ZİKRİN ÖNEMİ

0

Zikrin Önemi

“Allah nerededir?” sorusuna İmam Gazeli Hz.’leri dervişlerine şu misal ile cevap veriyor.

Bir kral bir ülkede sarayına resim yaptırmak istiyor salonun bir köşesine, bir yakasına ayrı bir resim, diğer yakasına ayrı bir resim, yani ikisini değerlendirecek, hangisi güzelse onu ödüllendirecek. İşte ülkede haber veriliyor. En güzel ressamlar toplanıyor, çağırıyor, işlerinden iki tanesi seçiliyor. Ondan sonrada ikisine de görev veriyor. “Sen bu duvara resim yapacaksın. Sen de diğer tarafa resim yapacaksın!” ortaya da bir perde geriyorlar, yani ikisi birbirini görmeyecek yani kopya filan çekemeyecek. “Hangisi güzelse ona göre ödüllendirilecek, tamam mı?” “Tamam!”

Ressamın bir tanesi başlıyor duvara işlemeye işte nakışları, çiçekti böcekti aklına ne geliyorsa o anda, işliyor her gün. Diğer taraftaki da hiç resim mesim yapmıyor. Her gün orayı cilalıyor, parlatıyor, cilalıyor, parlatıyor, başka yaptığı hiçbir şey yok. Neyse aradan zaman geçiyor, günler geçiyor. 

“Artık tamam mı?” deniliyor? “Tamam!” diyor “Benim resim bitti.” diyor. Öbürüne soruyorlar. O da “Tamam!” diyor.

Ondan sonra kral denetlemeye geliyor, bakıyor ilk resim yapılan yere, “Gayet güzel. Tamam!” diyor.

Ondan sonra öbür tarafına geçiyor. Öbür taraftaki resme bakacak. Bakıyor öbür tarafta resim falan yok, sadece duvar dümdüz var. Ama cilalanmış parıl parıl parlıyor. Kral diyor, “Ee senin resim nerede?”

“Efendim benim” diyor, “Resim” diyor, “Arkadan perdeyi kaldırdığın zaman, o zaman meydana çıkacak, o zaman aşikar olacak!”. Aynı denildiği gibi yapıyorlar. Aradan perdeyi çekiyorlar. Ve o resmin yansıması direkt o cilalanmış, parlamış duvara nakşediyor, oraya kendini gösteriyor resmin bütün azametiyle, tabi o resim daha soluk kalıyor parlak olan yere göre.

İmam Gazali Allah’ın nerede olduğunun bilinmesi için bu misali anlatıyor. Yani “Siz” diyor. “Kalbinizi öyle cilalayın, parlatın ki o Allâhu Teâlâ’nın mükevanattaki Esmaları sizin kalbinize tecelli etsin, nakşetsin aynı o resmin cilalı olan duvara nakş ettiği gibi” diyor. İşte burada Allahu Teâlâ’yı zikretmenin önemini, cila işte zikir olarak işte onun beziydi, temizlik aracısıydı, öbürkülerde ne olarak ibadetler olarak gösteriliyor ki cila ona en çok şeyi veren. Aynı bu insanın bedenindeki beyin ne ise, zikirde diğer ibadetler arasında en üstün olanı o.  

Allâhu Teâlâ zaten Ankebut Suresi’nde öyle diyor, “Namaz” diyor, “İnsanı kötülükten, fuhuşiyattan alıkoyar ama zikir ise en büyük ibadettir. Zikrullahu ekber; en büyük zikirdir” diyor Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede de belirtiyor. Artı, Peygamber Efendimizde söylüyor zikir edenler için, “Onlar benim ev halkım gibidir” diyor. Allâhu Teâlâ başka bir hadis-i kutsi de ise, “Onlar benim has kullarımdır” diyor. Yani zakir ehlini övüyor.

Ve diğer başka ayette “Zikran kesira” diyor. “Beni çokça zikredin” diyor. Yani “Beni çokça zikreder misin?” demiyor. Çokça zikredin, zikiri çokça yapmamızı istiyor ve bir de şükrü, “Ne kadar da az şükrediyorsunuz” diyor, yani; Allâhu Teâlâ bize bu dünyada neyi çokça, niye sıklıkla yapmamız gerektiğini belirtiyor.

Diğer ibadetlerde “çokça” kelimesini kullanmıyor. Namazda, oruçta, ondan sonra zekatın zaten belirli bir payı var kırkta biri (1/40), onlarda çokça kelimesini kullanmıyor ama zikirde “çokça” kelimesini kullanıyor.

“Zikran kesira” diyor. “Beni çok zikredin”, “Siz Beni zikrederseniz, Bende sizi zikrederim” diyor. “Siz Beni bir toplulukta zikrederseniz, Ben size daha hayırlı bir toplulukta Zikrederim” diyor Allâhu Teâlâ.

