İLMİN VE EDEBİN ÖNEMİ

0

“İlim müminin yetiğidir, yani kaybolmuş malı gibidir. Onu nerede bulsa alır”, demiştir Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz. Diğer bir hadis-i şerifte ise, “İlim Çin’de dahi olsa alınız”, diye buyuruyorlar. Yani ilimin önemini ve mahiyetini bildiriyor.
Hazreti Ali (r.a.) Efendimiz ise, “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” diye buyurmuşlardır. Ayet-i kerimede ise, “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” diye bildirilmiştir.
Başka bir ayette ise, “Gece ile gündüz bir olur mu?” diye bildirilmiştir.

İlim dünya hayatında bizim geçimliğimiz için ne kadar önemli ve faydalı ise aynen manevi hayatta da bizim için çok büyük faydası ve etkenleri mevcut. Yani bir hayır ya da sadaka yaptığımızda ne yapıyor, bu nihayetinde bitiyor. Karşı tarafada versek, karşı tarafta da bunu harcadığı müddetçe onda da bitiyor. Ama ilim ise öyle değil. İlim verildiği zaman daha çok çoğalıyor. Yani bir kişiye 10 tane ekmek verdin 10 kişiye. Sende o ekmek bitti. Diğer karşı taraftakiler de bunu yedi, harcadı. Onlarda da bitti. Ama ilim ise karşı tarafa verdiğimiz zaman o da mesela bir başka bir kişiye anlattığı zaman bunu, 10 kişiye anlattığın ilim o da bir 10 kişiye anlatsa öyle 10, 10, 10, 10 daha fazla çoğalıyor ve ecri, getirisi daha büyük oluyor.

Peygamber Efendimiz diğer hadis-i şeriflerinde ise; “Alimin uykusu cahilin ibadetinden efdaldir” buyurmuşlardır. Çünkü gece yatağına abdestli giren, yatağında ölse şehit hükmündedir. Ya da gece yatağına yatmadan önce Amenerrasulü okuyan kişi yine ölse şehit hükmündedir. Aynı şekilde gündüz de bunlar geçerli. Gündüzde abdesti olsa ya da sabahleyin kalktığında sabah namazından sonra Amenerrasulü okusa, gündüz ölse yine şehit hükmündedir. Yani getirileri, kazanç kapılarını bilen bir kişidir. Yani bu bir kişi mesela bir avuç elinde toprak götürüyor, alıyor, bir yere taşıyacak. Birisi kürekle alıyor, götürüyor. Diğeri el arabasıyla götürüyor. Daha kendini geliştirmiş olan ne yapıyor? Kamyon ile götürüyor. Yani ceremesi daha az çekiyor. Niyet, ilim, amel. Kutsi hadiste Allâhu Teâlâ; “Bir kişi bildikleriyle amel ederse, Ben ona bilmediklerini öğretirim” diyor. Ve bu “İslam’ı, dini, kalbini açarım”. Yani ondan lezzet, tat aldırırım diyor Allahu Teâlâ. Tabi sadece ilimi aldık. Bu yeterli değil. İlim neye, niyete tabiydi. Niyetimiz neydi, yani ilim almadan önce? İlimin yanında getirisi olan edep, haya ve hürmet bunlar da olması gereken şeyler.

Yunus Emre’nin de dediği gibi:

Girdim ilim meclisine eyledim kıldım talep, ilim geride illa edep illa edep.
Gezdim Halebi Şam’ı, eyledim ilmi talep, ilim bir hiçmiş illa edep illa edep.

Diğer dizelerinde ise,

İlim, hilim bilmektir. Hilim kendin bilmektir. Eğer sen kendini bilmezsen, bu halin nice okumaktır.

Yani hilim olmadan edep, haya, tevazu, alçak gönüllük olmadan ilmin bir değeri, maksadı olmamış oluyor. Allâhu Teâlâ bile kaleme ilk emir buyurduğunda “Yaz” diye, kalem “Bis” dedi yazdı. Ondan sonra hiç ayrılmadan devam etti. O Bis’in alt çizgisi uzun oluyor ya. İşte o edep ve hayasından Allâhu Teâlâ’nın ikinci emri gelince kadar o Bismillahirrahmanirrahim’in altındaki uzun çizginin sebebi. Ondan sonra, Allahu Teâlâ ikinci emri verdikten sonra başlıyor tekrar kalem yazmaya.

Allahu Azimüşşan “Ben bir gizli hazineydim, bilinmeği diledim” diyor ve ilk Peygamber Efendimizin Nurunu yaratıyor.
“Eğer seni yaratmayacak olsaydım Habibim” diyor, “Alemleri yaratmazdım” buyuruyor. İşte o Nurdanda, Ehlibeyt’inin Nurunu yarattı. Onu bir kandilin içine koydu ve o kandil Allâhu Teâlâ’ya bakıp utanırdı edebinden, hayasından. Onun terleyen Nurlarından da Allâhu Teâlâ yeryüzündeki bitkilerin yani nebatatı suladı. Ondan evvel nebatat oluyordu ama hamken tekrar düşüyordu. Yani olgunluğa ermeden herhangi bir faydası olmuyordu. İşte o nübüvvetin, Ehlibeyt’inin Nurundan suladıktan sonra, başladı nebatat tat vermeye, olgunlaşmaya.

