Ana Sayfa Blog Sayfa 34

Hastalığın Hikmeti – Dağıstanlıların Şifalı Çayı

0

Cenab-ı Hak diyor ki; “Biz, şifasını yaratmadığımız derdi yaratmadık. Evvela şifasını yarattık, sonra derdi.”

Aslında hastalıkta Allah’ın selamıdır, mümin için. Allâhu Teâlâ bir kutsî hadiste öyle diyor; “Biz” diyor, “Kulumuza -mümine, bir hastalığı verirken üç grup melek göndeririz. İlk birinci grup melek gelir, ağzının tadını alır. İkinci grup melek gelir, rengini alır. Üçüncü grup melek gelir, günahlarını alır. Bu üçünü alır” diyor. Hastalık başlar. Allâhu Teâlâ o hastalıktan onu öldürmeyecekse, hastalığın süresi dolunca, dünya üzerinde sen çare ararsın, doktora gidersin, ilaç içersin, kendini kollarsın, şunu edersin, bunu edersin. Allah şifa verecekse verir, yani iyileşirsin. Yoksa zaten, o hastalık seni götürür, hastalık sebeptir yani, vade yetmiştir.

Kişinin iyileşeceğini murat etti mi Allah, ağzının tadını alan meleğe. “Ağzının tadını geri ver!” diyor. O yavaş yavaş yemeye, içmeye, tat almaya başlar. Sonra, rengini alan meleğe; “Rengini iade et!” der Allâhu Teâlâ. Rengi yavaş yavaş yerine gelmeye başlar. Üçüncü grup melek bekler. “Allah’tan bir emir çıkmadı!” diyor. Bekler bekler, bir emir çıkmayınca; “Yarabbi, bende de bir emaneti var, bende günahlarını almıştım.”

Cenab-ı Hak der ki; “Hastalık verdiğim mümin kuluma bunu iade etmekten ar ederim” der. Yani, onun için hastalık dahi Allâhu Teâlâ’nın selamlarından bir selamdır. Mümin için ama… Seni temizliyor yani, üçüncü grup melekle emaneti geri yollamıyor.

Allâhu Teâlâ, böyle bir Allah! Biz, O’na ne kadar şükür etsek ne kadar hamdü sena etsek yeterli değil.

Şu cemiyetlerde yaşayan insanların 60 yaşından sonra, kanı bile pek fazla işe yaramıyor. Ama orada adamın 150 yaşında çocuğu oluyor, 150 yaşında halay çekiyor adam, 150 yaşında soğuk sularda bütün gün balık avlıyor, soğuk sulara giriyor çıkıyor.

Bir Rus profesörü merak ediyor. İşte, nedir bunun aslı, neslini araştırıyor. Yediklerine bakıyor, içtiklerine bakıyor, yok! Uykularına bakıyor, evliliklerine bakıyor, aşk hayatlarına bakıyor, her şeyi inceliyor, cevabını bulamıyor.

Bir gün gene, bir araştırmadan geliyor. Fakat orada Allah’a inanan da inanmayan da günde beş vakit namaz kılarmış. Namaz kılmamak çok büyük ayıplardanmış orada. İnancı olsun olmasın, beş vakit camide yani…

Ve camilerde bir de görevli varmış, namaz dağılmadan önce koca bir semaver çay caminin avlusunda demlenirmiş. Bu adamın görevi, caminin çaycısı yani… Camiden namazdan dağılan avluda oturur, hepsi üçer beşer bardak çay içer öyle dağılırmış. Adet… Tam cemaat cami avlusunda çay içerken bu Rus profesörde geliyor, “Bir elimi yüzümü yıkayayım” diyor.

Diyorlar; “Sana bir çay verelim.”

“Ben çay sevmem!” diyor profesör. Çayı sevmeyen biriymiş.

“Ya, bizim çayımız farklıdır, ille bir bardak…” deyince, “Hadi ver!” diyor. Bir içiyor, çok hoşuna gidiyor, bir daha içiyor, bir daha içiyor, bir daha içiyor. Sonra bardağı yıkıyor, “Şundan bana bir numune verin!” diyor. Bir bardak çayı götürüp laboratuvarında araştırıyor. Bu çayda farklı maddeler buluyor. Sonra çay yapan görevliyi bulup soruyor.