İşte bu tarikat kurucuları olan Pirlerimizde bu Esma tertiplerin yapmışlar ki nefsi en etkili methotla Allâhu Teâlâ’yı anmakla, zikretmekle bu nefsi tezkiye ediyoruz biz. Bunlarında Esma terkiplerini Pirler yapmış ki bize kolaylık olsun. Yani bu aynı bir dağın zirvesine çıkacağız, dağa çıkmak için kaç tane yollar var? Sana hangisi uygunsa o yolu takip edip, o yola uyup, o zirveye çıkacağız. Zirveden maksat ne? Maksat Allah rızası. İşte bu zirveye çıkmak hemen bir anda olacak bir şey değil, adım adım takip edeceğiz bu yolu. Çünkü bir işte bile hemen bir günde usta olunmuyor. Bir çırak ilk girdiği zaman temizlik görevi veriyorlar ona. Süpürge görevi veriliyor. Hemen bir günde usta olunmuyor ama ne yapıyor, o işi tekrar  ede ede ede ede ondan sonra mahirleşiyor. İşte bizde zikrede zikrede öyle yol alabiliriz. Peygamber Efendimiz ne diyor; “İki günü eşit olan ziyandadır” diyor, yani her gün üstüne bir kademe koyacağız. Yani yolu ilerleteceğiz ki hedefe ulaşalım.

Allah bizi “Ahsen” sıfatında yarattı, bu ahsen sıfatını devam ettirebilmek için Esmaül Hüsna yani “Allâhu Teâlâ’nın en güzel isimler O’nundur” diyor. Bu güzelliğe de, ahsen sıfatına da Allâhu Teâlâ’nın güzel isimleri ile ahsenlik katacağız ki ilerleyeceğiz, yoksa Allâhu Teâlâ’nın bu güzel isimlerini zikretmezsek ne olacak? O zaman Esfel-i safilin aşağılıkların aşağısına döneceğiz. Allâhu Teâlâ’nın güzel isimleriyle nurlanacak bizim gönlümüz, ağzımız.

Cenab-ı Allah; ayet-i kelimesinde öyle diyor zaten, ne diyor; “Gökyüzünde ve yeryüzünde hiçbir şey yoktur ki, Allâhu Teâlâ’yı tesbih etmesin”. Peki biz bundan mahrum mu kalacağız? Mahrum kalırsak ne olur, Allâhu Teala’yı zikretmezsek ne olur? Diyor ki Allâhu Teâlâ; “Kim ki Rahman’ın zikrinden yüz çevirdi, onun peşine en azılı şeytanları musallat ederiz. Ve onun yakın arkadaşı olur”.

Diğer bir ayette ise “Ona dar bir geçimlik veririz bu dünyada da” diyor. Yani kurtuluşun yok. Nefise mi uyacağız, Allah’a mı? Nefis Allah’ın düşmanı, onun için Peygamber Efendimizde diyor; “En büyük cihad, nefisle olan cihad; cihad-ı ekber. En büyük mücahit; nefsiyle ile mücadele eden.”

Bir savaştan dönerken Peygamber Efendimiz öyle diyor, “Bu küçük savaştan daha büyük bir savaşa katılacağız” diyor. Ashab-ı Kiram Efendilerimiz soruyor; “Ya Resullallah, daha yeni savaştan çıktık, yaralarımızı, berelerimizi iyileştirmedik, hangi savaşa gireceğiz, katılacağız?”

O da diyor ki; “Bu nefisle olan cihat bu ekber-i cihat hepsinden büyük”. Çünkü neden bir savaşta ya şehitsin ya gazi ama nefiste olan mücadelede, savaşta ise ömür boyu. Hele bu ahir zamanda nefisle mücadele daha da zor. Çünkü bunu da Peygamber Efendimiz hadislerinde öyle diyor; “Ahir zamanda” diyor, “Kişinin imanlı olabilmesi kor ateşi elinde tutabilmesi kadar zor olacaktır” diyor. İşte “Bu zamanda” diyor, “Kişi, ahir zamanda istikamet sahibi olan kişi 40 şehit sevabı alır” diyor.

Normalde bir şehide Allâhu Teâlâ; “Kabirden kalk, gir cennetime der” diyor. Sen düşün işte, 40 şehit sevabı alacaksın, Allah’ın izzeti ikramını ona göre tasavvur eyle”. İşte zikirin ehemmiyeti o yüzden büyük, hem ilahi kalkan oluyor, hem nefsine, hem de şeytanın vesise ve desiselerine, mesela bu senin beynine vesise gönderiyor, çıkıpta senin karşına görünüp “Şunu yap, bunu yap” demiyor şeytan, senin beynine  vesise gönderiyor. Aynı bu televizyon kanalından gelen UHF kanalları gibi ses, görüntü gönderiyor.

Allâhu Teâlâ’yı zikrettiğin zaman bu ilahi kalkan olmuş oluyor. O vesise ve desiselerden korunmuş oluyorsun. 

Allâhu Teâlâ ayet-i kerimede ne diyor; “Biz emaneti gökyüzüne ve yeryüzündeki dağlara teklif ettik, onu hiçbiri kabullenmedi, onu zalim ve cahil olan insan yüklendi.” İşte o emanetten maksat hür irade, işte biz bu hür iradeyle nefsimizin yoluna mı gideceğiz, yoksa Allah’ın yoluna mı gideceğiz; işte o bizim elimizde. Peygamber (s.a.v) Efendimiz ne diyor, “Cehenneme dayanabileceğin kadar günah işle, cennete Allah’a ihtiyacın olduğu kadar da sevap işle. Her “akıllıyım” diyen kişide akletmesi lazım. Ee müminde akıllı kişidir, el kārda, gönül Yarda daima Allah’ı zikreder, yani kayıpta değildir.

