Ana Sayfa Blog Sayfa 33

Köy Hayırlarının Amacı Ne? – “Bu Camiyi Satın!”

0

Her önüne geleni yemeyeceksin, her diline geleni konuşmayacaksın. Şüpheli şeylerden geri kaçacaksın. Şimdi bakın; ben fetva makamı değilim. Ben hiçbir köy hayrına katılmam. Ha katılana da; “Yanlış yapıyorsun!” demem. Ne için? O, onun sadece kendisine verdiği bir fetvadır. Şimdi, bugünkü hayırlar yapılırken, Allah rızası pek güdülmüyor. Sadece köyün namı, şöhreti, bilmem nesi düşünülüyor. “O köy yaptı da, biz neden yapamıyoruz?  Falan filan…” Yani ilkin, her şeyin önünde, Allah rızası olmazsa, o işte hayır yoktur. Benim için önemli olan bu. Biz bunu Allah için yapıyoruz. Ya köy hayrı dediğin, ödünç birbirine yemek yedirmekten başka birşey değilde nedir? Soruyorum sana.

Ben yıllar önce Balıkesir’de bir zengin tarafından iftara çağrıldım. Dedim:

“Beni çağırmayın.”

Dedi; “Efendi Hazretlerini de çağırdık.”

“Ya onu çağırmışsınız ama beni çağırmayın.”

Israr etti, “Allah rızası için”. Allah rızası için, kelle verilir. Bitti. Baktım Balıkesir’in bütün zenginleri orada, bir tane fakir yok. İşte yenildi içildi, falan filan. Kısmi bir sohbet başladı.

“Allah’a şükür, hayrımızı, hasenatımızı yapıyoruz!” dedi ev sahibi.

Dedim; “Sen şimdi hayır mı yaptın?”

“E ne yaptım?” dedi.

“Ya ödünç yemek yedirdin içirdin, burada bir tane fakir var mı? Bunlar, her gün et yiyor, bunlar Balıkesir’in en zenginleri. Yani, hayır zenginlere mi yapılır? Bugün bu zengini çağır, yarın başkasını çağır, birbirinize yemek veriyorsunuz, ne ilgisi var bunun hayırla?”  dedim.

“Ya, nasıl yok?” dedi.

“Ne ilgisi var ya, burada yardıma muhtaç bir kişi var mı? Peygamberimiz demiyor mu; ’Bir sofrada fakir yoksa, o sofrada hayır yoktur’ diye.”

Şu bu… Hacı Naci Efendi dedi:

“Ali Efendi çok doğru söylüyor, yaptığınız hayır değil. Niye Ali Efendi’ye kızıyorsunuz ki? Herkes söylemez ama o söyler. Bu size söylemedi mi, ‘Beni çağırmayın’ diye. Siz zorla çağırdınız. Ne için? ‘Ali Efendi görsün, bak biz nasıl yemek yediriyoruz diye’. Dava buydu yani!” dedi.

“Ama o adam söyler, ben söylemem ama, o söyler” dedi, “Doğru söylüyor!” deyince, gık kesildi tabi.

Allah razı olsun. Hayır bu değil ki. Hayır, Allah için olacak, muhtaca olacak. O köy buna ödünç yemek yedirmiş, onlar bunlara yedirmiş, o köy yaptı, biz niye yapamıyoruz? Bu değil ki! Bir şeyde, niyet bozuksa, geri kalan her şey bozuktur zaten. Allah, ilk önce niyete bakıyor. Senin amelinden önce Allâhu Teâlâ’nın ilk baktığı şey, senin niyetindir. Sonra, niyetten sonra, ilmine bakar. İlimden sonra, ameline bakar. Amel ta üçüncü kategoride geliyor.

Ben katılmam, onun için ama katılana da; “Yanlış yapıyorsun!” demem.

Ya bakın şuradaki köy, ben 5-10 sene mi, 15 sene önce mi tam tarihini hatırlamıyorum, tam akşamüstü, şimdi o kahveler yıkılmış, geçen giderken bakmıştım yıkılmış. Akşam ezanı okunuyor, tam köye girdik. Dedik:

“Şurada akşam namazını camide, cemaatle kılıp geçelim.”

Karşımdaki kahvede 100 kişi var. Camiye bir girdik ki, bir tek imam. Bir kişi yok. Yalnız namaz kılacak! Biz de 4 kişi, 5 kişi girince adam sevindi:

“Cemaat olduk bugün!” dedi.

Namazı kıldık, çıktık camiden. Arkadaşlara dedim:

“Valla isterseniz gidin, ben bu köyde bir dayak yiyip, öyle gideceğim, burada dayak yemeden gitmeyeceğim!” dedim.