Yani biz bir şey yediğimiz zaman ne diyoruz? “Bismillahirrahmanirrahim” diyoruz. “Bismillahi hayrur razikin.” “Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. Allah mal mülk verenlerinde en hayırlısıdır.” Allâhu Teâlâ bize nerede, ne dememiz gerektiğini de öğretiyor. Mesela bir bineğin üstüne bindiğimiz zamanda bunu bizim hizmetimize veren Allah ne Subhan’dır, yoksa biz bunlara güç yetiremezdik. Onun için biz yani bir şey yediğimiz zaman Besmele çektikten sonra, salavatta getirmemiz lazım ki Ehlibeyt’inin Nurunla sulandı ya bu nebatat, yani ona da hürmet etmemiz lazım. Böyle yaparsak getirisi daha güzel ve daha büyük olur.
Çünkü Allâhu Teâlâ bize ayet-i kerimede; “Yapar mısınız?” demiyor. Yani “Yapın” diyor. Ne diyor ayet-i kerimede? “Ben ve meleklerim Nebiye salat ve selam eder. Ey iman edenler siz de ona tam bir teslimiyet ile salat ve selam edin” diyor.
Yani edep, haya, hürmet ilmi güzelleştiren, pekleştiren. Peygamber Efendimiz zaten ne buyuruyor; “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” diyor.
Yani güzel ahlak sahibi. İnsanlığa numune, örnek bir kişi. Yani biz ona ne kadar tabi olursak, o kadar kemalat bulacağız. Bir su isterken bile ne diyor?
“Ben susadım, biraz su içsem iyi olur galiba” buyuruyor. Ya da sırtına bir hırka isteyecek. “Üşüdüm. İşte hırkamı giysem daha iyi olur” diye söylüyor. Yani bir şey isterken bile ne kadar mütevazı, latif. Diğer Sahabe Efendilerimizde öyle. Hatta Peygamber Efendimize soru sormaktan çekiniyorlardı. Bir bedevi gelse de işte Peygamber Efendimize bir şey sorduğunda, “Biz de bir şeyler öğrenelim” diye beklerlerdi. Çünkü bedeviler biraz da çölde yaşadıkları için şehir hayatındaki edebi muaşeret kurallarını pek bilmiyorlardı.
Onun için geldiklerinde işte bir şey soruyorlar. Üstüne onu sorduktan sonra bir soru daha, bir soru daha. Sorunun arkası kesilmiyor yani. Ashab-ı Kiram’da soru sormaktan hicap ederdi.

Başka bir şeyde, Peygamber Efendimiz söylediği hadiste de ne diyordu?
“Diğer kavimlerin helaki” diyor. “Çok soru sormaktan helak oldu”. Yani bir hüküm gelmedi. Hüküm gelince de ona tabi olunmayacağı ne oluyor? Bu sefer insanların o zaman da helak yazılmış oluyor. Yani bir şeye eğer hüküm verilmediyse, o konuda devam et. Fazla irdeleme yani. Sonra o hakkında hüküm geliyor. Nefislerine ağır geliyor. Bu sefer onu yapamıyorlar. Ondan sonra da Allâhu Teâlâ’nın cezası müstehap oluyor.

Hazreti Osman güya öyle. Peygamber Efendimiz, Hazreti Osman geldiği zaman biraz toparlanırmış ve onu karşılarmış. Diğer Ashab-ı Kiram Efendiler sorduklarında, Hazreti Osman için “Melekler dahi ondan haya ediyor” diye buyuruyorlar. İşte Sahabeler böyle edepli, hürmetli. Ondan sonra gelen Veliler de aynı şekil. Abdülkadir Geylani Hazretleri ne diyor? “Benden sonra gelecek olan Veliler, benim ayak mesafemdedir” diyordu. “Başları benim ayak mesafemdedir” diyordu. Bunun da kazanmasının, Gavsul Azam olmasının şeyi. Peygamber Efendimiz Mirac’a giderken Burak’a bineceği zaman Abdülkadir Geylani Hazretlerinin ruhaniyeti geldi. “Ya Resulallah benim sırtıma bin, öyle çık Burak’a” diye söyledi. Ve Peygamber Efendimiz de ona methetti. Hayır dualar da bulundu. Ve onun makamı işte diğer Velilere göre en üst mertebede, yani onların başları diyor benim ayak mesafemdedir.

Hazreti Musa Aleyhisselam, Kelimullah, Allâhu Teâlâ ile konuşuyorlardı. Allâhu Teâlâ dedi ki; “Onu yarın senin evinde buluşacağız.”
Yani orada konuşacağız. “Yarın için hazırlık yap”. Hazreti Musa da tabii sevindi. Ertesi gün söyledi ev halkına işte, “Allâhu Teâlâ evime gelecek, bizi ziyaret edecek. Yani burada konuşacağız biz Allahu Teâlâ ile.”
Ona göre hazırlık yapmaya başladılar. İşte evi derlediler, topladılar, sildiler, süpürdüler. O gün akşam üstüne doğru da bir ihtiyar geldi. Ona; “Ya Musa!” dedi “Benim karnım aç, bana verecek bir şeyin var mı?” O da “Dur şimdi” dedi, “Rabbül Alemin bizi ziyarete gelecek” dedi, yani burada konuşacağız. “Şimdi, tam sırası mı? dedi. “Sen de bari boş durma, al şu testiyi” dedi, “Bir testi su getir de bari” dedi, “İşte yerleri yıkayalım, edelim. Bir şeyin olsun, ecrin olsun senin de.” Verdi onun eline testiyi. Adam suyu getirdi geldi, bekledi, bekledi. Ne gelen var ne giden.

“E” dedi, “Ben gideyim bari” dedi. Ondan sonra gitti o. Tabi Allâhu Teâlâ gelmedi. Hazreti Musa ertesi gün Tur-i Sina’ya gitti. “Rabbül Alemin yalan söylemez. Bunun hikmeti nedir?” diye. Gitti sordu. “Ben dün” dedi, “Geldim” dedi. “Sen” dedi, “Benim elime dedi bir testi tutuşturdun. Beni su almaya gönderdin. Eğer sen o gelen ihtiyara izzeti ikram etseydin, Bana etmiş gibi olacaktı. Ya Musa” dedi. Yani buradaki ihtiyara verilen hürmeti dahi kendine yapılmış add ediyor Allâhu Teâlâ.