“İngiltere’de, Dünyada en çok çay içilen ülke, onlar sizin kadar yaşamıyor ama… Bu çayda da farklı şeyler var. Bunu nasıl hazırlıyorsunuz, nasıl yapıyorsunuz?” diyor.

Onlar çayı şöyle demliyormuş. (Ben de birkaç sefer denedim, hiç çay içmeyen adam otuz bardak çay içiyor o zaman.) “Şimdi biz” diyor, “Biz bu çayı koyarız, az bir soğuk suyla şöyle yıkarız. Ondan sonra, kaynayıp soğuyan soğuk suyla bunu demleriz.” Ondan sonra, bunu koyarız kaynar suyun üzerine. Bu kaynar suyun harareti ile 80-90 dereceye çıkar. Ondan sonra, bu demliği güzelce havluya sararız veya ona benzer bir şeye, bir beze… Bir 15 dakikada öyle tutarız, yoğurt mayalar gibi.” Rus profesör hikmetini sonradan anlıyor. İngiltere’den çay örneği alıyor. O özellikler yok, onlar da bizim gibi demliyor, kaynayan suyu döküyor şaldır şaldır kuru çayın üstüne… O kaynayan su döküldüğü zaman çaydaki birçok yararlı şey parçalanıyor, 70 küsur madde bulmuş profesör bizim Dağıstan’lıların çayında. Bu şekilde bizimkilerin demlediği gibi demleme çayda…

Bu ağır ağır o hale geldiği zaman, orada yararlı şeyler parçalanmıyormuş. Ben birkaç kere yaptım, çayı bitirinceye kadar içtik. Yani son damlasına kadar içtik.

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 
#DagıstanlıÇayı #hastalık #şifa #dert #çaydemleme

Cennetteki Hayat Nasıldır? Cehennemliklerin Vücudu Ve Yemeği Hakkında! – Ayet-i Kerimedeki “Dalları Göğe Doğru Uzanan Ağaç” Nedir? – Tövbe Etmemiz Gereken Büyük Günah! – 15 Yaşını Dolduran Müslümanın Görevi!

0

Cennetteki Hayat Nasıldır?

Böyle bir saltanata geliyorsun. Cennette namaz yok, cennette çalışma yok, cennette hastalanma yok, cennette yaşlılık yok, efendime söyleyeyim cennette ölmek yok; ebedi hayata gidiyorsun. İşte böyle bir hayatı, üç günlük yok dünyanın bilmem nesine aldanıpta, heba edenlere affedersin ben “Aptal” derim.

Cehennemliklerin Vücudu Ve Yemeği Hakkında!

Cehennem çok kötü bir yer. Cehennemde bir insanın vücudu Mekke ile Medine arası kadar oluyor, 4 metre 90 santim oluyor derisi, böyle 70 deri atıyor günde. Ve yemeği kaynamış irin ile zakkum. Böyle bir kötü yer. Dünya’nın üç günlük saltanatına aldanıp öyle bir yere gitmek akıl kârı değil. Bu ahmakların, aptalların işi. Allah apaçık bunları beyan ediyor ve kelime kelime anlatıyor bize.

Namaz kılmayan Allah’a savaş ilan ederse! Biz Allah’a nasıl savaş ilan ederiz ya? Yani kolay mı bu? Allah’a savaş ilan etmek yerine, vur kafanı kayaya, çok daha iyi yani. Çok daha kolay, çok daha iyi. Şu âlemlere bak ya! Bizim yaşadığımız Dünya kâinatta küçük bir toz parçası değil. Bunun üzerindeki olaylar bak! Bu sönmeyen Güneş’e bakın. Niye sönmüyor? Bir ateş ne kadar yanar? Aklı olan insan bunları şey yapar yani.

Ayet-i Kerimedeki; “Dalları Göğe Doğru Uzanan Ağaç” Nedir?

Allâhu Teâlâ bir düzen kurmuş. Ozon tabakası, çık 11 km. -800, daha yukarıya doğru çık -2660 -2660 ’den geçen güneş ışınları burada, şuan 400. Kolay mı ya? Bunları bir düşün. Dünya’nın merkezinde 6.000 derece var. 6.000 kilometre ile dönüyor bu çekirdeğin üzerinde, haberimiz yok ki! Ve üzerinde şu kadar parçasına milyarlar verdiğimiz elmas var. Antenleri var, üst katmanlara doğru. Ve o 60000 ’deki lav, 6000 kilometre dönüşle elektromanyetik dalgalar meydana getiriyor.