“Yok ya!” dediler beni yalnız bırakmadılar, beraber girdik kahveye.

“Selamünaleyküm!”

“Aleykümselam!”

Ak sakallı bir sürü insan. Bir de sakal bırakmış, bembeyaz bu kadar. “Ooo, hoşgeldiniz”, beş gittiniz, getir çaylar, gelsin kahveler misafire.

“Ya çok güzel bir caminiz var. Yani, bayağı emek çekmişsiniz, iyi bir hayır yapmışsınız cami için. Cami çok hoş, çok hoş, şu bu…” falan övdüm biraz. Böbürlendiler.

“Yalnız bu camiyi satın siz. Satın!” deyince tık kesildi.

“Ya, cami satılır mı?”

“Niye satılmasın. Neye yarıyor bu camii? İyi para yapar, satın. Güzel sağlam bina satında, kurtulun bundan!” dedim.

Karşımdakilerde hep ihtiyar. “Şu sakalınızdan utanın, Allah cezanızı versin, Allah sizi kahretsin! Ulan, 10 adım bir yol var aranızda. Burada Allah’ın nizamına çağrılıyor, siz burada zıkkımlanıyorsunuz. İmam orada, tek başına namaz kılıyor. Geberince mi gideceksin oraya? Yakın zaten, çok uzakta değil. Satın şunu da kurtulun. Ya ‘Camimiz yok!’ dersiniz, onun için ‘Neden gitmediniz?’ diyen olmaz size…”

Bir açtım ağzımı. Gık çıkmadı kimseden. Yarım saat söylendim, söylendim. Dedim:

“Bir dayak yiyeyim şurada.” Başladılar oradan buradan.

“Misafir doğru söylüyor. Ağzına sağlık kardeşim.” Sesleri oradan buradan çıkmaya başladı.

“Beni tasdiklemeniz önemli değil, önemli olan Allah için oraya gidip, Allah’a secde etmeniz. Ya oraya gidin yada o camiyi satın!” dedim.

Kalktık gittik, aradan birkaç yıl geçti. Bir gün özellikle sallandık, mallandık bu camide akşam namazı kılalım. Bir gittik ya 15-20 kişi vardı. Aynı imamdı, bizi tanıdı.

“Sen ‘Bu camiyi sat’ diyen adam değil misin?” dedi.

Namazdan çıkınca koluma girdi.

“İlle gidelim, bir yemek yiyelim. Sen mübarek bir adamsın!” dedi.

“Ne adamı? Bizde adamlık ne gezer kardeşim?” dedim.

“Ya senin lafın çok etki yaptı bunlara. Daha gelmeyende bir sürü namaz kılan var. Bunlar namaz niyaz bilmezdi. ‘Şu camiyi satın’ lafı, bunlara çok koydu!” dedi.

Ya insanlar bu halde kardeşim. Ya bu kadar beyaz sakal bırakmış bir de. Onu da söyledim ya. “Bunu niye bırakıyorsun Ebu Cehil gibi kazı. Bu sana yakışır mı? Bu Peygamberimizin sünneti. Şurada, 10 adım yav, yolun bir tarafı cami, bir tarafı kahve. Niye bırakıyorsun bunu? Sen münafık mısın?” dedim.

İnsanlar dalalet içinde kardeşim. İnsanlar hıyanet içinde. İnsanlar Allâhu Teâlâ’nın dediği gibi çok nankör, çok cahil. Lafa gelincede meydanı kimseye bırakmazlar. Yani, her şeyi bilen de onlar, yapanda onlar, başaranda onlar, yiyende, içende, böbürlenende onlar. Hamza abi onlar yani.

——————————————————–
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#hayıretmek#köyhayrı#yardım #fakiridoyurmak#namazkılmak

Hz. İsa Ve Yol Arkadaşı – “Onlara Bakmayın, Kalbiniz Kararır!”

0

Hz. İsa bir gün uzun bir yola çıktı. Yolda biri arkasından yetişti; “Nereye gidiyorsun?” dedi. Hz. İsa; “Falan yere” deyince, “Bende oraya gidiyorum!” dedi. Ve yol arkadaşı oldular. Yarım gün yol gittikten sonra bir suyun başında mola verdiler. Hz. İsa’nın torbasında üç yufka ekmeği vardı. Birini kendisi yedi, birini yol arkadaşına verdi, o yedi. Hz. İsa ekmeği yedikten sonra abdest almak için suyun yanına gidip, abdest aldı. Sonra geri geldi, üçüncü ekmek yok ortada. Arkadaşına dedi ki:

“Seni Yaradan Allah için söyle, doğru söyle, oradaki üçüncü ekmek ne oldu?”