Hatta ne diyor ayet-i kerimede; “Kim ki Allah’a güzelce bir borç vermeyi ister”. Yani yapılan sadakayı ya da bir yetime, öksüze yani yapılan hayırları dahi Allâhu Teâlâ kime kendine addediyor. Kendine borç verilmiş gibi sayıyor. Anneye, babaya hürmeti, işte hastaya, mümin kardeşine şeyleri dahi hepsini ne yapıyor Allâhu Teâlâ, Kendi üzerine verilmiş gibi kabul ediyor. İşte bunlar hep edep, haya, güzel ahlakın getirileri.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey, Şeyh Edebali’yi ziyarete gitmişti. Bir oda tahsis ettiler ona gece uyuması için. Odanın içinde de Kur’ân-ı Kerim vardı ve o ayaklarını uzatıpta yatmaktan haya etti edebinden dolayı. Ve o gece uykusuz geçirdi. Sabah kalktıklarına baktılar hiç yorgan morgan serilmemiş. Nedenini sordular. Dediler; “Ben burada Kur’ân-ı Kerim varken, nasıl ayağımı uzatıp da yani uyuyayım”. Ondan dolayı Allâhu Teâlâ  onun evlatlarına tam 600 küsur sene ne verdi? Hükümranlık verdi.

Ondan sonra Bişri Hâfi Hazretleri vardı. O da sarhoştu. Her gün akşam içerdi. Küfelik gelirdi eve. Yolda bir gün gelirken ayağında hatta ayakkabıyı bile meyhanede unutmuş. Çamurlara basa basa geliyor evine. Çamurda işte Allâhu Teâlâ’nın ismini buldu. Besmele yazısını. Aldı onu “Ya Rabbil Alemin” dedi. “Senin” dedi “İsmin böyle yerlere layık değil” dedi. Aldı onu koyununa koydu, temizledi. Evinin en güzel yerine astı. Ona yaptığı edep ve hürmetten dolayı ne yaptı? Ondan sora Allâhu Teâlâ onun yolunu hidayete çevirdi. Ve o Allâhu Teâlâ’yı bulduğunda ayakları yalın ayakta ya.
Onun için Bişri Hafi deniliyor ona. Ondan sonra ayakkabı giymedi o. Bağdat sokaklarında dolaşırken ama bir kuş yere pislemiyordu. Ona Allâhu Teâlâ’ya ettiği hürmetten, yani; Veli olmuştu.
Düşün yani bir hayvan bile onun gezindiği sokaklara pislemiyordu. Ne zaman ki bir Veli baktı yere kuşlar pisliyor, “Ha” dedi, “Hz. Bişri Hakk’a yürüdü ki kuşlar artık sokaklara pislemeye başladı”. Öylelikle anladı yani.
Allâhu Teâlâ’ya karşı edep, haya ve hürmetini takınan kişiye Allâhu Teâlâ da mahluklarını, ona karşı edepli yapıyor. Kuşları sokaklara pislettirtmiyor.

Dergahların kapısında öyle yazıyordu, “Edeb Ya Hu”.
Hatta dervişler dergaha girerken, ilk önce kapının eşiğini öperlermiş, öyle geçerlermiş içeri yani. Edeb, haya, ilmin tacı.

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Besmele #Nur #Ehlibeyt #AshabıKiram#Bitkiler #nebatat #rızk #ahlak #edep #haya #BişriHz #PeygamberEfendimiz #Amenerrasulü #ŞeyhEdebali

MÜMİN KARDEŞLİĞİ

0

“Müminler ancak kardeştir”, –Esteizübillah, “İnnemel mu’minune ihvetun”, yani mümin olmanında birçok vasıfları var. Peygamber Efendimiz zamanında birtakım Arapların içinden Bedeviler geldi İslam dinini öğrenmek için. “Şimdi biz iman ettik mi ya Resulullah?” diye sordular, ayet-i kerime indi; “Şimdi siz iman ettik demesinler” dedi, “Biz teslim olduk.” Yani “İslamiyeti seçtik”. İslamiyet teslim olmaktır. “Yani iman tam kalplerine oturmadı” dedi. Çünkü iman etmenin de bir çok rukunları var. 

Dil ile ikrar, kalp ile tasdik ve bunları fiiliyata dökmek gerekiyor. “La ilahe illallah” diyoruz, “La ilahe illallah” 32 farzı, “Muhammeden Resulullah” 54 farzı temsil eder. Bunlarla işte biz ne yapacağız, amel edeceğiz. Yani; İslam’ı bir cihetten değil, bizim birçok cihetten mücadele etmemiz gereken bir safha, işte; farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh, müsfit onları bilip, öğreneceğiz ve ona göre amel etmemiz gerekiyor. Onun için Peygamber Efendimiz; “Şu 3 zümreden birisi olun, dördüncüsü olmayın” diyor. “Ya alim olun ya alimi dinleyenlerden olun, yani sohbetinde bulunanlardan olun ya da onları sevenlerden olun, dördüncüsü olmayınız ki helak olursunuz.”

Onun için insanın gittiği ortamlar kişinin hayatına tesiri büyüktür yani, işte insanın 4 büyük düşmanı var. Bunlardan birincisi nefis, onunla mücadele etmek mecburiyetindeyiz. Bir nefis çünkü 70 şeytana bedeldir. Normalde mesela biz bir yolda gidiyoruz. “Baktığımız ilk bakış nedir Rahmanidir, ikinci defa mesela; harama ikinci defa eğer bakarsan o nefistendir” diyor. “Üçüncü defa baktığında o şeytandandır” diyor. İkinci düşmanımızda şeytan. Ondan sonra, üçüncü düşmanda bulunduğun işte arkadaş ortamıdır. Yani onun meluniyeti sana bulaşır. Dördüncüsü ise Peygamber Efendimiz, o kişiler hakkında da ne diyor; “Ahir zamanda benim ümmetimin arasında” diyor. “Ağzı iyi laf yapan münafıklarından korkarım” diyor, işte bu da nedir, bir alim ya da kendini alim zanneden kişi ne yapıyor, vaaz veriyor. “Eğer vaaz verirken, o içine bir haram koyarsa bir haram, haram söz söylerse işte; bu bir tencere yemeğe bir damla zehir koymuş gibi olur” diyor, “Bütün yemek ne olur, zehir olur. O ise mesela normalde bir arkadaş, bir kişiyi yolundan edebilir.” Ama o din alimi diye çıkan kişi ne yapıyor, 100 kişiye vaaz vermis olsa, 100 kişinin ayağını kaydırmış olacak. 1000 kişiye vaaz vermiş olsa, 1000 kişinin ayağını kaydırmış olacak.” “İşte bunun düşmanlığı daha büyüktür” diyor.