Onlar elmastan olan antenlerle, üst katmanlara çıkıyor. Ta ozon tabakasına kadar. Eğer; o olmazsa her metrekareye, her dakikada 6 bin şimşek düşer. Ne dünya kalır ne insan, hepsi ölür! Allâhu Teâlâ’nın böyle sistematize olaylarda, böyle sanatları var.

Ayet-i kerimede öyle der; “Kökü sabit dalları göğe doğru uzanan ağaçtan” bahseder, bunlar elektromanyetik dalgalardır.

Kur’ân’ın herkes bir yere kadar anlarda, bir yerden sonra öyle değil. Bunları biz görmüyoruz, görmemiz lazım. Yaradan için bunlar zor değil ki. “Bunlar Bizim için çok kolay” diyor. Ama bize Rahmet etmiş, bizi sevmiş, e bizi sevdiyse, biz de O’nu seveceğiz. Yoksa nankörlük olur.

Allâhu Teâlâ ne diyor ayet-i kerimede; “Size dil verdim, konuşmanız için. Size göz verdim, görmeniz için, kulak verdim işletmeniz için. Ne kadar ne kadar az şükrediyoruz.” Bunlar nimet değil mi?

Bir gün Allah’a; “Yarabbi, hakkını helal et dedik mi?” Allah’ın hakkı ödenmez. Ama demiyoruz işte. Neden? Gaflet uykusundayız. Halbuki, O bizi çok seviyor. Anamız bizi O’nun sevdiği kadar sevemiyor. O kadar şefkatli, merhametli, o kadar iyi bir Allah’ımız var. Ha bu sevgiyi, bizim de O’na duymamız, bu saygıyı bizim de O’na duymamız, “Eyvallah” deyip, boyun eğmemiz lazım. Çünkü; bütün kâinatı yaratan O. Bütün nimeti bize sunan O, yoksa biz bir yudum su takılır burada içemeyiz.

Öyle bir sistem yaratmış ki işte akciğerine giden yolu, bir yudum bir şey aldığımız zaman “şak” diye kapak kapanıyor. Bir damlası gitse, öksüre öksüre ölüyoruz yani “şak” kapanıyor kapak. Yediğin, içtiğin geçtikten sonra açılıyor. Çocuklarda, o burunla ağzını uzun tutuyor Cenab-ı Hak. Anasını emerken, nefeste alabilirsin diye. Süt dibinden geçiyor, kapak açılıp, kapanmıyor. Büyüdükçe o aşağı iniyor, büyüklerin halini alıyor. Biz bu nimetleri görmüyoruz. Bir damla gitse, akciğerimize öksüre öksüre ölüyoruz. Ya o kapak olmazsa, Allah için zor mu bu! Dünya zindan olur başımıza.

Bir dişimiz ağrıyorda duman oluyoruz. Ama o sıhhat için Allah’a teşekkür ettik mi? Bir gün elimizi kolumuzu açıp; “Yarabbi, ne güzel bir hayat verdin bana…” Her şeyi bize veren Allah. Biz, O’nun hakkını ödeyemeyiz. Ve O bizi çok seviyor. Bizim de O’nu çok sevmemiz lazım. Seviyorsak, O’nu dinlememiz lazım. O, Yüceler Yücesi, yanlış olan hiçbir şeyi emretmez, bizim için iyi olan şeyi emreder.

Bir Fransız tıpçı; “Ben, vücutta birçok hastalık için namazın ve abdestin faydası kadar faydalı bir ilaç göremedim!” diyor. Araştırmış adam. Araştırıyor, araştırıyor, neticede böyle bir şey veriyor, Allah razı olsun. Dünya’da akıllı insanlar, bilim adamları, şunlar, bunlar, çatır çatır hep Müslüman oluyorlar. Ama biz kendimiz onu yaşatmıyoruz, bir sürü genç kızın boynunda, kulağında haç var, yani ne kadar… Haçın Nur’u olduğu dönemleri inkar etmiyoruz. Şimdi doğru olduğu zaman biz onları inkar etmiyoruz ki. Hazreti İsa’ya da salat selam olsun, Hazreti Musa’ya da. Ama dinlerini bozdular. Onun için Cenab-ı Hakk, yeni anayasayı Kur’ân’ı yolladı. Biz hiçbir Peygamberi inkar etmiyoruz ki! İnkar edersek zaten, mümin olamayız.

Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve Resulu.” Kitapları ve Peygamberleri kabul ediyoruz. Ama tahrip ettiler kitapları. Ya birçok çocuk, Besmele bilmeden yetişiyor. Ama Amerika’daki falan futbolcunun ayakkabısının numarasını biliyor, bunlar dalalettir. Sana nimet veren, seni yaratan, sana can verene teşekkür etmiyorsan bu delalettir. E ötelerde ne bekliyorsun ki?

Cenab-ı Hakk Kur’ân’da kaç yerde diyor; “Nasıl, dünyada onlar, Ben’i unuttularsa, Ben’de onları cehennemde unutacağım. Onların hiçbir yardımcıları olmaz” diyor.

Yani her şeyin cevabı var Kur’ân’da. Bugün, dedim ya materyalist sistem. “Kaç paralık adamsın?” diyorlar. “Ne kadar adamsın?” demiyorlar. Yani, ölçü para. Bu yanlış. Bu doğru bir ifade değil!

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir ayette; “Yarabbi, Muhammed ailesine zar zor yetecek kadar ver!” diyor. Bizim altından bir dağımız olsa, bir tane daha diyoruz. Biz kalıcı değiliz ki! Hiçbir şey bizim değil. Her şeyi bırakıp gideceğiz. Burada fani olan şeyin ne değeri olabilir. Sana bir yararı yok. Hatta hesabı var, kitabı var. Helalden mi, haramdan mı, doğru yerden mi, yanlış yerden mi kazandın? Her şeyi bırakıp gidiciyiz.

Tövbe Etmemiz Gereken Büyük Günah!

Biz uzun bir yoldan geliyoruz. Şöyle diyelim; buradan Almanya’ya gidiyoruz. Hedefimiz Almanya. Geliyoruz hava meydanında bekleme salonu burası yani, kalıcı değiliz. Bir bekleme salonunda veya bir mola yerinde canımızın istediği her şey olmaz, kalıcı değiliz. Geldik, gideceğiz. Onun için, Dünya’da şu olmuş, bu olmuş, felan, filan… Fazla takılmıcan.

Ha, sevgisini kalbe sokmamak kaydıyla, dünya için çalışmak, çabalamak… Bunların mahsuru yok. Ama sevgini kalbe sokmamak kaydıyla.

Dünya kafirdir. Dünya’yı cehenneme atacak Cenab-ı Allah. “Kişi sevdiği ile beraberdir” diyor hadiste. Dünya’yı çok seversek, onunla beraber bizde cehenneme gideriz. “Kişi sevdiğinledir”, üç defa tekrarlıyor Peygamber Efendimiz. Dünya sevgisi, günahların en büyüklerindendir, birçok insan bunun günah olduğunu bilmez, tövbede etmez.

Yani, bizim yurdumuz burası değil, öteler, öbür âlemler, cennetler, cehennemler, kimler nereye gidecekse orası ebedi, kalıcı. Buradan gelip geçeceğiz. Çalışacağız, çabalayacağız, elimizden geleni helal olmak kaydıyla, her şeyi yapacağız. Ama bel bağlamayacağız, çünkü ölüp gideceksin. Burası belirli bir mola yeri. Burada bu boyuttan çıkacağız, tırtıllıktan çıkacağız, kelebek olup, yolumuza devam edeceğiz. Burası bel bağlanacak yer değil, bel bağlanacak tek yer; Cenab-ı Allah, O’nun sevgisi, O’nun zikri, fikri. O zaman, kişi mutlu bir şekilde ne olur, hedefine ulaşır.

15 Yaşını Dolduran Her Müslümanın Görevi!

İslam Dini, İslam şeriatı 8 temel üzerine kurulmuştur.

Farz, kendi bünyesinde ikiye ayrılır; “Farz-ı ayın”, “Farz-ı Kifaye”.

Farz-ı ayın; İmam-ı Azam’a göre, yani müşteid alimlere göre, 15 yaşını dolduran herkesin, mutlaka mutlaka, “Müslüman’ım” diyorsa, yapması gereken şeyler. Nedir bunlar?

Amentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve Resulihi.” Bunlar iman kısmı. Sonrası da amel kısmı. Nedir bunlar? 32 farzın içinde, Savmı salat, haccı, zekât, Kelime-i Şehadet. İslam’ın şartları bunlardır. İmanın şartları, namazın farzları var, farzlar içinde. Namazın farzları mesela; başlangıç tekbiri, kıyam, kıraat, ruku.

Bunlar, 15 yaşını dolduran “Ben Müslüman’ım” diyen herkesin mutlaka yapması gereken şeylerdir. Bir de bu farzın içinde, mutlaka yapmaması gereken şeyler var. Nedir bunlar? İçki içmemek. Nedir bunlar? Zina yapmamak. Nedir bunlar? Hırsızlık yapmamak gibi. Bu yapmadığın şeyler içinde yapmadığın için, “yap” dediklerini yaparsan, devamlı sevap alırsın. Zikirde bunların içinde.

Allâhu Teâlâ; “Ben’i zikreder misiniz? Vaktiniz olursa Ben’i zikredin” demiyor. “Ben’i mutlaka zikredin, çokça zikredin!” diyor.

Nasıl akimussalât, “Namazı kılın!” diyorsa, “Kılar mısınız?” demiyor. “Kılın!” diyor. Bunlar farzın mutlakların içinde, 8 temelden farzın içinde. Farzında “farz-ı ayın”ın içinde.

Peygamberimiz zamanında, Resullulah Efendimiz namazı da kılıyordu, orucuda tutuyordu, zikirde yapıyordu. Bütün Ashap yapıyordu. Sonra gelen tabiinin ve günümüze kadar yani Peygamberimiz gibi yaşayanlar bu zikri bugünlere kadar taşıdı. Ama bugün terkedildi birçok şey.

Bir de farzın içinde “farz-ı kifaye” vardır. Birkaç kişinin işlemesi ile diğerlerinden sakıt olur, diğerlerinden ödenir. Nedir bu? Kapıdan biri girdi, “Selamünaleyküm” dedi, birimiz; “Aleykümselam” derse hepimizden ödenir.

Hiçbirimiz ağız açmazsak, hepimiz mesul kalırız.

Köyümüzde bir cenaze öldü. 10 kişi cenaze namazına gitsin, hepimizden ödenir. Kimse gitmezse, hepsinin boynuna borç kalır. Okunan Kur’ân’ı dinlemek. Mesela; Kur’ân okunuyor televizyonda, herhangi bir yerde, bu ülkede bunu dinleyenler olduğu için dinlemeyenlerden de ödeniyor. Bu tür şeyler farz-ı kifayedir.

Ama “farz-ı ayın”, mutlaklar yani; “Ben müminim”, “Ben Allah’ın cennetine gireceğim, Allah’ın rızasına talibim” diyorsan, zikirde, namaz gibi, oruç gibi, malın varsa zekât gibi, malın zenginliğin varsa Hac gibi mutlaklardan. Bunu Peygamberimiz de yaptı. Daha evvelki, bütün Peygamberler yaptı. Peygamberlerin yakınları Ashap dediğimiz, yüzbinlerce, milyonlarca insan bunu yaptı. Günümüze kadar ulaştı.

Bir insan yani bir zikre ulaşmışsa, o insan dünyanın da ahiretin de bütün arzu ve bütün muradlarına ulaşmıştır, hepsine ulaşmıştır. Dünya üç gün, sonra bırakıp gideceğiz, ebedi yurdumuz orası, burası değil.

E şimdi cenneti düşün. Cennetin en fakirine bu Dünya kadar kırk yer veriliyor. Zenginlere on bin kat veriliyor. Orada mülk çok. Burası bizim için. Orada ne yaşlanacaksın ne öleceksin, ne ibadet var, ne hastalık var? Yani böyle güzel bir hayat.

Allâhu Teâlâ öyle diyor:

“Siz bu mezbeleliğe mi razı oldunuz?” diyor, hayret ediyor; “Ben size öyle nimetler yarattım ki, tahayyül dahi edemezsiniz!” Burayı mı tercih ettiniz, bu mezbeleyi? Ama insan bugün gaflet içinde farkında değil.