Ayet-i kerimede Allâhu Teâlâ ne diyor; “Onlar ayaktayken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler ve mükevenata bakarak yeryüzüne ve gökyüzüne ‘Allah’ım sen bunları boş yere yaratmadın, sen her türlü eksikliklerden münezzehsin, bizi ateşin azabından koru’ diye söylerler” diyor ayet-i kerimede.

Peygamber (s.a.v) Efendimiz zakirliğin yani zikredenlerin önemini belirtmek için şöyle buyuruyor, “Mahşer yerinde herkes büyük endişe içindeyken öyle bir takım insanlar vardır ki onlar izzeti ikram olunurlar. Bunlara hatta peygamberler dahi imrenirler, ya Resullallah ‘Bunlar melek midir, cin midir bunlar kimdir ki bu izzeti ikrama dahil olundular”. Peygamber Efendimiz diyor ki; “Bunlar ahir zamanda Allah’ı zikredenlerdir” diyor.

 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#zakir #zikreden #tasavvufsohbeti

ALLAHU TEALA BİZDEN NE İSTİYOR? FATİHA SURESİ’NİN ANLAMI!

0

Allahu Teâlâ Bizden Ne İstiyor? Fatiha Suresi’nin Anlamı!

Allah’ın Rab ismi; öğreten, öğretici anlamında. Yine ilk ayette de öğretici vasfıyla hitap ediyor. Fatiha’da da aynı “Elhamdülillah Rabbil Alemin” yine orada da öğretici vasfıyla bizlere bildiriyor. Hz. Osman Zinnureyn (r.a) zamanında çok hafız ölmüştü. Ondan dolayı Kur’an-ı Kerim’i kitap halinde, fihrist halinde toplama gereği duydu ve bunu toplamaya karar verdi. Allah’ın hikmeti neticesinde ilk sure olarak Fatiha’yı diğerlerininde dizilişinde tabi Allah’ında hikmeti var bunlarda, hepsini ona göre düzenledi ve Kur’ân-ı Kerim meydana gelmiş oldu. Daha önce parça parçaydı.

Peygamber Efendimiz zamanında zaten Kur’ân herkesin aklında var idi, o zamanki en iyi, en revaçta olan şey ya da insanların beklentileri, sevinçleri “Bugün Peygamber Efendimize hangi ayet gelecek vahiy yoluyla ya da yarın hangi ayet inecek?” diye herkes merak içinde yani; en büyük telaşe ya da güzel haber buydu Ashab-ı Kiram Efendilerimiz için.

Kur’ân-ı Kerim’in ilk suresi Fatiha’da da Allâhu Teâlâ ilk 4 ayette kendinden bahsediyor. Ondan sonra da diğer ayetlerde de bizden ne yapmak istediğimizi ve nasıl istememizi gerektiğini Allâhu Teâlâ bizzat kendisi ayetleriyle bildiriyor bizlere.

İlk 1.ci ayet zaten “Bismillahirrahmanirrahim”. Ondan sonra gelen ayet “Elhamdülillahi rabbil alemin”, hamd alemlerin rabbi olan Allah’a mahsustur. Yani ulûhiyet, hamd, övgü sadece O’na aittir demek, zaten Peygamber Efendimiz ne diyor; “Ben seni senâ etmekten acizim Allah’ım, sen anca kendini senâ ettiğin gibisin” yani. Yani uluhiyetini, mahiyetini ancak Allâhu Teâlâ biliyor.

Ondan sonra gelen ayette ise “Errahmânir’rahim”, Rahman ve Rahim olan Allah’ın isminin Esmasından bahsediyor bize. Rahman bu dünyada hiç ayırt etmeden işte müşriğine de, putperestine de, mümine de hepsine ne yapıyor Rahman sofrasından herkese rızkını veriyor. Hatta bu Rahman Esmasından en vahşi hayvan dahi ne yapıyor, yavrusunu besliyor, koruyor.

Allah’ın Rahman Esması İsm-i Azam’lardan, içinde aynı bir bohça gibi birçok Esmayı barındırıyor. Rahim Esması ise sadece ahirette mümin kullarına Rahmet eden demek, çünkü herkese rahmet etse cehennemdeki kişilerin azap görmemesi lazım. Ana rahminde olan çocuk ya da çocuklar barınabiliyor ya da muhafaza olunabiliyor yani belirli bir bölge umuma değil.

Daha sonra gelen ayet ise “Mâliki yevmiddin”, “Din gününün yegane tek sahibi”, zerre kadar hayır işlemişse kişi onu görecek, zerre kadar kötülük yapmışsa onu görecek. İyilik, güzellik ekmişse onu biçecek, kötülük ekmişse onu biçecek.