Onun için Müslümanın uyanık olması lazım, yani dinini bir nebze ögrenmesi lazım, tabi herşeyde kitaptan ögrenilmez, çünkü kitaptan daha çok Peygamber göndermiştir Allâhu Teâlâ.  Bire-bir insanlarla diyalog kurarak öğretilmiştir ve ögrenile gelmiştir.

Normalde de mesela biz dünya hayatımızda, ne yapıyoruz, çocuğumuzu okula gönderiyoruz, anne-baba okuma-yazma bilmiyor mu, biliyor ama bir hocaya göndermek zorunda kalıyor. İşte sen bir dersi, nasıl geçtiğini nereden bileceksin, ona bir ögretmen, hoca var ki ona gereksinim duyuyoruz yani. Her bir de dersin, her sınavın, her sınıfın bir hocası var. Ayrıyetten; “Yeterli kalmadı” diyoruz. Ayrıyeten bir de hoca tutuyoruz, özel hoca, bu dünya işlerinde bile hoca gereksinimi duyuluyor. Ahiret işlerinde de muhakkak olması lazım gerekiyor dini ögrenebilmemiz için.

Ayetlerin bazılarının açık ve nettir hükümü ama bazı ayetleri ise Allâhu Teâlâ üstü kapalı olarak anlatmıştır. İşte biz bunların açıklamasını Peygamber Efendimizden öğreniyoruz, din alimlerinden öğreniyoruz. Yani “Zekatı ver” diyor Allâhu Teâlâ, lakin kaçta kaçını vereceğimiz yazılmıyor, onu biz Peygamber Efendimizden öğreniyoruz. “Namazı kıl” diyor, mesela; ama hangi namazı, hangi vakit namazı kaç rekat kılacağız? Bunları biz hep Peygamber Efendimiz vasıtasıyla öğreniyoruz. Bunların zahiri anlamı olduğu gibi, batını anlamı da var.

İşte müminin vasıfları Kur’ân-ı Kerim’de bildirilmiştir. “Allah ve Resulüne itaat eder” deniliyor. Yani biz fasıklar gibi olmayacağız, fasık ise ne; bilipte yapmayan yani kişi, öğretmen olmuş, doktor olmuş yani bunun kaç yıl okumuş öğrenmiş, fakat bu mesleği icra etmiyor. İcra etmeyince ne kendisine faydası var, ne de karşı tarafa faydası var. Kendi bir geçimlik sağlayamıyor ondan, karşı tarafında bir yarasına merhem olamıyor. Bu aynı fasıklık alameti. E kafir ise, inkar eden yani inanmayan.

Münafık ondan daha beter, kafir hiç olmazsa ondan mert, o inandım gibi görünüp de halbuki içten içe inanmayan. Allâhu Teâlâ onlar için, “Onlar duvara yaslanmış içi boş hurma kütükleri gibidir” diyor. Bir de “Sizin başınıza gelen güzel olaya onlar üzülürler. Sizin başınıza bir herhangi bir üzücü olay gelsede onlar sevinirler” münafığın alametlerinin durumlarını öyle bildiriyor.

Müminler düşmana karşı şedid, kendi aralarında ise yumuşak huylu, tevazulu. Peygamber Efendimiz müminler için, “Onlar bir binanın yapı taşları gibidir. Yani birbirlerine kenetlenmişlerdir” buyuruyor. Bizimde aynı o şekilde olmamız lazım, yani en uzakta dahi olsa bir din kardeşimiz hakkında hayır dua edeceğiz.

Başka bir hadiste de Peygamber Efendimiz ne diyor, üç defa tekrarlıyor; “Mutlak kabul olunur!” diye. “Ya Resulullah o nedir?” diye sorduklarında, “Müminin mümine yapmış olduğu duadır” diyor. Bunun diğer bir ismi de “Günahsız ağızla yapılan dua”, mesela ben bir günah işledim, dua ettim, günahlı ağızla kendime dua etmiş oluyorum ama başka bir mümin kardeşime ettiğim zaman ne oluyor, o günahım bende kalıyor, duam ona gidiyor, aynı şekilde bu böyle karşı karşıya gidip gelen dua, günahsız ağızla yapılmış olan dua, “Müminin mümine etmiş olduğu dua, mutlak kabul olunan dualardandır” diye buyuruyor Peygamber Efendimiz. Ama tabi ne olacak, mümin olacak, çünkü Allâhu Teâlâ ne diyor; “Müminler ancak kardeştir”. Yani senin kendi ev halkından dahi olsa, en yakının dahi olsa, ona dua yapmayı yasaklıyor Allahu Teâlâ. Hatta bunu ayet-i kerimede Hazreti İbrahim Aleyhisselam- U’lül Azm Peygamberlerden, o babası için yapmıştı. Onu hemen men etmişti.

Hz. Nuh Peygamber de aynı şekilde oğlu için dua edecekti. Allâhu Teâlâ dedi; “Seni U’lül-Azm Peygamberler listesinden silerim” dedi. “O senin ev halkın değil, o senin hiç bir şeyin değil” dedi, “Senin kardeşlerin müminler” dedi. Ondan sonra Nuh (a.s.) duasını düzeltti; “Ya Rabbel Alemin, beni, anne ve babamı, benim evime giren mümin erkek ve kadınları ve kıyamete kadar gelecek olan müminleri affedip, bağışla, magfiret eyle. Zalimlerin helakını artır” dedi ve duayı hemen değiştirdi. Çünkü Allâhu Teâlâ mümin olmayanlara dua etmesini istemiyor yani.  Onun için müminler birlik, beraberlik içinde olmak mecburiyetinde, çünkü neden Peygamber Efendimiz ne diyor; “Birlikte rahmet vardır, ayrılıkta ise zulmet ve zahmet vardır.”