 

———————————————————
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#FarzıAyn #Farzıkifaye #Farz #Günah #Tövbe#Cennet#Cehennem

Çocuktan Gelen Ecir – Kamil Kişilerin Namazı – Nasıl Bir Hazırlık Yapıyorsun? – Bir Vakit Kazaya Kalsa – Cehennemde Unutulanlar – Cehennem Ateşi Ne Renk? – Araf Nedir?

2

7 yaşına kadar ağladığı, sızladığı, zırladığı ses olarak ne çıkarırsa çıkarsın, anne- babanın amel defterine zikir olarak yazılıyor. Yani, bu meşakkatler boşuna değil. Onların acayip ecri var, bizim dünyada haberimiz yok onlardan. Onlar hep yarın Mizan’a konacak şeyler. Yani hani anne, bilhassa anne çok çekiyor, yoruluyor ama onun kazancı da çok büyüktür. Allah hiçbir şeyi karşılıksız bırakmıyor. Onun, o “hık” edişi bile zikir olarak yazılıyor.

Allah, kulun müşterisi, müminin müşterisi Allah. Senin bütün meşakkatlarını cennet karşılığında satın alıyor senden. Hatta, bir ayette tembihliyor; “Siz bu dini yayın, yaşayın, yaşatın. Bu dini mübinini insanlık nizamına perçinleyin. Siz bunu yaparken malınızdan, canınızdan, şöhretinizden, ne kaybederseniz, kaybedin sizin müşteriniz Ben’im! diyor Allâhu Teâlâ. “Ben size cenneti vererek, onları satın alırım, sizin hiç kaybınız yok” diyor.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ne kadar çok ekersek, orada o kadar çok biçeceğiz. Kazanç bizim için gerçek sermaye bu, ne para, ne pul, ne dünya sermaye değil! Çünkü; bunların hepsini bırakıp gideceğiz. Bugün bizim evlerimizin duvarları altından olsa, bize hiçbir yararı olmaz. Neden? Hepsini bırakıp gideceğiz.

Mal sahibi, mülk sahibi.

Hani bunun ilk sahibi?

Malda yalan mülkte yalan

Gel birazda sen oyalan.

Hepsi bu kadar çünkü; biz burada bir küçük mola verdik, yolumuza devam edip gideceğiz. Böyle olunca dünya sevgisi tehlikeli olur, sevgisini kalbe sokmadan; “10 günlük ömre, 20 günlük rızık gerek” demiş atalar.

Bir gayret içinde olacağız mutlaka, bu insanlık şiarı. Bu insanın bir nevi görevi. Hem dünya için hem zillete düşmemek için, muhtaç olmamak için, çünkü salatu selam Efendimiz diyor ki; “Veren el, alan elden üstündür.”

Veren el olabilmek için bu hadis-i şeriftir anlattığım. Ama asla da öbür tarafı ihmal etmemek lazım. Çünkü “kamil” kişiler her namaza durduğunda, ömrünün son namazıymış gibi kılar. Sağında cennetleri, solunda cehennemleri hisseder.

Namaz, işte o zaman “salat-ı nefs”ten çıkar, “salat-ı cisim”, “salat-ı kalp, “salat-ı ruh” gibi üst derece namazlardan olur.

Yani, “Ben sıhhatliyim, işte ben ölmem” böyle bir şey yok! Ölümün ne zaman, nerede, ne şekil geleceği hiç belli değildir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diyor ki; “Ben elimi böyle kaldırdığımda, indireceğimden emin değilim. Belki elimi indirmeden Allah canımı alır”.

Ve Allâhu Teâlâ dedi ki; “Ben’im mekrimden emin olmayınız”. Yani, bunlar bize olan hitaplar. Şimdi Allah razı olsun, her gün neleri ölür, neleri doğar.

Hani Mevlana diyor ya:

Bir anda nasıl bozulur dünya,

Nasıl yıkılır, nasıl başka bir dünyanın temelini atar?

Uzaklardan geldik, esas yurdumuz burası değil, zaten gurbetteyiz, biz cehennemdeyiz. Müminin “Esfeli safilini”dir yani Dünya.

Onun için Allah razı olsun. Mümkün mertebe öteler için sermaye biriktirmek lazım. Bir yolculuğa bile çıkacak olsak uzun bir yolculuğa havlumuza, diş fırçamıza, bilmem, şununa, bununa, cebimizdeki paraya, bir hazırlık yapıyoruz. Öteler için bunu hiç düşünmüyoruz, öteler için nasıl bir hazırlık içindeyiz?