“Görmedim, bilmiyorum. Yemin ederim ki, bilmiyorum!” dedi.

“Peki” dedi İsa Aleyhisselam. Boş torbayı aldı omzuna yola devam.

Bir yarım gün daha gittiler, yine karınları acıktı. Üçüncü ekmek yok ortada. Oturdu bir dua etti, bir ceylan koşarak geldi İsa Aleyhisselam’ın önüne. İsa Aleyhisselam arkadaşına:

“Bir ateş yak!” dedi. Kesti, yüzdü, etini ateşte kızarttı. Karınlarını doyurdular. İsa Aleyhisselam kemikleri topladı bir araya, yine dua etti. Ceylan dirildi, koşarak yayıla yayıla çekti gitti. Yol arkadaşıda bakıyor.

İsa Aleyhisselam biliyorsun ölüleri diriltiyordu. “Ruhullah” denir onun için. Musa Aleyhisselam’a “Kerimullah” denilir, Peygamberimize “Resulullah” denilir, Adem’e “Safiyullah” denir. Bunların hikmetleri vardır.

Ve İsa Aleyhisselam dedi ki; “Şu Allah’ın lütfunu görüyorsun, ayağımıza rızık gönderiyor, yiyoruz, içiyoruz, dirilip gidiyor, bunun hakkı için söyle, üçüncü ekmek ne oldu?”

“Vallahi ve billahi, bilmiyorum!” dedi.

“Peki!” dedi.

O gece, orada konakladılar, yattılar. Karınları tok nasılsa. Sabahleyin kalktılar yola devam. Önlerine bir göl geldi. Gölü dolaşsalar yol 15 gün uzayacak. Gölün kenarına geldi İsa Aleyhisselam, şöyle elini uzattı dedi ki; “Avucunu avcuma koy, gözlerini kapat!” dedi. O koydu avcunu avcuna, gözlerini kapattı. “Yürü şimdi!” dedi. Suyun yüzeyinde yürüyerek, toprakta yürür gibi gölü geçtiler karşı tarafa.

İsa Aleyhisselam yine sordu, dedi ki; “Şu Allah’ın kudretine bak ki, Allah’ın lütfuna bak ki, şu rahmetine bak ki, bizi 15 gün yormadı suyun yüzünde yürüterek karşıya geçirdi. Bunun hürmeti için söyle, üçüncü ekmek ne oldu?”

“Vallahi billahi tallahi, bilmiyorum, görmedim!” dedi.

“Peki” dedi İsa Aleyhisselam. Karşısı da çöl.

“Şimdi, ikimiz burada 1 saat çalışacağız, büyük bir kum tepesi yapacağız.” O, onun hikmetini bilmiyor.

“Neden?” dedi.

“Nedenini sorma, sonra görürsün!” dedi.

Hadi bakalım birer yassı taş buldular. Sıyır, sıyır sıyır koca bir kum tepesi yaptılar.

“Şimdi, bu kum tepesinin üçe ayıracağız” dedi İsa Aleyhisselam. Üçe ayırdılar. Üç tane kum tepesi daha küçükçe. İsa Aleyhisselam oturdu, bir dua etti. Üçü de altın oldu. Ve peygamberlerin duasından sonra, o bir daha taşa dönmez, altın olarak kalır.

Dedi ki İsa Aleyhisselam; “Bak bu altın tepelerinin biri senin. Bir ekmeği sen yedin. Biri benim, bir ekmeği ben yedim. Bu üçüncü altın tepeside, bu üçüncü ekmeği kim yediyse onun!” dedi.

“Ya İsa, ben sana şaka yaptım, vallahi ben yediydim!” dedi. Menfaat var ortada.

“Be mübarek, Allah bizi suyun üzerinde yürüttü, söylemedin. Allah bizim ayağımıza canlı rızık yolladı. Yedik, içtik, dirildi, gitti. Bunlar, bundan daha mı değersizdi? Al, bu üç altın tepesi de senin olsun, burada yol arkadaşlığımız bitmiştir, hoşça kal!” dedi.

İsa Aleyhisselam yürüdü, gitti. Akşamüstü oldu bu olay, çünkü sabah geçtiler bu gölü ama onların toplaması, ayırması, dua etmesi vs. akşamı buldu. İsa Aleyhisselam bastı gitti. Bu adam deli gibi dönüyor, büyük bir servet, üç tane altından tepe.