Buraya kadar olan ayetlerde Allâhu Teâlâ bize Kendini tanıtıyor ve bildiriyor. Ondan sonra gelecek olan ayetlerde ise bize ne istememiz gerektiğini ve nasıl yapmamız gerektiğini bildiriyor. Yani bizim yol haritamızı çiziyor. Allâhu Teâlâ bizi boşıboş bırakmadı, Kendine muhatap aldı. Bizim bu mükenenatta bizim kapladığımız yer, toz zerre kadar, küçücük bir noktayı kapıyoruz ama Allâhu Teâlâ bize değer vermiş, “Yarattıklarımın en şereflisi” diyor, “Ahsen sıfatta yarattım” diyor ve “Meleklerine halife yaratacağım” diyor. “Ben Arş-ı Ala’ya sığmam ama mümin kulumun gönlüne sığarım” diyor. Yani müminin kalbi, gönlü Arş’tan da büyük, hazainullah sırrullah Kabe’den bile büyük, “Kabe’yi yık ama gönlü yıkma” diyor. Yani düşündüğümüz zaman Allâhu Teâlâ’nın bizi muhatap alması, Kendi sözlerini Cebrail vasıtasıyla Peygamber Efendimize, Peygamber Efendimizin ağzından gönlünden, ondan sonra kitap haline gelmesini, belgelenmesi ve bize ulaşması. Bu yeryüzünde olan olağanüstü bir şey, yani mucizevi bir şey ki Allâhu Teâlâ 4 kutlu yerden bize bu haberi getiriyor. Yani bizi kendine muhatap alması olağanüstü bir şey, bir sanatçı ya da ünlü bir kişi geldiğinde insan nasıl onunla tanışınca sevinçlik, mutluluk duyar ya da ona bir mesaj attığında ya da imzalı bir bir kağıt verdiğinde, insanlar yerinde duramıyor yani mutlu oluyor, sevinçli oluyor ama bize gelen haber, mesaj Alemlerin Rabbi olan en ala Sultan’dan geliyor yani bizim sevincimizin kat kat daha fazla olması lazım ki o yaratılmış mı bir kul, biz O’dan gelen habere bu kadar mutlu oluyoruz. Ama diğer Allâhu Teâlâ’dan gelen habere ise ne kadar sevinç diyoruz ya da ne kadar mutlu olabiliyoruz, ne kadar cezb olabiliyoruz.

Ayete devam edecek olursak, “İyya kenabudu ve iyya kenestain”; “Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz”, yani nefsimize mi kulluk ediyoruz, dünyalığa mı kulluk ediyoruz, yoksa Allah’a mı kulluk ediyoruz, bunu ayırd etmemiz lazım ve “Yanlız ancak Senden yardım dileriz” diyoruz. İstemek konusunda Peygamber salat-u Selam Efendimiz hadis-i şeriflerinde ne diyordu; “Ayakkabınızın bağı dahi, ipi dahi kopsa, Allah’tan isteyin” diyor.

Musa Aleyhisselam, bir gün dişi ağrıdı ve Kelimullah zaten kendisi, direkt Allâhu Teâlâ ile konuşan peygamber. Peygamber Efendimiz; Habibullah, Allah’ın sevgilisi. İbrahim; Halilullah, Allah’ın dostu. Adem; Safiyullah. İsa; Ruhullah. Musa; Kelimullah.

Musa (a.s.) Allah’a soruyor; “Benim dişim ağrıyor ya Rabbil Alemin, bunun şifası derdi nedir? Bana yardım et!” diyor. Allahu Teâlâ’da diyor ki, “Ona falanca bir yerde bir ağaç var, yaprağından dişine koy, şifanı bulacaksın” ve dediğini yapıyor. Şifayı da buluyor, aradan baya zaman geçiyor. Ondan sonra yine tekrar dişi ağrıyor. Bu sefer ağaca gidiyor direct o yaprağı koparıyor, işine koyuyor ama şifayı bulamıyor, ağrısı geçmiyor yani, bu sefer Rabbil Alemine dönüyor; “Ya Rabbil Alemin” diyor. “Daha evvelden dişime koydum ama şifayı bulamadım”. “Ya Musa” diyor. “O zaman dişin ağrıdığında ilk önce Bize geldin, Bizden istedin. İkincisinde ise medeti ağaçtan umdun.”

Hz. Yusuf Aleyhisselam zindana düşmüştü. O zaman kralın yanından iki kişi gelmişti. “Birisi kurtulacak, diğeri ise idam edilecek” diye, ona rüyaların hükmünü vermişti. Gerçektende öyle oldu. Sonra o kralına hizmet edecek olana dedi ki; “Çıkarken efendine benden bahset” dedi. Yani “Ben buraya iftira yüzünden geldim, suçsuz yere geldim, yani benim halimi arz et ona ki hapishaneden çıkayım” ama “Şeytanda ona unutturdu” diyor tabi ayette, bunda da kadar büyük hikmet var, Allâhu Teâlâ’nın peygamberlerin hayatında olan olaylarda.

O zaman Hazreti Yusuf Aleyhisselam Mısır dilinde tam 7 kelime konuştu, işte “O Efendine benden bahset” dedi diye her kelimeye bir yıl, tam toplamında 7 yıl fazladan zindanda yattı. Tabi onda büyük hikmet var. O zindan arkadaşlarını irşat etti, hidayetlerine ermesine vesile oldu. Yani medeti sebep, öncelik yapmamak gerekiyor. Hatta Züleyha onun nefsinden murat istediğinde de ise “O senin bu kötü isteğini yapmaktansa” dedi, “Ben zindanda kalmayı yeğlerim” dedi.

Hani Mevlana diyor; “Mükevenata, dünyaya güzel sözler söyleyin, güzel şeyler isteyin” yani pozitif enerji verin.