Adem ölmüş abi 1.000 yıl yaşamış. Nuh ölmüş 1500 sene yaşamış. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hatem’ül Enbiya Peygamberimiz ölmüş. Sen, ben mi kalacağız? Mümkün değil. Öyleyse; oraya daima hazırlıklı olacağız.

Çünkü Peygamber Efendimiz (s.a.v.) diyor ki:

“Bir Müslüman, bir tek vakit namazı sebepsiz, hiçbir sebep yokken kazaya bırakırsa, hiçbir sebep yok, oturdu sohbet muhabbet, namazı kazaya bıraktı. Kaza ettiği halde, onun kabrine onun için cehennemden 40 tane kapı açılır!” diyor. Namaz yoksa, din yok zaten! Sadece isim var, din yok.

Nasıl diyordu salatu selam Efendimiz; “Namazı terk eden”, ikinci hadis- “Allah’a savaş ilan edendir!” diyor, Allah’a meydan okuyorsun yani, “Çık ortaya” diyorsun. “Hadi bakalım falan, filan…” deyip, Allah’a meydan okuyorsun.

“Namazı terk eden, Allah’a meydan okuyandır.”

Namaz çok önemlidir. Cenab-ı Hakk, Kur’ân’da 58 yerde; “Namazı dosdoğru gereği üzerine kılın” diyor, “Namazı dosdoğru kılın” diyor, “Kılar mısınız?” demiyor, “Kılın!” diyor. Ama, işte şu toplumlara bak ki, almış başını harıl harıl derelerin denize aktığı gibi cehenneme akıp gidiyor.

Allah ötede dünyadaki gibi merhamet etmez, kılı kırk yarar. “Rahim” ismi devreye giriyor, Mahkeme-i Kübra’da asla taviz yok. Hiçbir yardımcıları, hiçbir şefaatçileri olmaz, “Nasıl Ben’i dünyada onlar unutulursa, Ben’de onları cehennemde unuturum!” diyor.

Cehennem çok kötü bir yer, ateşi simsiyahtır. Cehennemin dış duvarlarının kalınlığı 7 bin senelik yol kadardır, oradan ne kaçabilirsin ne kurtulabilirsin. “Ve oraya giren insanın azı dişi Uhud Dağı kadar olur!” diyor. “Vücudu, Mekke ile Medine arası olur, derisi 4 metre 90 santim olur böyle, 70 deri atar günde. Yediği kaynamış irinle zakkumdur” diyor. Böyle bir yere nasıl talip oluyor insanlar bilmiyorum? Ama harıl harıl millet akıp gidiyor işte.

Şimdi Allah razı olsun. Ya bunlar göze alınır mı?

Amerika’lılar cennetlerin, cehennemlerin resimlerini aldı özel uydularla. Bir gece burada yayınlanıyordu. Yarıda kestiler. Amerikan başkanı bundan evvelki; “Cennet, cehennem var mı demeyin?” dedi halkına, “Kesin bunlar var, tespit ettik.” Yani; dininize sarılın gibi tembihatlarda bulundu. Çığ gibi Amerika’da Müslüman’lar çoğalıyor. Amerika bir yere çıkacak, İslam şeriatı bulacak yukarlarda, Müslüman’lar daha da çoğalacak. Dünyada irili ufaklı birçok din ortadan kalkacak.

Eee şimdi, Allâhu Teâlâ , bugün Tevrat’ta da, İncil’de de, Zebur’da da tembihatı hep aynı; “Cennet”, “Cehennem”, “Araf” üç yer var insanların gideceği.

Araf; bu dünya gibi, cenneti de cehennemi de hak etmeyen oraya gidecek, orada da ölüm yok, orada da yaşlanma yok, orada da hastalık yok. Ama dünyada gibi ekip biçip, alın terini yiyeceksin. Şu Dünya hayatı gibi, oraya da “Araf” diyoruz.

Ha burada bu uzun yolculukta, mola verdiğimiz yerde, ne kazanacaksak kazanacağız. Ondan sonra kazanç kapısı yok bir daha. Ondan sonra kabir, Mahkeme-i Kübra. Mahkeme-i Kübra 50 bin yıl sürer.