Karşıda da bir tepede üç tane eşkıya. Biri diyor ki:

“Ya, tee orada bir şey parıldıyor, altın parıltısı gibi. Ne ki bu?”

Öbürü bakıyor.

“Hakikaten öyle ya!” diyor. Diğeri bakıyor.  “Hakikaten öyle ya.”

“Ulan, gel gidelim bakalım nedir bu? Böyle bir şey yoktu. Biz, bu bölgelerin adamıyız.”

Geliyorlar bakıyorlar ki, üç tepe altın. Bir tane adam dolanıp duruyor etrafında. Eşkıyaların biri kılıcı sıyırıyor, bir koyuyor, bunun kelle bir tarafa, kendi bir tarafa. Üç yığın altın, üç tepe altın.

“Ulan, ne yapalım bunu?” diyor eşkıyalar.

“Valla, evvela bir karnımızı doyuralım, sonra gece olunca falan yerden bir kervan getiririz, bunu kaldırırız.” Eşkıyaların başı, bir avuç altın alıyor yığından, adamın birine veriyor.

“Git, falan yerden bize yiyecek, içecek getir.” Yığınla tepeler halinde para var.

“Bir karnımızı doyuralım şöyle akşam olmadan. Akşam kervan getiririz, kaldırırız bu parayı.”

Eşkıya bir avuç altını alıyor, yola düşüyor. Yolda düşünmeye başlıyor. “Ulan, niye bu parayı bölüşeyim ben, bunlarla karnımı doyurayım. Bunların yiyeceğine de katayım baldıran zehrini. Bunlar, bunu yiyince geberecek. Paralar bana kalsın.”

Bu ayrılınca kalan ikisi de diyor ki; “Ulan, niye biz bu parayı üçe bölelim. Gelir gelmez, bunun kellesini uçuralım, ikimiz bölüşelim bunu.”

Bunlarda kavilleşiyor. Adam gidiyor, karnını güzelce doyuruyor, bunların yiyeceğine de baldıran zehrini atıyor. Geri geliyor. Gelir gelmezde, bunun kelleye bir kılıç, kelle bir tarafa, vücut bir tarafa. Oturuyor bunların ikisi de diğerinin getirdiklerini afiyetle yiyor mu? Bunlarda kıvrılıp, geberiyor.

İsa Aleyhisselam bir hafta 10 gün sonra, Havari’leriyle geri dönerken aynı yoldan, Havari’ler bir bakıyor ki, üç yığın altın tepe. Dört tane ölü; ikisi kafası kopmuş, ikisi kafası yerinde.

“Ya Ruhullah, bunlar nedir?” diyor Havari’ler. Hiçbiri altınla ilgilenmiyor bile.

İsa Aleyhisselam diyor ki; “Bunlar ehli dünyadır, bunlar ehli dünyadır, bunlara nazar etmeyin, kalbiniz katılaşır!” diyor. Konu uzunda…

Ulan bu devrin insanı olacakta üç tepe altın olacak ilgilenmeyecek. İşte o Havari’ler öyleydi. Peygamberin Ashab’ı da öyleydi.

Mevlana ne diyor; “Sen altına aşıksın, altında benim rengime aşık.”

Diğer bir yerde de; “Bazen altın ile kandırır beni, bazen şanla, şöhretle” diyor Allah için. “Oysa, O’ndan altın felan istemiş değilim, şan ile şöhreti çoktan boşverdim.” İşte adam bu. İşte yiğit bu. İşte insan bu. İşte mümin bu.

Asla onun sevgisini kalbe sokmayacaksın. O kalbe giren ateş gibidir. İşte nefsin zaaflarıdır, nefsin arzularıdır, nefsin, istekleridir. Ha mutlaka, parada lazım, evde lazım, 10 günlük ömre, 15 günlük rızık lazım ama sevgini Allah ve Resulü’ne adayacaksın. Ondan sonra, eşine, dostuna, çoluğuna, çocuğuna. Para sevgi için zurnanın son deliğidir. İhtiyaç mıdır? İhtiyaçtır, amenna. Nefes almakta ihtiyaç. Daha önemli bir ihtiyaç.  Biz nefes almanın değerini biliyor muyuz? Hiç umurumuzda değil.

“Offf altın!” diyoruz, “Para” diyoruz, “Bilmem ne…” diyoruz. Gözünün görmesi, ondan daha mı değersiz? Kulağının işitmesi, ondan daha mı değersiz? Gözüne bir toz kaçıyorda dünya zindan oluyor adama. Bunların hiç farkında değiliz.