Peygamber Efendimiz, Ashabıyla ile bir yolculukta idi. Ashaptan birkaç kişi yolun kenarında bir mağara gördü. Kendi aralarında konuştular. “Biz buraya işte sığınalım, burada ibadat taatla meşgul olalım, yani kendimizi Allah’a adıyalım. Bunu Peygamberimize soralım bakalım, bize ne diyecek?” Bunu Peygamber Efendimize bildirdiler. Dediler, “Ya Resulullah biz burada kendimizi Allah’a adıyacağız, işte burada ibadet taatla olacağız.”

Peygamber Efendimiz dedi; “Ben buraya ruhban olarak gönderilmedim, Yani ben insanlarla sosyal ilişkileri var insanların içinde, insanların içinde olan kişi, normalde tenha olan bir yerde olan kişiden 70 kat daha fazla ecire sahip olur” dedi.

Bununla ilgili yaşanmış bir olay var. İki kardeş var, biri şehirde kendini yetiştiriyor, diğeri dağda yetiştiriyor. İkisi de keramet ehli oluyor. Şehirde olan ayakkabı tamircisi.

Bu köydeki kardeşi de bunu ziyarete geliyor. Birgün niyet ediyor, köylüden de süt alıyor. Onu koyuyor bez torbaya. Bez torbada tabi akıtması lazım sütün. Tabii kermaet ehli olmuş, damlatmıyor. O gün ne hikmetse, o ayakkabı tamircisi olan kardeşi de süt almış. O da bez torbaya koyuyor, o da keramet ehli olduğunu gösteriyor. O da işte dükkanda bir askıya koyuyor, damlamıyor. Kardeşi geliyor bunu ziyarete, selam veriyor. Hoş sohbetten sonra o da alıyor torbasını asıyor kardeşininkinin yanına. İkisininki de akıtmıyor.

Aradan biraz zaman geçtikten sonra bir bayan müşteri geliyor. Ayakkabısı tamir olacak. “Çıkartınız efendim, tamir edelim.” Eteğini biraz sıyırınca bu dağdan gelen kalbi biraz oynamaya başlıyor. Süt “Tıp tıp tıp…” damlamaya  başlıyor. Tabi bu dağda kadın görmemiş ki, ondan imtihan olmamış yani, dağda yetişince kaç şeyden muaf oluyor insanlarla sosyal hayata ilişkin. Ondan sonra, aile hayatı yok. Aileye karşı bir sorumluluğun yok. Çocuklarla ilgili bir sorunun yok. Komşun yok, komşu ile ilgili bir sorunun yok. Yani birçok şeyden muaf. Yani bu bir öğrencinin bir tanesi var 5 soruya cevap veriyor, bir tanesi var 100 soruya cevap veriyor. 

Onun için toplulukta olan bir insanın sorumluluğu ve imtihanı daha fazla. Dağdakinin yada tenha bir yerde olan kişinin daha az, onun için ecir ve mükafat daha çabuk büyüyor.

Onun için ayet-i kerime de ne buyuruyor Allâhu Teâlâ; “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin Velisidir, yardımcısıdır. Onlar iyiliği tavsiye ederler, kötülükten men ederler, namazı kılarlar, zekatı verirler. Allah ve Resulüne itaat ederler” buyuruyor.

Şimdi dağda olunca kiminle yardımlaşacaksın, kime iyiliği tavsiye edeceksin, kimden neyi men edeceksin? “En sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda infak etmedikçe, gerçek iyiliğe ulaşamazsınız” diyor ayet-i kerimede. Yani mümin olan bir kişi kendi için istediği hayır, hasanat, iyilik, güzel şeyler için mümin kardeşi içinde istemesi lazım. Hatta Ashab-ı Kiram Efendilerimiz bunlardan en güzel örnekler.

Bir savaş sonrası gaziler ve yaralılar vardı. İşte onların bakımlarının üstlenen kişiler var. Gidiyor o yaralı olanlara bakmak için, su ihtiyacı olana su verecek, o Ashab-ı Kiram’a veriyor suyu içmesi için. Bakıyor yanındaki mümin kardeşi kıpırdıyor. O diyor, “Bak kıpırdadı o. Onun benden daha fazla ihtiyacı vardır. Ben iyiyim şimdilik, ona ver!” diyor. Tam ona gidiyor, bakıyor etrafına başka bir mümin kardeşini görüyor. Diyor “Ben iyiyim. Ona ver!”, öyle öyle savaş meydanında dolaşıyor, birisine de su veremiyor. Yani ölüm anındayken bile mümin kardeşini düşünüyor. En son götürdüğü kişi vefat ediyor, Hakk’a yürüyor. Sonra diyor; “Geri döneyim öbür diğer ondan evvel isteyene vereyim.” Bir bakıyor o da vefat etmiş, “Ondan evvelkine bakayım” diyor, vefat etmiş, vefat etmiş, yani elindeki suyu bile dağıtamıyor. Ama son anda bile düşün yani Ashab-ı Kiram Efendilerimiz kendinden evvel kimi düşünüyor, kardeşini düşünüyor. Ensar ile muhacirlerin kardeşliği dillere destan yani “Bunu da mı yapmışlar!” denilebilecek kadar yüksek seviyede. Yani sütten gelen kardeşlik, dini kardeşlik kadar değil.  Çünkü eğer öyle bir şey olsaydı Habil ile Kabil’in olayını biliyoruz, kıskançlıktan dolayı ne yaptı, diğer kardeşini katletti, işte zakirler, dervişler böyle olmamız lazım. Çünkü Peygamber Efendimiz ne buyurmuştu; “Zakirler benim ev halkım gibidir” buyuruyor. İşte Peygamberimizin ev halkından gibi olduk, hal ve hareketlerimize dikkat etmemiz lazım. Yani bu bir şehirde valinin ya da ilçede bir kaymakamın yaptığı hareket nasıl insanların gözüne batar, mesela içki içse nara atsa, insanların dilinde peleseng olur, herkes ayıplar. İşte bir dervişinde, zakirinde yaptığı hareket aynen o şekilde batar. Ona göre hal ve hareketlerimizi düzenlememiz lazım ama sıradan bir sarhoş yapsa aynı hareketi, ne derler; “Ayyaş içip, nara attı!” derler. İşte bizim halimizde ona göre olması lazım.