İşte orada Hz. Yusuf zindan yerine mesela; “Ben uzak diyarda olmayı yeğlerim” deseydi, belkide o şekil uzak diyara sürülecekti. Hazreti Ömer İslam’a girmeden evvel Muaviye ile Nuşirevan ülkesine gittiğinde, onun adaletli olduğunu gördüğünde, o da öyle dedi; “Eğer ben de böyle bir yönetici olursam en az Nuşirevan kadar adaletli olmak isterim” dedi ve dediğini de tutu. Sonradan İslam’ın başına geçti, halife oldu ve adaletli simgesi ile herkes onu öyle tanıdı. Yani ilk önce Allâhu Teâlâ’dan istemek, Allâhu Teâlâ’nın kendi sözünden, Peygamberin ağzıyla ve belgeli bir şekilde bize nasıl isteyeceğimizi de öğretiyor. Yani bu resmi kuruluşa gittiğiniz zaman orada doldurulmuş belge var, “Şu belgeyi doldur. Ondan sonra bize ver”, ondan sonra bizim isteğimiz dileğimiz kabul oluyor ki bu dünya işlerinde böyle ama Allâhu Teâlâ kendisi bunu bize belge olarak vermiş ve kendi sözü yani Teala mı yerine getirmeyecek, istediklerimizi vermeyecek, muhakkak ki verecek ama kalbi gönülden istemek, olacağına şeksiz, şüphesiz inanmak. Ondan sonra ne isteyeceğimizi yine belirtiyor, “İhdinas sıratel müstakim”, “Bizi doğru yola ilet”.

Ondan sonra gelen ayet, “Nimet verdiklerinin yoluna ilet”, nimet verdikleri kim; peygamber, salihler, Muhsinler, abitler, zahitler yani; nimet verdikleri, bunlara Allâhu Teâlâ öbür alemde ne yapacak izzet-i ikram edecek, nimetleri ile onlara ikram edecek, bu ayette Allah’ın sözü. Ondan sonra gelen ayet ise sapkınların, delalete düşmüşlerin, onun yoluna değil yani bize ne istediğimizi öğrettiği gibi, bir de neyi istememiz gerektiğini öğretiyor. Mesela biz dua ettik, işte kabul olmadı, işte “Allah dualarımı kabul etmedi, isteğimin olmadı…” gibi hallere düşüyoruz. Oysa Allâhu Teâlâ ne diyor? “Ben Mümin kullarımın kimini zenginlikle, kimini fakirlikle, kimini sağlıkla, kimini dertle, bela ile bunların imanını zapt ederim.” Yani “Bunlara bunları veririm ki bunlar bundan imanlarını devam ettirirler”. Yani bizim olmazsa olmazımız maneviyat için olmalı, olmasa da olur ise dünyalık için olmalı, istedik birşey Allâhu Teâlâ’dan, işte Allâhu Teâlâ’nın vermeyişinin nedeni belkide O verse bize, delalete düşeceğiz, sapkınlığa düşeceğiz, bilmiyoruz ki, “Sizin hayır zannettiğinizde şer, şer zanettiklerinizde hayır var” diyor Allâhu Teâlâ. E biz onu istedik, istedik, bize vermedi ama verse Allah’ı unutacaksın, ya da o senin kibirini arttıracak yani Allâhu Teâlâ biliyor, biz bilmiyor, bir hikmeti vardır. “Amenna ve saddakna” diyeceğiz.

Hatta İbrahim Erzurum Hazretleri ne diyordu; “Bir şeyi fazla murad etme, olduysa da inat etme”, yani “Bir şeyler olmadıysa illa onu ısrarla isteme yani” diyor, “Bir hikmet vardır onda” diyor. Birşeyciklerde senin istemediğin bir şekilde gelişiyorsa, yani olaylar senin istemediğin doğrultusunda gelişiyorsa, bunda da diyor, “Kabul et” yani; “Bak sonuna sabreyle Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler” diyor. Sen deme “O öyle neden şöyle, bu neden böyle yerindedir?”, O öyle Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.

Yani Allâhu Teâlâ’nın bize merhameti, şefkati o kadar büyük ki, bunu örneklemek gerekirse, mesela; anne-baba bir çocuğu var, o hasta oluyor. Ona ilaç vermek zorunda, çocuk istemiyor tabi onu, işte o ne diyor; “Benim hatırım için, beni seviyorsan için iç illa bunu, halbuki şifayı bulacak olan kim çocuk ama o sevgisinden, şefkatinden dolayı ona yapmasını istiyor ki, çocukta bunu, ilacı içince şifa bulacak, yani kendisine bir faydası yok, işte Allâhu Teâlâ’da bize, “Benim Rızam için, Benim için yap” diyor ama Allâhu Teâlâ’ya bir faydası yok, en çok bize faydası var, çünkü ne diyor “Sizin kestiğiniz kurbanların ne eti, ne de kanı Allah’a ulaşır. Sizin ancak takvanız Allah’a ulaşır”, yani biz Allah’a yaptığımız gibi ibadetlerle, O’nun Allah’lığına ne Allahlık katabilir, ne de Allah’lığını düşürebiliriz. Ancak bize faydası yaptığımızın her ibadet-i taatlerin ya da Allâhu Teâlâ bize hududullah çizmiş, aynı çocuk mesela diyoruz; “Bahçeye çık ama dışarıya çıkma!” neden, oradan gelecek olan tehlikeleri biliyoruz, bir araba çıkabilir, köpek çıkarabilir, ısırabilir çocuğu diye, onun yerine başına gelecek olan kötülüğü bildiğimiz için ona bir hudut çiziyoruz, Allâhu Teâlâ da işte bize bir hudut çizmiş, “O hududullahı aşma” diyor.