Sanki Allah bize bunları, lütfetmeye mecbur. Böyle bir şey yok! İnsan üzerinde, paradan çok daha değerli haller var ama insan bunun farkında değil. Neden hikmet gözü kör olmuş, himmet gözü kör olmuş, rahmet gözü kör olmuş, hırs gözü açık, tamah gözü açık. Adam böyle bir hal almış ki, insanların içinde avam var, has var, havas var. Adam devamlı zorluyor yani, nerede zorluyor? Has ve havas olmaya zorlamıyor, avam olmaya zorluyor, yani ateşe atlamaya. Hani kelebek gelir, ateşin etrafında kendini kavurur ya, ona benziyor insanlar. Derelerin denize aktığı gibi, insanlar cehenneme akıp gidiyor. Niçin? Nefsin zaafları.

Allâhu Teâlâ bak seni var etmiş, yaratmış seni. Sana bunca sene, rızık vermiş, aç ölmemişsin, yaşın olmuş 50-60-40-30 neyse. Bu yaşa kadar Allah seni aç mı öldürdü? Bundan sonra mı öldürecek? Ya Allah’a güvensene, Allah’a tevekkül etsene, Allah’tan razı olsana.

İnsanların birçoğuna bakarım, Allah’a küstür. Birçoğu Allah’a sitem eder. Birçoğu işte şu eder, bu eder. Birçoğu der ki; “Bende zengin olsam, namaz kılardım, oruç tutardım, zekât verirdim, şunu yapardım felan…”

Ya Allah’la pazarlık olur mu? Bir “Ol!”, “Kün!” emriyle bu âlemleri yaratanla pazarlık mı olur? Sen nesin? Sen, O’na tabi olacaksın. Sen, O’nun tarafından güdülensin. Senin canını, hayatını yani; aklını, fikrini, her şeyini veren O. Senin aklını, şöyle bir milim oynatsın, donunu başına geçirir gezersin. Allah için bunlar zor değil ki. Öyleyse, haddini bileceksin. Kime külhanbeylik ettiğini bileceksin. Onu bildiğin an zaten kamburun çıkar.

Onun için Allah razı olsun.

Allâhu Teâlâ diyor ki; “İnsan, çok cahil ve çok nankördür.” Evet, çok çok nankör insanoğlu. Şükür yok, sanki Allah sana nazlı bebek gibi bakmaya mecbur! Allah’ın üzerine hiç, hiçbir şey farz veya vacip değildir. Âlemler, O’na boyun eğmiş, yani; her şey O’nu zikrediyor ama insan nankör, baş kaldırıyor. Sitem yapıyor, şunu yapıyor, bunu yapıyor…

Bu kışlara bedel bu yazı yaptın.

Evvel bahar, sonra güzü yaptın.

Mizan’ı iki göz terazi yaptın.

Noksan’ı tartarsın. Sen noksancı mısın? diyor Allah’a adam.

Söyleyişe bak. Bunlar “Naz Makamı”ndaki insanlar ama hemen arkadan haddine geri dönüyor.

Bilirsin ben kulum,

Sen sultanımsın,

Dilde zikrim,

Kalbimde tercümanımsın” diyor.

Orada bir nazını yapıyor. Onlar naz ehli Veli’ler. Onlar Allah’a naz yapar durur. Herhalde, Allah’ın da hoşuna gidiyor, kesin bilmiyoruz. Onlara naz yaptırıyor, onlara izin veriyor ama bu tür sözler normal insanlar tarafından yapıldığında şirk olur.

Mevlana’da diyor, Allah’ı çağırıyor:

“Gel ne olursun gel. Ayağına diken batmışsa da gel.”

Allah’ın ayağına diken mi batar?

“Başın küllü ıslaksa da gel”

“Gel demeden kurtar beni” diyor.

“Ben senin, malın mülkün olsun diye çalışıyorum, senin başını sokacak bir yerin, dikili bir ağacın olsun diye, yoksa hürriyeti kulluğa taş patlasa satmam” diyor.

Bunlar naz ehli. Bunlar naz ehli diye, sen ben naz ehli gibi olamayız.

“Naz ehli” var, “Niyaz ehli” var. Niyaz ehli, naz yapamaz işte. Allah, onları biraz şımartıyor mu, biraz ne yapıyorsa, sende bir küçük çocuk kızdırırsında abuk subuk konuşur hoşuna gider ya, işte onlar gibi bir şey herhalde, yani bizde kesin bilmiyoruz.