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#zakir #dinkardeşi #tasavvufsohbeti #birlik #salihamel #Hakk #mümin #insan #islam #sohbet #kardeşlik

2024 Safer Ayı Ne Zaman, Safer Ayında Kılınan Namaz Ve Tavsiye Edilen Zikir Nedir?

0

Safer Ayı Kılınan Namaz Ve Tavsiye Edilen Zikir

Safer ayı, hicri ayların ikincisidir. Muharrem ayından sonra gelir. Bu ayda birçok bela yeryüzüne iner. Bunlardan korunma umuduyla yine Rabbimize sığınmak elbette ki en doğrusudur. Çünkü Cenab-ı Hak bize; “Ey iman edenler, sabrederek ve namaz kılarak Allah’tan yardım dileyin. Şüphe yok ki, Allah sabredenlerle beraberdir. (BAKARA-153)” buyuruyor.

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi kılınması gereken 4 rekatlık nafile bir namaz vardır.

Ayrıca Safer ayında 2 rekat olarak kılınan nafile namazda  vardır. Bu namaz 2 rekat olarak kılınır. Safer ayı boyunca herhangi bir gün kerahat vakti olmadığı sürece her vakit 2 rekatlık namaz kılınabilir.

Safer Ayında 4 Rekat Olarak Kılınan Nafile Namaz Nasıl Ve Ne Zaman Kılınır?

Safer ayının ilk ve son çarşamba gecesi; salı akşamı akşam ezanından sonra sabah namazına kadar kılınabilir. Bu namaz 4 rekat olarak kılınır.

Niyet: “Niyet ettim Ya Rabbi Senin rızan için namaz kılmaya” diye niyet edilir,

Allahu ekber” diyerek Tekbir alınır:

1’inci Rekat: Sübhaneke, Eûzu Besmele, Fatiha, 17 adet Kevser Sûresi,

2’inci Rekat:  Besmele, Fatiha, 5 adet İhlas Sûresi,

İlk Oturuş:     Ettahiyyatü,

3’üncü Rekat: Besmele, Fatiha, 1 adet Felak Sûresi,

4’ün Rekat: Besmele, Fatiha, 1 adet Nas Sûresi,

Son Oturuş:    Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena,

okunarak bu namaz kılınır.

Safer Ayında 2 Rekat Olarak Kılınan Nafile Namaz Nasıl Ve Ne Zaman Kılınır?

Bu namaz 2 rekat olarak kılınır. Namaz Safer ayı boyunca herhangi bir gün kerahat vakti olmadığı sürece her vakit kılınabilir.

Niyet: “Niyet ettim Ya Rabbi Senin rızan için namaz kılmaya” diye niyet edilir,

Allahu ekber” diyerek Tekbir alınır,

1’inci Rekat:   Sübhaneke, Eûzu Besmele, Fatiha, 11 adet İhlas Sûresi,

2’inci Rekat:   Besmele, Fatiha, 11 adet İhlas Sûresi,

Oturuş:           Ettahiyyatü, Salli-Barik, Rabbena,

Safer Ayında Tavsiye Edilen Zikir

Allah’ı zikretmek ibadetlerin en eftalidir. Bu ayda “La havle vela kuvvete illa billah zikrini çokça zikretmek tavsiye edilir. Herhangi bir sayıda olmadan akla geldikçe bu zikri bolca çekmek gerekir.

2024 yılı Safer Ayı 5 Ağustos’ta başlayacaktır ve 3 Eylül tarihinde sona erecektir. 2024 yılı, Safer ayının ilk çarşamba gecesi; 6 Ağustos 2024 Salı gününün akşamıdır. Çünkü Hicri takvimde geceler günden önce gelirler. 2024 yılı Safer ayının son çarşamba gecesi de; 27 Ağustos 2024 Salı gününün akşamıdır.

Safer ayında başımıza olası gelebilecek musibetlerden korunma umuduyla sıkça gücümüz doğrultusunda sadaka vermeye çalışmalıyız. Unutmayalım sadaka demek illa para vermekte değildir, bir çift güzel söz söylemek ya da tebessüm etmek ya da sokak hayvanlarına evde kalan yemekleri vermekte sadakadır. O nedenle sadaka olarak kimin neye gücü yetiyor, neyi yapabiliyorsa onu yapabilir.

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#saferayı #nafilenamaz #saferayınafilenamazı #zikir #namaz #dörtrekatnafilenamaz #ibadet #2023saferayı #saferayınezaman #saferayıneokuyalım

SALİH AMEL, HAKKI VE SABRI TAVSİYE ETMEK

0

Salih Amel, Hakk’ı Ve Sabrı Tavsiye Etmek

Allâhu Teâlâ’nın emir ve yasakları, insanın nefsiyle mücadelesi ve tezkiye etmesi ile alakalı olan bir şey, çünkü; iman 72 şube ve bu imanın bir ilk yarısı sabır, diğer yarısı da şükür. Allâhu Teâlâ’nın emirlerini yapıyorsak, sabırla yapacağız ve şükür edeceğiz bunu yapabildiğimiz için. Diğer yapma dedikleri içinde sabır edip, yapmayacağız ve bunu yapmadığımız içinde Allâhu Teâlâ’ya şükür edeceğiz. Allâhu Teâlâ bu insanların emir ve yasaklarına uyulmadığı takdirde, durumlarının ne olduğunu bize Vel Asr Sûresi’nde bunu belirtiyor:

Vel asr.  İnnel insane le fi husr”.