Aynı bizim nasıl çocuğumuza şevkat, merhamet ettiğimiz gibi, Allahu Teâlâ’nın bize etmiş olduğu şefkat ve merhamet, anne-babanınkinden kat kat daha fazla. Çünkü Allahu Teâlâ öyle diyor; “Kulum Bana bir adım atsa, Ben ona on adım atarım. Kulum Bana yürüyerek gelse, Ben ona koşarak gelirim” diyor.

Bir kulunun tövbe etmesinin Allâhu Teâlâ’nın sevinci, “Bir kişi” diyor, “Çölde devesiyle beraber giderken, devesini kaybetse nasıl üzülür, çünkü bütün hayat malzemeleri onda, suyu, yiyeceği, içeceği sonra onu tekrar bulsa, o kul nasıl sevinir” diyor, “İşte Allâhu Teâlâ’nın sevinci de o kuldan kat kat fazla olur” diyor, tövbe ettiği zaman, yani Allah’a yöneldiği zaman, yani Allâhu Teâlâ her zaman bizle irtibatlı ve “Kullarıma Ben zulm etmiyorum. Kullar ancak kendi kendilerine zulm eder. Rahmetim gazabımı geçti” diyor. Allâhu Teâlâ yani Allâhu Teâlâ zaten insanları affetmek için bahaneler arıyor. En büyük delili de mesela biz bir zaman Allâhu Teâlâ ancak bir günahı bir günah yazıyor, sevaba ise en aşağı 1’e 10 yazıyor ve katlarını yazıyor, bir kul tövbe ettiği zaman onun günahlarının hepsini bağışlıyor, hatta eski o istemiş olduğu günahların yerine hasene yani sevap olarak yazıyor, bu yana Allâhu Teâlâ’nın ne kadar Gafur ve Rahim olduğunun delili değil midir yani!

Allâhu Teâlâ; “Ben kulları kendim için yarattım, dünyayı ise onlar için yarattım” diyor. Biz ise bizim için yaratılana kul olmaya bakıyoruz. Bu halimiz şeye benziyor. Biz sırtımızı güneşe dönmüşüz, gölgemizi yakalamaya çalışıyoruz, yani gölge dediğimizde dünyalık, halbuki gönlümüzü güneşe Allah’a çevirsek sefer gölgemiz bizi takip edecek, yani dünyalık bizim peşimizden gelecek, ama biz tam tersini yapıyoruz. Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz dahi bu dünyada doyasıya bir gün arpa ekmeği yemeden gitti. Göçtü gitti yani bu alemden. Aç kaldığı günlerde açlığını bastırmak için karnına taş bastı, taş koydu 1 gün, 2 gün, 3 gün, 4 gün. Yani alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin hali bu, bir de bu bizim kendi halimize bakın, bizim dertlerimiz, tasalarımız ne, bir de örnek alacak olduğumuz Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizin haline bakalım birde. Geceleri ibadet etmekten ayakları şişiyor. Bizim gözümüz şişiyor uyumaktan tabii. Genele baktığımız zaman hali bu, tabi onun yoluna gitmeyi arzu edenler dervişler, dervişhanlar, “Kişi sevdiğiyle beraberdir”, beraber kişi sevdiğinin haliyle hallenir yani. 

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Fatiha

MÜRŞİD NEDEN GEREKLİ? NEFİS MAKAMLARI NELERDİR?

0

Bir Kamil Mürşide varmazsan olmaz,

Cebrail delildir Hazret-i Ahmet Muhammed’e bile

Bir Kamil Mürşide varmazsan olmaz,

Hazreti Musa’ya “Hızır’a var” dediler

Bir Kamil Mürşide varmazsan olmaz.

Onun içindir ki; insanda Kamil Mürşid arama sevgisi, isteği Allah’a mülaki olmakla başlıyor. Tabi ki bu mülaki olmanın en asgari seviyesi; bir günde aklına gelen sevdiğin şeyler ya da meşgul olduğun şeyler yüzde kaç geliyor, mesela Allâhu Teâlâ yüzde kaç geliyor aklına, diğer sevdiği şeyler, dünyada meşgul olduğun şeyler yüzde kaç geliyor?

Bu Allah sevgisi ya da Allah muhabbeti %51’lik seviyeye ulaştığı zaman işte bu mülakiliğin ilk alt seviyesi olmuş oluyor.

Nefis makamlarını geçebilmek için illa bir Mürşid gerekiyor tabiki. Bunun içinde Peygamber Efendimiz diyor ki; “Herkes benimle övünür, ben ise Ebu Numan Hanefi ile övünürüm” diyor.

Ashab-ı Kiram Efendilerimiz soruyor; “Ya Resulallah, Ebu Numan Hanefi kimdir, gidelim onu ziyaret ederim, tebrik edelim.” diyor.