Allâhu Teâlâ’ya karşı haddini bileceksin. Bu âlemlerdeki en mükemmel, eksik sıfatlardan en uzak olan tek Zât; O’dur. Diğer her şey, kusurludur. Defosuz Allah’tan gayrı hiçbir varlık yoktur ama gel bugünü gör materyalist sistem. Ne var? Para. Ne var? Seks. Başka değer yok. Öğünsün, böbürlensin. “Kafamı çalıştırdım da, şöyle yaptım da, böyle yaptım da, böyle kazandım da, böyle yedim de…”

Adam Fransa’ya karısını berbere götürür. Ama yanındaki adama, bayramdan bayrama bir çorap almaz. Bu insan mıdır yani? Buna insan diyebilir misin? Köpek desen, köpek darılır. “Ben bu kadar adi miyim?” der, “Niçin bu kadar adi ile beni kıyaslıyorsun ki?” der. Köpek sadakatinden sahibi için canını veriyor. Bu adama “Köpek” diyebilir misin? Allah, ayet-i kerimede “Onlar köpektir,” diyor. Hemen Allah bile sözünü geri alıyor,  “Hayır, köpekten de aşağıdır, köpek de olamazlar!” diyor.

Allah razı olsun. İnsan, eğer “Ben insanım” diyorsa, haddini bilecek. Her önüne geleni yemeyeceksin, her diline geleni konuşmayacaksın. Şüpheli şeylerden bile geri kaçmak lazım.

 

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#Hzİsa #kıssa #nefs #şükür #şüphelişeylerdenkaçın

Sufinin Nur’u – Nur’da Yolculukla Fenâfil-Resûl Makamı’na Ulaşma – Tayyi Mekan – Gönül Âlemi

0

Müminlere de değilde, daha ziyade sûfîlere… Allâhu Teâlâ şu Dünya’yı tamamen kaplayacak gibi bir Nur’u çektiğiniz bir Esma’nın içine sakladı. Sen o Esma’yı çekmeye başladığın an, Dünya’nın tamamını kaplayacak bir Nur’a sahip oluyorsun. Gönül âleminde kaynağı kökü bu Dünya’yı böyle lahana yaprağı gibi düşün, lahanayı nasıl sarıyorsa, öyle saracak bir Nur’a sahip oluyor kişi. Ve işte o Nur’da yolculuk oluyor. Peygamberimizin Nur’unda o “Nur’la yolculuk” oluyor. Ravza’ya varışlar, Rıza Kapısı’nı geçişler, Sır Kapısı’nı geçişler, Resullulah’ın Nur’unun merkezine ulaşmalar…

Peygamberimizin o Nur’unda, Allâhu Teâlâ’nın senin çektiğin bu Esma’da, şu Dünya’yı kaplayacak gibi bir Nur’a sahip oluyorsun. O nur sayesinde, bu yolculuklar, gidiş-gelişler elde ediliyor. Ve o Nur’un yerleştiği yer insanın gönlü. Ne arıyorsan gönül âleminde ara. Allâhu Teâlâ’nın da nazar ettiği yer orası. Ondan sonra, o Nur’la Resullulah’ın Nur’unun merkezine gidip virdini orada çekmeye başlıyorsun. Bir gün, bir ay, bir yıl derken sana “Fenâfil-Resûl Makamı”, yani Peygamberimiz gibi olma makamı, Peygamberimizin gözüyle görürsün bütün olayları. Yani sevinmeyi de, kızmayı da, tepkiyi de, sevinci de, hoş görmeyi de, affı da, cömertliği de… Hepsini Peygamberin karakterini alıyorsun. Onurun merkezine gidegele, gidegele, gidegele Fenâfil-Resûl Makamı’na sahip oluyorsun. Her olayı Rasullulah’ın gözüyle görüyorsun. Onun hoş gördüğünü, hoş görüyorsun, onun hoş görmediğini, hoş görmüyorsun.

Yani; Allâhu Teâlâ’nın insanlara, gönül âlemi olduğu için büyük lütufları var. Kitaplar yollamış, Peygamberler yollamış. İşte ona, onun tasarrufuna büyük Nur’lar vermiş. Sonra o Nur’la “tayyi mekana” kadar gidebiliyor. Birçok Veli sabah namazını Kâbe’de kılar ama karısı dahi anlamaz. Sûretini bırakır evde, bir güzel suretiyle sohbet edersin, muhabbet edersin, girer yorganın altına, yorgan kabarır. Birçok Veli’nin sırrına, karısı dahi vakıf olamamıştır. Halbuki o tayyi mekanla o Nur olup gitti Resullulah’a. Resullulah’ın mescidine gitti, Ravza’da kılar veya da Kâbe’de kılar. Gönül âlemi insandaki en değerli şey o.