Dünyanın 1000 yılı, Allah’ın 1 günü. Böyle günlerle 50 bin yıl geçer mi? Beyinler fokur fokur kaynıyor ama bir daha ölmek yok! Güneşi 3 mızrak boyuna indiriyor Cenab-ı Hakk tepelerine, ter gırtlağa kadar çıkıyor.

Ayet-i kerime de öyle diyor Cenab-ı Hakk; “Kafirler derler ki, ‘Yarabbi, istersen bizi cehennem atta, bizi şu terden kurtar.’” Ter 7 bin derecede kaynıyor, onun içindesin.

Kur’ân’da ki; “Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad” başlığı Mahkeme-i Kübra’nın dizaynını anlatır. Herkesin yeri belli orada. Oraya bir kafir dikilir, azap iner başına. Yanı başına bir mümin dikilir, Rahmet iner başına. Yani oradaki Allah’ın hesabında, kitabında hiçbir eksik yoktur.

20 yıl sonra, şu ağaçtan hangi yaprağın hangi yaprağın üzerine düşeceği bellidir. “Biz, her şeyi bir kitapta yazdık” diyor Cenab-ı Hak. Kitap, dediği Levh işte; “Levh-i Mahfuz”.

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#anababaolmanınecri #kamilkişininnamazı #Cennet #Cehennem#Araf

Ayetel Kürsi’nin Büyüklüğü Nedendir? – Namazda Vesveseden Kurtulmak İçin Ne Yapmalı? – Kurtuluş Reçetesi!

0

Ayetel Kürsi’nin içinde beş kelime vardır. Bu beş kelime Ayetel Kürsi’nin içine saklanmıştır, bunları söylemem. Bu beş kelimenin her kelimesinde bak; her kelimesinde elli tane bereket vardır. Sadece beş kelime Ayetel Kürsi’de. Bir sürü kelime iken, bu beş kelime Ayetel Kürsi’nin içine dağıtılmıştır. Her kelimede elli tane bereket vardır. Beş kelimede 250 bereket vardır, Ayetel Kürsi’nin büyüklüğü bunlardır.

Bakara Suresi’nin, yani Kur’ân’ın en sağlam hükümlerinden olan Bakara Suresi’nin içinde geçer Ayetel Kürsi. Ve bunun içinde beş kelime, her kelimede, elli tane bereket vardır.

Çok Ayetel Kürsi okuyan insan asla ve asla ne dünyada ne ahirette darlanmaz. Cenab-ı Hakk mutluluğun anahtarı olarak o beş kelimeyi Ayetel Kürsi’nin içine yerleştirmiştir.

Vesvese namazda fazla rahatsız ediyorsa, Ayetel Kürsi’yi namaza durmadan önce oku, göğsüne üfle. Çünkü; hannaslar göğsümüzdedir 2 tanesi. Yani onlara baskı yapar. Vesveseye de aldırmayın, vesvese olacak. Bir yere kadar olur, bir yerde kesilir. Onada çok kulak asmayın ama rahatsız edici boyutlarda olursa Ayetel Kürsi’yi okuyun, yani yeterli derecede olmuyorsa Felak ve Nas’ı da okuyun. Bunlar mutlaka insanı rahatlatıcı bir atmosfere çeker çünkü; şeytan baştan uğraşır. Şeytanın tekelinde birçok şeyi yapmak.

Zahiri ilim kurtarmıyor. Şeytan, meleklerin imamıydı ama şeytan oldu; bak bu kadar ilmi varken! İşte insanı kurtaran zikir. Peygamberimiz bu zikri çekiyordu. Bütün Evliya, bütün tabiinin, bütün Ashap çekiyordu, kurtuluş reçetesi bu.

Salih rüyalarında, rahmani rüyalarında Allâhu Teâlâ’nın seninle konuşması olduğunu bil yani. Sana Rahman’ın konuşması, bu çok bir büyük bir olaydır. Ha şimdi hicaplar vardır Allah ile kulları arasında. Bunlar arınmadan, rüyalar tabir ister ama bir gün gelir, tabir istemez. Yarın öğlen ne olacağına kadar ne yiyeceğini kadar bilirsin ama belirli bir zaman, bir merhale sonra. Tam arınmadan sonra olur bunlar.

 

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#namaz#vesvese#AyetelKürsi