“Asra yemin olsun ki” diyor Allâhu Teâlâ, “İnsanlar hüsran içindedir. Hasar ve ziyan içindedir” diyor. Ondan sonra gelecek olan ayette ise; insanların yani bu hasar ve hüsrandan nasıl kurtulacaklarını bildiriyor. Kimlerin hasar ve hüsranda olmadıklarını belirtiyor; “İllellezine amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr.”

“Ancak iman edip, salih amel işleyenler Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler müstesna”. Burada sadece iman edip, amel işleyenler demiyor. “Salih ameli”de ekliyor, salih amel olmazsa olmazlardan. Çünkü kişi mesela bir hayır yaptığı zaman ya da bir hasanet yaptığı zaman; bunu neye dayanarak yaptı, yani gösteriş olsun diye mi, buna cömert desinler diye mi? İşte salihatlık orada önemli.

Maun Sûresi’nde Allâhu Teâlâ ne diyor; “Vay ki o namaz kılanların haline. Onlar ki gösteriş ve gaflet içinde namazlarını kılarlar” diyor ya da kişi camiye gidiyor, işte patronun gözüne göreyim diye ya da başka birisinin gözüne göreyim diye, yani çıkar amaçlı, salihatta ise; saf, katışıksız yani sadece Allah için yapılan amel demek.

Namazda oturduğumuzda, Ettehiyyatü okuduğumuzda ne diyoruz orada, “Esselamu aleyna ve ala ibadillahissalihin”. Yani “Allah’ın selâmı bizim üzerimize ve salihatı yapan kulların üzerine olsun”. O okuduğumuz Tahiyyat Miraç’ta olan hadiseyi anlatıyor zaten. Oradaki olan olaylar, işte ilk önce Peygamberimiz Efendimiz; “Ettehiyyâtu lillâhi ve’s-salavâtu ve’t-tayyibâtu” Allâhu Teâlâ’yı sena ediyor salat ve selam ile. Ondan sonra, Allâhu Teâlâ sesleniyor; “Esselâmu aleyke eyyuhe’n-nebiyyu ve rahmetullâhi ve berakâtuhû”, “Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi Nebinin üzerine olsun” diyor, ondan sonra tekrar Peygamber Efendimiz söz alıyor; “Esselâmu aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-salihîn.” “Allah’ın Selamı bizim üzerimize ve salihatı yapan kulların üzerine olsun” diyor. Ondan sonra bütün melekler, “Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resulü” deniliyor. Yani işte Miraçta olan olay, yani namazda müminin miracıdır.

Ondan sonraki gelen ayet ise; “Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” diyor Allâhu Teâlâ. Hakk’ı tavsiye etmek yani; Allahu Teâlâ’nın iyi güzel hoş güzel olan şeyleri yap demek. Sabrı tavsiye etmek, o da ne demek; Allah’ın men ettikleri şeyleri bildirmek, yani bu tüm mümin olanların üzerine bir görev yani bu tebliğ etmek. Allâhu Teâlâ’nın mesela halifesi dediği nedir? Allâhu Teâlâ bize neyi bildiriyor, emir ve yasaklarını. Bir mümin olan kişi de Allâhu Teâlâ’nın bu emir ve yasaklarını bildiriyorsa, bu işte halife olmuş oluyor, Allâhu Teâlâ’nın halifesi. Peygamber Efendimiz ne yapıyor? O da emir ve yasaklarını bildiriyor. O zaman ne olmuş oluyor, Peygamber Efendimizin de halifesi olmuş oluyor. Kur’ân-ı Kerim’den bildiklerimizi de öğretince ne olmuş oluruz, yine Allâhu Teâlâ’nın halifesi ve Kur’ân-ı Kerim’in halifesi ve Peygamber Efendimizin halifesi olmuş oluyoruz. Bu görevi üstlenebilmek için ne yapmamız lazım, bizim Kur’ân-ı Kerim’i okumak, anlamak, hayatımıza ikame ettirmek ve insanlara bunu paylaşmak yani bildirebilmek. Onun için yani biz bir sayfa Arapça okuduğumuz zaman, bir sayfada Türkçe mealini okumamız lazım ki ne dediğini Kur’ân-ı Kerim’in anlayabilelim. Arapça okumakta büyük sevap, onun harfini bakmak bile büyük sevap ama okuduğumuzu da anlamak ile mükellefiz biz. Şimdi “Biz Arapça okuduk, öğrendik, bir hafız olduk” diyor ama Arapça yüzünden okumuş oluyor ama anlamını bilmiyor, yani bu şey gibi olmuş oluyor; İngilizce okumayı öğrendin yani yazılışı başka, okunuşu başka. Yani biz Arapça’yı okuduk ama içindeki manayı bilmedik. O zaman bir anlamı olmuyor. İşte manasını da bileceğiz ki, öyle öğretebileceğiz millete, öğrenmeden nasıl öğreteceğiz, hayatımıza nasıl ikame ettireceğiz? Yani Kur’ân-ı Kerim’i alıp süs eşyası gibi bizi korusun diye duvara asmayacağız yani, o zaman biz ondan büyük şey mesuliyet altındayız. “Allah’ın ayetlerini anlayasınız diye size böylece öğüt veriyor” diyor Allâhu Teâlâ bir ayet-i kerimede.

Peygamber Efendimiz ise; “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenip ve öğreteninizdir” diyor.

