatı,” diyor, “Bir kaç dakikalık, Allah’ın zamanına göre 4-5 dakikalık yaşıyoruz. Yani dünya hayatının, ahiret ebedi hayatının yanında lafı mı olur?” diyor.

“Ee be gafil” diyor, “Sen kendi kendine söylüyorsun bu 3-4 dakikalık, yani geçici dünya için,” diyor, “Bu kadar ilmi öğrenmişsin. Dünya geçimini sağlamak için, menfaatin için. Zeytincilerin okulu mu var?” diyor. “Onu okumadan öğrendin bildin. Dini bilgi, öbür ahirette sana yardımcı olacak şeyleri, senin faydana, menfaatine olan şeylerin hiçbirini öğrenemedin. Kem-küm ettin” diyor.

Ondan sonra, “Vurun,” diyor, “Bunun kelleyi.”

Annesine de; “Anladın mı beni anne?” diyor. O kadar insanı kırmış geçirmiş despot bir yönetim şekli emiri.

Hatta bir gün bir dereye düşüyor bu Haccâc-ı Zâlim. Oradan geçen bir kişi hemen kolunu uzatıyor, onu kurtarıyor. Diyor; “Beni niye kurtardın? Ben sizi o kadar kırdım geçirdim”.

Adam, “Ben” diyor, “Hadis-i şerif öğrendim. Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Müslüman bir kişi derede boğulursa yani suda boğularak ölürse şehit hükmüne girer’ diye. Sen şehit olarak gitmeyesin diye, seni kurtardım” diyor. Çünkü şehit hükmüne giderse, cennete girecek bu zalimliklerin hesabını versin diye adam onu kurtarıyor. Yani o hükümle gitmesin diye. Ama alimlere de önem veriyor, alimi el üstünde tutuyor bu Haccâc.

Hatta bir çocuk 12-13 yaşlarında onu görüyor, sorular soruyor çocuğa işte İslam’la ilgili. Çocuk hepsini tak tak tak cevap veriyor, işte İslam ile ilgili olan sorulara.
Çok beğeniyor. “Seni bu kadar güzel eğitmişler” diyor. “Babanı çağıralım da,” diyor “Onu tebrik edelim.” Babasını çağırıyorlar, babasına soruyor. Babası kem-küm hiçbir şey bildiği yok. Adam çiftçi. Ee tabi öyle yapınca hemen askerlerine emir veriyor. Kelleyi uçutturacak ya çocuk üzülmesin diye. Kaş göz işareti yapıyor. “Zaten,” diyor “Çocuğu gönderdikten sonra bunun kelleyi götürürüz.”

Çocuk çakıyor manzarayı. “Efendim” diyor, “Sizi” diyor, “Bir yere götüreceğim. İlla oraya gelin. Orada da size bazı bilgiler vereceğim.”

Merak ediyor tabii. “Nereye götüreceksin bakalım bizi?” Götürüyor mezarlığa.

“Efendim,” diyor, “Eğer bir ceza verecekseniz, burada benim babamın babası
yatıyor” diyor. “Ona ceza verin.”

“Neden evladım?” diyor.

“Ee babam cahil bir adamdı. Çiftçilik yapıyor. Dişinden tırnağından arttırdı. Bana bilmiyordu, öğretmedi. Ama beni alime gönderdi. O dişinden tırnağından arttırdığından beni yetiştirdi yani İslam’ı konuda. Onun için babam, benim kurtulmama vesile oldu. Ama bunun babası,” diyor “Bana yaptığı gibi yapmamış. Yani babamı bir alime ya da biliyor öğretmemiş, bilmediği halde bir alime de göndermemiş. Esas suçlu benim dedemdir yani. Eğer ceza verecekseniz babama değil, dedeme verin”.

Çocuk öyle deyince, babasını affediyor artık. Yani kıssadan hisse, insanlar yoldan çıktığı zaman Allahu Teâlâ onlara çeki düzen vermesi için bir elim azap gönderiyor. Ama bu kefereyle olur. Ama kendi içimizden çıkan bir insan da olur. Çünkü o Haccâc-ı Zâlim de Müslümandı yani sonuç olarak. Ya da değişik şeylerle işte depremle, selle, felaketlerle de insanları uyarıyor.

Yani Allahu Teâlâ’nın onda bile rahmeti var. Yoksa insanlar dolu dizgin nereye gidecek? Ahiretliğini kaybedecek yani. Cehenneme dolu dizgin gidilecek. İşte Allahu Teâlâ’nın bu uyarmalarından ne yapıyor? Kimisi uyanıyor, kimisi uyanmıyor.

İşte nefsine ram olan kişiler ne oldu? Deprem oldu. Oradan bir ibret alacağına gidiyorda, oraya gelen mallardan çalıyor. Kimisi evlere dalıyor. Yani bundan bir ibret alması lazım insanın. Amma velakin işte uyanan uyanıyor. Uyanmayan uyanmıyor. Çünkü burası imtihan yeri. İşte bu imtihan neye göre? Bizim nefsimizin afetleri. Yani zaafları var. Bu zaafları yenebilene. Yenebilsek yani imtihanı geçmiş olacağız. Ki bu zaaflar da Adem (a.s) kodlarında, genlerinde var. Hani şeytan onu nasıl kandırdı? İlk önce yemin etti. Yani bizim zaaflarımızın arasında inanmak, kandırılmakta var.

Ondan sonra ilk önce işte; “Melek olmayasınız diye ve ebedi hayata ulaşamayasınız diye bu ağaçtan yememenizi emretti” diyor.