O Kâbe’den de büyük, Allâhu Teâlâ’nın Arş’ından da. Gönül o kadar muhteşem bir şey ki çünkü; oraya nazar ediyor Cenab-ı Hak, oraya misafir oluyor. İnsan ne arayacaksa, gönül âleminde arayacak.

Sonra işte, Allah oraya iman yazıyor, belirli bir dersten sonra “iman” yazıyor. İşte o yazı; bütün Esma’ların Nur’larını başlıyor oraya emmeye. İşte o sendeki dünyayı saran o Nur’a, durmadan bir havuza bir hortumdan akan su gibi, her esmanın Nur’unu da akıtmaya başlıyor oraya. Ondan sonra, nefisten gelen bir şey var, fitne kapısı. Bu örtülüyor, o güzelce örtülüyor kapanıyor. Bu arada, dilin altından kalbe doğru, çok büyük bir lezzet hasıl olur. Bir şey yerken, içerken değil boşken. Şahane bir lezzet. Dilin altından, tam alt kısmından böyle gider. Yara, yara, yara taa kalbe kadar gider, müthiş bir lezzettir. Dil ile kalbin birleşmesi işte. O zaman senin mesela 2 saat çektiğin ders, 15 dakikada çekilir. Zaman içinde zaman var olur. Yani, 15 dakika içine 15 yıl sığar. “Zaman içindeki zamanlar” var, bunlar çok farklı!

Dünya’nın 1000 yılı, Allah’ın bir günü, cennette 1 saat. Şimdi bunları zamanla hissedeceksin. Yani bileceksin, bu yolda yürüdükçe gittikçe insanın iki günü eşit olmaz.

 

————————————–
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#nur#FenafirresulMakamı #HzMuhammed#Esmaulhusna#zikir#veli#evliya#kalpzikri#tayyimekan#gönülalemi

Müminin Hali Nasıl Olmalı? – Kimi İnsan Allah’a Küskündür! – Zıddı Olmayan Yer Neresidir? – İmtihana Hazırlanmayan İnsan!

2

Daima el karda, gönül yarda olacak. Ve Dünyanın hiçbir şeyine değer vermeyeceksin, yediğin, içtiğin nimet için çok şükredeceksin, Allâhu Teâlâ’nın verdiği sağlığa, akla, göze, kulağa şükür edeceksin. Hiçbir Müslüman dünyaya saltanat sürmeye gelmedi. Biz müminleri Dünya cehennemine indirdi.

Kim “ahsen amel” işleyecek? Onun için, biz ahsen amel işlemeye geldik. Bunu insanların kendine ispat etmek için Allah zaten biliyor. Bizim işimiz, içki içmek değil, bizim işimiz kumar oynamak değil, bizim işimiz hırsızlık değil, bizim işimiz zinâ değil, bizim işimiz dedikodu değil, bizim işimiz nemine değil, bizim işimiz dünya kibri değil. Bunların hiçbiri bizim işimiz değil.

Bizim işimiz Allâhu Teâlâ’ya hizmet, Allâhu Teâlâ’ya ibadet, Allâhu Teâlâ’nın koyduğu yasaklara, riayet etmek ve Allah’tan gelen her şeye, boyun eğmek, Allâhu Teâlâ’nın kaza ve kaderine rıza göstermek. Ve O’na çok şükür etmek, elden geldiğince zikir etmek, O’na ibadet etmek, O’na heran teşekkür etmek. Müminin hali, şahikası bu.

Mümin bu yolda böyle yürürde bu dünya dikenliğini yani bu dünya patikasını bitirirse, ölümle bir uyanır. Ölüm onun için çok güzel sevimli bir şeydir. Öldüğü zamanda, “Bir an evvel beni kabrime koyun!” diye haykırır. Halbuki; kendisi de bu kendisini de taşıyanların arasında yürür gider. Bir ara der ki; “Ya kimi götürüyorsunuz, kime götürüyoruz?” Ama yanındakiler cevap vermez ona. Diğerlerine gider sorar, “Ya, bu kimin cenazesi?” O da cevap vermez. Çünkü onu duymuyor, görmüyor ki onlar! Ona sorar, buna sorar; “Ulan arkadaş, ölen benmişim!” der. Ama Dünya pırıl pırıl olur, Nur’lanır böyle. Çünkü uykudan uyandı.