“O benden sonra gelecek olan müçtehid alimlerdendir benim ümmetimden” diyor, ki ondan sonra Ebu Numan Hanefi Hazretlerinin dünyaya teşrifi, annesinin babasının nasıl bir mübarek kişi olduklarını herkes biliyor zaten, o dahi en büyük müçtehid alimken, Hanefi mezhebinin kurucusu iken dahi son öleceğine 2 yıl kala Cafer-i Sadık’a intisap ediyor. Diyor ki; “Eğer ömrümden son 2 yıl olmasaydı Numan helaklık olacaktı” diyor, yani Cafer-i Sadık’a intisap ediyor ki ondan sonra nefis makamlarını geçiyor. Yani istediği kadar alimde olsa, Mülhime’den Mutmaine geçemiyor, Mutmaine Makamına erince anca kişi cenneti hak etmiş oluyor çünkü, ayetle de sabit; “Ey Mutmain olmuş nefis, sen Allah’tan razı, Allah’ta senden razı, mümin kullarımla beraber gir cennetime” diyor ayet-i kerimede.

Peki kişi niyet etti bu yola girdi, ömrü vefa etmedi, 3.cü derse geldi. Oradayken vefat etti ya da daha alt dersteyken, Mutmain Makamına gelmeden yani, Hakka yürüdü diyelim, bu niyetinden dolayı, “Niyetler amelden üstündür” düsturuna göre bu niyetinden dolayı yine cennet ehli olmuş oluyor.

Peygamber salat selam Efendimiz zamanında bir zat geldi, o da iman etti, Müslümanlığı kabul etti ve savaş zamanıydı. O kişiyi hiçbir ibadet etmeden direk savaşa gittiği için şehit oldu ve cennet ehli olmuş oldu tabii otomatikman. Çünkü neden şehit oldu, Allah yolunda kazada bulundu ama hiçbir ibadeti yoktu. “Niyette amelden üstündür.” Bu halis niyetinden dolayı yani İslam’ı kabul etmiş, ömrü vefa etseydi, İslam’ın hükümlerini yerine getirecekti. Ama şehit oldu ve cennet ehli olmuş oldu. Onun içindir ki niyet hayr olanın, akibeti de hayr olur elbette ki.

İşte Nefis Makamlarından Emmare, Levvame, Mulhime. Bunlar tehlikeli makamlar.

Emmare Makamı ayet-i kerimede de geçiyor, Yusuf Suresi’nde; “Kötülüğü emreden nefis, yani bunun karakteri vahşi hayvan olarak nitelendiriliyor temsili olarak, bu karakteri vahşi hayvan ne yapıyor, günlük yiyiyor, içiyor, dışkısını yapıyor, birleşeceği zamanı çiftiyle birleşiyor, işte günlük hayatta da bu meziyetlere sahip olan kişi; karakteri vahşi hayvan sıfatındadır.

Ondan sonraki 2.ci ders Levvame; yani kendini kınayan nefis, levm etmiş kendinden. Yani “Ben bu dünyaya ne için geldim, ne için yaratıldım?” deyip, kendini sorgulayan ve ona göre istikametini çizen kişi yani bu da diğer karekteri ehilleşmiş hayvan, yani rüyalarımızda gördüğümüz ehilleşmiş hayvanı ölü yada öldürüldüğünü görüyoruz.

1.ci derstekinde ise karakteri vahşi hayvanın ölü ya da ölmüş, öldürülmüş olarak görüyoruz. İşte bunların sebebi de bundan dolayı.

3.cü nefis makamı ise Mülhime, yani ilham alan nefis demek. Tabii bunun tehlikesi daha büyük çünkü; bundan insan yaptığı ibadete ve aldığı huşuya göre kibirlenme şeyine düşebilir.

Ondan dolayı, buna şeytanın makamı da deniyor. Çünkü “Şeytanın dünyadayken secde etmedik bir karış toprak dahi bırakmadı” diyor ama

Allâhu Teâlâ, Hazreti Adem Aleyhisselam’ı yarattığında, ruhundan üflediğinde “Buna secde edin” dediğinde Azazil burada büyüklendi ve “Beni ateşten, onu topraktan yarattın” deyip, o kadar yapmış olduğu ibadetler, taatler kibrinden dolayı boşa gitmiş oldu ve yapmış olduğu şeyi de Allah’a atletti, “Beni azdırmana karşılık” dedi.

Hz. Adem; “Ben nefsime uydum ya Rabbil Alemin, beni affeyle” diye tövbe istiğfar etti ama şeytan ise yaptığı kötü ameli Allah’a atfederek; “Beni azdırmana karşılık, kıyamete kadar bunların önlerine ve arkalarına set koyacağım” yani “Ayaklarını kaydıracağım” deyip, Allâhu Teâlâ’dan Kıyamet zamanına kadar mühlet istedi. 

Ama ne acıdır ki o zaman, Allâhu Teâlâ’nın sadece bir secde emrine karşı gelen, şimdi Allâhu Teâlâ günde beş vakit ezan okunuyor. Günde 5 vakit bu ezana, çağrıya kulak asmayıp, Allâhu Teâlâ’nın namaz kıl emrine kulak asmayan, secde etmeyen kişinin hali bu şeytandan daha fazla günahkar olmuş oluyor. Ki Allâhu Teâlâ kendine secde etmemizi istiyor, şeytandan ise başka bir yarattığı varlığa secde etmesini istemiş.

Yoksa şeytan zaten Allâhu Teâlâ’ya secde ediyordu ama başka bir varlık yarattığından dolayı, kendinin üstün olduğunu ve yarattığından daha hakir olduğunu görüp, ona secde etmekten kaçındı. Bizden ise istediği, kendi Zât’ına secde etmek, ama ne var ki işte Allâhu Teâlâ; tövbe kapısı bize açık bıraktı.