Hadis-i kutsi de ise, “Eğer siz Allah’tan korkarsanız, düşmanlarınızda sizden korkar” diyor, “Eğer siz Allah’tan gerektiği gibi bir korkmazsanız, bu sefer düşmanlarınızın o kalbindeki korkuyu söker alır Allâhu Teâlâ ve onları size musallat ederim.” diyor.

Peygamber Efendimiz diğer bir hadis-i şerifinde ise; “Bu dini yaşayın, yaşatın, insanlık nizamına perçinleyin ve bunları yaparken neyinizi kaybederseniz kaybedin. Canınızdan, malınızdan, kanınızdan, bunların mükafatını verecek olan Allâhu Teâlâ Azze ve Celle’dir, müşteriniz Allah’tır” diyor.

Yani insan uzun bir yolculukta, ana rahmine Berzah Alemi’nden 50.000 yıllık yoldan geliyor insan. Anne karına 120 günlükken bu can ona ulaşıyor, ondan sonra dünya hayatımız başlıyor, ondan sonra kabir hayatımız, ondan sonra tekrar Berzah Alemi’ne gidiyoruz, ondan sonra Kıyamet koptuktan sonra, Allâhu Teâlâ insanı diriltiyor kuyruk sokumundaki mercimek tanesinden biraz büyük olan tohumundan, yerden ot biter gibi bitiyor. Ondan sonra Mahşer yerinde herkes hesabını- kitabını verecek. Ve Ondan sonra da Cennet ya da Cehennem.

İşte biz bu dünyadaki bu sermayemizi. dünyadayken toplamamız lazım diğer ahiret hayatı için. İşte nasıl ki bu dünya hayatıda, dahi bir uzun yolculuğa çıkacağımız zaman hazırlığımızı yapıyoruz, bavulumuza-çantamıza işte gerekli olan erzak ya da ihtiyacımız olan şeyleri dolduruyoruz, işte bu da aynı sevapları yani bizim bu bavulumuza doldurmamız lazım Allâhu Teâlâ’nın emir ve nehiylerini yaparak, işte bu bavulu da şeriat olarak düşünelim. İşte biz hububat atıyoruz, işte her türlü yiyecekten dolduruyoruz, işte bizim yapmış olduğumuz her türlü iyilik, ibadat, iyilik, hasene ve bunların değerleri ve ecirleri farklı farklı.

Mesela; bir hacı dayı var, kahveye gidiyor. Orada bir deli geliyor, bundan illa bir ekmek parası istiyor. O da biraz eli sıkıymış, vermek istemiyormuş, işte bu bağırıyor. “İlla ver, illa ver!…” O da başından savmak için artık veriyor ona bir ekmek parası, diyor; “Hadi, git al”.

Ondan sonra aradan biraz zaman geçiyor. “Hacı dayı” diyor. “Bu ekmeği verdin, aldım ama bunun yanına işte peynirdi, zeytindi ya da bir şey yani yanına katık bir şey daha alayım”.

“Ya yapma etme, ekmek parasını ben verdim, onu da başka birisinden al”. O da “Yok, illa sen ver hacı dayı, illa sen.” O da vermiyor, kaçıyor gidiyor ondan, “Kurtulayım çenesinden!” diye.

Sonra akşam rüyasında görüyor, Cennette kendini görüyor. İşte bağlar, bahçeler, köşkler, saraylar, geziyor, geziyor, yoruluyor, acıkıyor karnı. Orada hizmetliye soruyor; “Burada yiyecek bir şey yok mu?” diyor.

“Var tabi. Orada bir ekmek var, al onu ye” diyor.

Alıyor ekmeği yiyor, diyor “E bunun yanında katık yok mu, yani peynirdi, zeytindi?”

“Sen sadece ekmek göndermişsin, öbürküleri göndermemişsin ki! Onları da gönderseydin, onları da yerdin!” diyor. Uyanıyor. Bu tabii anlıyor hatasını, hemen evinin alt katına bir aşhane kurduruyor. Ondan sonra gelene-gidene ikram ediyor. Yani esas bizim olan; bizim elimizle verdiklerimiz, onlar bizim karşımıza çıkacak.

Hani Peygamber Efendimizde kurban kesmişti, kurban etinin dağıtılmasını söylemişti. Sonra Hz. Ayşe Validemize sordu, “Ya Ayşe, bize ne kadar bıraktın, ne kadarını dağıttın?”

“İşte ya Resulullah” dedi, “Bize bir parça bize et bıraktım, geri kalan hepsini dağıttım” dedi.

Dedi, “Esas bize kalan, öbür bütün dağıttıkların.”

Yani işte bizim olan yani, bu bavula- çantamıza doldurduğumuz erzaklar, bizim oluyor. İşte bunu da ne yapmamız lazım, delmememiz lazım nedir! Delikte nedir, işlediğimiz günahlar. Herbir işlediğimiz günahlara göre ufak delik, büyük delik açıyoruz. Bunu yamamak için ne yapmamız lazım? Tövbe, istiğfar ve gözyaşı. Hani Allahu Teâlâ seriül hisap; seri hesap gören demektir.

Hani biz bu hububatı deldik çantayı, yani biz kimin hakkına girdiysek Allahu Teâlâ hemen orada, onu ona ona aktarıyor, sevap olarak. Yani biz o bavulu deldiğimiz zaman hemen onu yamamamız lazım.

Peygamber Efendimiz onun için diyor, “Bir kötülük işledikten sonra, hemen ardından bir iyilik işleyin ki o onu örtsün kapasın”. Yoksa Allah muhafaza torba bomboş öbür tarafa gittiğimiz zaman halimiz harap. Ama torba dolu olursa ne olur, Peygamber Efendimiz ne diyor, “Mümine en büyük ödül, hediye ölümüdür” diyor ama tabi çanta dolu olursa! Çanta, torba boşsa halimiz bitap yani.

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#VelAsrSuresi #AsrSuresi #MaunSuresi #Ettehiyyat #salihamel #Hakk #sabır #sabr #sabrıtaviye etmek #tasavvufsohbeti