Ve başka bir ayette ise;” Onda da hem ebediyete ulaşamayasınız diye hem de büyük bir saltanata ulaşamayasınız diye”.

Halbuki Adem (a.s) da, Havva Validemize daha ölümü tatmamışlar. Yani ölümün ne olduğunu bile bilmiyorlar. Ama o ölümden korkuttu onları. İşte şimdiki bizim insanların çoğu avamda ne var; ölüm korkusu. Daha fazla yaşama hırsı. Ondan sonra saltanat. Dünyevi konuda herkes ne yapıyor, mal üstüne mal yığayım, o var bu da olsun. İşte bunlar genlerden. Ta Adem (a.s) ve Havva Validemizin kodlarından geliyor yani bize bu dünya hırsı, tamahı.

Hatta Allahu Teâlâ işte ondan sonra yeryüzüne düşman olarak indirdikten sonra Adem (a.s)’a yeryüzünde nasıl ekip biçecek onları öğretti Allahu Teâlâ, Cebrail vasıtasıyla. İşte şöyle ekicek, böyle biçecek diye. O da bir sapan aldı. Öküze bağladı onu sürüyor. İşte ekin ekicek. Sapanla habire gidiyor. Yani bir sınır daha belirlemedi. Geri dönecek ki işte gidecek gelecek tarlanın sınırını belirleyecek. Habire gidiyor.

Allahu Teâlâ Cebrail (a.s)’a dedi; “Söyle yoksa öküzü çatlatacak” dedi.
Bir sınır koysun yani. Oraya belirli bir bölgeyi sürdürsün.

Cebrail (a.s) indi onun karşısına. Dedi; “Tamam” dedi, “Sana bu kadar yer yeter, sen ne yapıyorsun?” dedi. “Dünyayı mı süreceksin?”

Ondan sonra önüne koca bir kaya koydu. O da diyordu, işte birazcık daha gitsem ne olur diye. Onunla Cebrail (a.s)’la itişir kakışırken bir yandanda ayağıyla da kayayı ittiriyormuş. Bir karış daha toprağım fazla olsun diye. Hani bugünkü ülkeler arasında toprak kavgası ya da bahçe kavgası, arsa kavgası işte o genlerden geliyor yani; Adem (a.s)’ın. Yani bizim nefsimizin zaafı da oradan. Çünkü imtihanın sırrı o. İşte insanları ayıplamak yerine, ibret almak lazım.

Çünkü Peygamber (s.a.v) Efendimiz öyle diyor;  “Kim ki bir mümin kardeşini ayıplar da onu dünyada yaşamadan” diyor, “Ahirete gitmez”. Vefat etmez yani. İbret almak lazım. Yani halimize şükür etmek lazım.

Mesela dışarıdaki içki içiyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor demekten ziyade. Çünkü Abdülkadir Geylani Hazretleri’nin önüne bir sarhoş çıktı. Ona sordu üç defa; “Kadir midir? Kadir midir? Kadir midir?” diye.

O da üçüne “Kadirdir, kadirdir, kadir” dedi.

Onu anlamadılar tabi yanındaki dervişleri, sonradan sordular. Hatta üçüncü de ağlıyor. “İlk önce bana sordu Allah” diyor, “Beni affetmeye ‘Kadir mi’?”

“Evet dedim, kadirdir.”

Sonra; “Peki,” diyor, “Beni senin yerine koymaya kadir mi?”

“Evet, kadirdir dedim” diyor.

Sonra “Peki, seni” dedi, “Benim yerime koymaya Kadir midir?”

“Evet ona da Kadir dedim”. Ondan sonra Allah’a secde ediyor işte kapanıyor, ağlıyor, Yani yaptığı ibadat-ı taattan dolayı nefsine bir kibirlilik gelmesin. Çünkü şeytanda neden dolayı düşkünlerden oldu? Yani bertaraf olanlardan, kibirden dolayı. Yoksa şeytanın ne haddine yani Allahu Teâlâ’ya; “Beni azdırmana karşılık bana müddet ver” diyor. İşte bu işler yani mukadderatta yazılmış, çizilmiş. Bunlar olacak. Zalim olan zalimliğini yapacak. Fasık olan fasıklığını, mümin olan da imanı gereği üzerine yaşantısını sürecek.

“İşte deme ‘Şu niçin şöyle?’

Bak sonuna sabr eyle,

Yerincedir ol öyle;

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler”, İbrahim Hakkı Hz.

Yani her şey tecelliyat-ı ilahiyede devran ediyor. İşte bazı densizler soruyor işte; “Allahu Teâlâ niye Filistin’dekilere yardım etmiyor, niye Doğu Türkistan’dakilere yardım etmiyor, zalimleri niye kırıp geçirmiyor?”

Allahu Teâlâ öyle bir şey yapacak olsa, ilk önce insanın kendine sorması lazım. Çünkü insanın, bizim hiçbir hatamız yok mu, hiçbir günahımız yok mu? Allahu Teâlâ öyle bir müdahalede bulunacak olsa o zaman yeryüzünde hiçbir insan kalmaması lazım. Yani bu az zalimlik yaptı, bu çok zalimlik yaptı. Ona göre mi yani muamele edecek? Halbuki insan kendini ilk önce sorumlu tutması lazım. Yani ben bu kadar günah işledim Allahu Teâlâ bak bana mühlet veriyor. Allahu Teâlâ mühlet verir ama ihmal de etmez yani.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#namaz #Nemrud #Nemrut #HaccacıZalim #insanınkodu #fıtrat #Ademas #Adem