Peygamber Efendimizde zaten öyle diyor; “Günah işleyen helak olmaz, tövbeyi geciktiren helak olur” diyor. Yani kişi ne zaman tövbe edip, Allah’a dönerse kurtuluşa erenlerden olacaktır elbette ki.

“Siz günah işlemeyen bir kavim olsaydınız, hepinizi toptan yok eder, yerinize günah işleyip, tövbe eden kavimler yaratırdım” diyor Allâhu Teâlâ. Çünkü öyle bir şey olsa Allahu Teâlâ’nın birçok Esması o zaman iptal olması lazımdı. 

Mülhime’den sonra gelen nefis makamı; Mutmain Makamı, yani mutmain, tatmin olmuş nefis, huzura kavuşmuş olan nefis demek. Zaten ayet-i kerime de ne diyor; “Kalpler ancak Allah’ı anmakla mutmain olur”, yani tatmin olur, huzura kavuşur. Yani bu kişi Allah’ın emrettiklerinden de, yaptıklarından dolayı huzur bulmuş, men ettiklerini de yapmadığı için huzur bulmuş olan nefis makamı demek. 

Ondan sonra gelen nefis makamı; Radiye Makamı, yani Allah’tan razı olma makamı, başına gelen musibete ve iyiliğe de, her şeye razı olan kişi.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

Narında hoş, nurunda hoş

Senden gelen her şey hoş

demek.

Mardiye Makamı ise, Allah’ın razı olduğu, yani; “Onlar Benim elim, ayağım, kulağım, gözüm” gibidir diyor, razı olduğu kullar için.

Ondan sonra gelen 7.ci nefis makamı; Safiye Makamı. Safiye zaten adı üstünde saf, arı, duru, katışıksız, yani yaptığı her şey Allah için, sadece Allah için yapan kişi demektir. 

İşte bu nefis derecatlarını geçmek için ne yapıyoruz, biz Allah’ı zikir ediyoruz. Her zikrettiğimizde bu Esmaların nurlarını kalbimiz çekiyor. Aynı bu demir tozlarının mıknatısın çektiği gibi, bizim kalbimizde bu nurları çekiyor ve kemalat buluyor ve vücut azalarına ne yapmış oluyor, tekamül etmiş oluyor ki vücut azaları kötü şeylere gitmiyor. Yani neyden haz alıyor, iyilik, Allâhu Teâlâ’ya ibadet ve taatten, zikirden tat, Allah bizden ne istiyorsa, onlardan zevk alıyor.

İşte bu nefis makamlarını geçerken, tabi ki bu ilk bu yola tekabül ettiğimiz zaman ne niyetle de tekabül ettik, yani ne amaçla, ne niyet ettikte girdik, “Uçayım, kaçayım”, işte ne bileyim “Keramet ehli olayım” diye mi, yoksa Allah rızası için mi, eğer uçmak içinse, o niyetle girdiyse, keramet ehli olmak için girdiyse gökteki kuşlarda uçuyor ama Allâhu Teâlâ bizim dilimizi, gönlümüzü kendi Esmasıyla süslemiş. Bundan büyük keramet olmaz.

İşte; niyet, ilim, amel; bu sıralamayla Allâhu Teâlâ bize bakıyor. Niyetimize bakıyor. Ondan sonra neye bakıyor, amele bakıyor.

Ne diyor Yunus Emre:

İlim hilim ilim bilmektir. (Hilim, yumuşak huy, tevazu, alçakgönüllülük)

İlim kendin bilmektir. (Kendini bilen Rabbini bilir diyor. Yani kendini bu aldığın bilimler karşısında senin tevazunun, alçak gönüllünün artar daha çok, her ilim aldığında daha çok sen küçülürsün, tevazun artar.)

İlim kendini bilmektir. Eğer sen kendini bilmezsen, alınan ilim insanın nefsini Kaf Dağı yapmışsa, bu insana daha çok kibir vermişse, o zaman niye bu halin nice okumaktır, yani ordinaryus profesör olsan neye yarar? Senin almış olduğun ilim, senin himini yükseltmediyse, bu halin nice okumaktır, boş yere dirsek çürüttün demektir.

“Yol odur ki Hakka vara

Göz odur ki alçaktan baka

Yukarıdan bakan göz değil” diyor Yunus Emre başka bir dizelerinde.

————————————————-

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#mursid #nefsmakamları #nefismakamları #seyrusuluk #mursidikamil #mürşidikamil

Recep Ayının 15. Günü ve Gecesinde Yapıldığında Gelen Büyük Müjde

0

Peygamber Efendimiz s.a.v buyurdu ki:
“Recep ayının 15. günun gecesi teheccüd namazı kılıp, 15. gününü oruçlu geçiren ve 15. gününde 100 adet ‘Vahit Ehad Samet Allah’ şeklinde zikir yapan kişiye, Mahkeme-i Kübra’da en kalabalık iki arap kabilesinin nüfusu kadar kişiye şefaat etme hakkı verilir.” (Hadis-i şerif)

Not:
*Peygamber Efendimizin yaşadığı dönemde en kalabalık iki arap kabilesi.
**14. Günün gecesi aslen 15. günün gecesidir. İslam’da gece günden önce gelir.

#Recepayıteheccüdnamazı #recepayıibadetleri