“Dünya hayatında, her insan uykudadır ölümle bir uyanır.” Hadis-i şerif bu; “Ve onun kabri cennet bahçesi olur. Kırkar arşın açılır her tarafa”. Allah rahmet nazarı ile bakar. Hesabı kolay olur, çetin olmaz. İşte bu akibete giden, bu şahikaya giden insanlardan olmaya gayret edeceğiz. Yoksa dünyada zengin olsan, fakir olsan, hasta olsan, olmasan, sıhhatli olsan, zındık gibi olsan dünyanın en güçlü Zaloğlu Rüstemi olsan, bunlar hiçbir fayda sağlamaz. İyide olsa, kötü de olsa geçer gider…

Şimdi, dünyada sıkıntılar çeken insan, ötede hesabı çetin değildir. Hesabını Dünya’da vermiş oluyor yani. Müminin başına dünyada ne gelirse gelsin, güzeldir. Hiçbiri çirkin değildir, yanlış değildir. Allâhu Teâlâ’nın yanlış işi yoktur.

İbrahim Hakkı Hazretleri ne diyor?

“Hak şerleri hayreyler,

Sanma sakın gayreyler.”

Tevekküle bak! Bu tevekkülde olacağız. İnsanların kimi, Allah’a kızgındır, kimi Allah’a küskündür, kimi Allah’a isyan eder, kimi Allah’a dil uzatır, ya etmeyin, eylemeyin! Sen nesin ya? Ulan bir tırnağın, ete batıyorda dünya zindan oluyor sana. Be gafil, bir baksana Allah seni tepeden tırnağa kusursuz, noksansız yaratmış. Bunca sene nefes alıyorsun, aldığın nefes babanın malı değil. Göz görüyor, babanın malı değil. Senin gözün arkasında O’nun gözü var, onun için görüyorsun.

Kalp duruyor, “kütt!” gidiyorsun. Nerede o enerji, o fizik, o ilim, o hareket nerde?  Nedir senden ayrılan? “Can” göstersene bana canı. Ama var değil mi? O varken, sen de bu hal var. O senden ayrıldığı zaman sen nesin? Bir bok çuvalısın. Ben neyim? Bir bok çuvalıyım. Peki, nedir o ayrılan? Bunu göremiyoruz işte, yakalayamıyoruz konuşamıyoruz O’nunla. Halbuki bir ömür konuşan O’ydu.

Sen, acaba bu uzun çizginin neresinde, ne kadar varsın? Bu soruları sormuyoruz kendimize. Neyi soruyoruz? Aman para, aman şöhret, aman bilmem ne, aman güzel karı, aman güzel çocuk, aman güzel araba, ya Allah kahretsin. Bunlar nefsi zaaflar. Bu Dünya’nın hiçbir güzelliği kalıcı değildir.

Bir mekanda bir şey zıddı ile biliniyorsa, kesinlikle o yurt değildir. Dünya’da her şey zıddı ile binilir. Soğuk, sıcak ile bilinir. Acı, tatlı ile bilinir. Varlık, yokluk ile bilinir. Hastalık, sağlık ile bilinir. Hepsinin zıddı var, bu mekan değil. Ama ötede, sağlık var, hastalık yok. Hayat var, ölüm yok. Bak, neye bakarsan bak, zıddı yok. İşte yol, ülke orası, zıddı ile bilinmeyen. Zıddı ile bilinen nedir? Problemdir, ortada bir problem var zıddı ile biliyorsun.

Onun için Allah razı olsun. Biz buraya kalmak için, saltanat sürmek için, bilmem ne yapmak için gelmedik, hiçbir Müslüman. Dünya hiçbir şeye değmez, bir soğan yaprağına değecek bir yer değil ama ahiretinde tarlası.

E şimdi bakın, biz bir ehliyet imtihanına girerken, işte hazırlanıyoruz, dersini okuyoruz, pratiğini yapıyoruz, bilmem ne yapıyoruz. Bir okulun imtihanına giderken öyle, kurslara gidiyoruz, bilmem nereye koşuyoruz.

Ya Mahkeme-i Kübra’ya en büyük imtihana giriyon, bunun için niye hazırlanmıyorsun ki, be gafil? Ve bu, bu imtihanı Allah imtihan edecek bir de. Allah seni huzura alacak, imtihan edecek. Peki, bu imtihana niçin bir gayretin yok ki? Şimdi, bu ehliyet imtihanı kazanıyorsun, bir araba sürme hakkı alıyorsun. Bir okul bitiriyorsun, mezun oluyorsun, belki bir iş kapısı. Bunlar çok basit şeyler. Ama Allah’ın imtihanı kazanırsan, ebedi hayat, cenneti alıyorsun. Bu Dünya kadar 40 misli en fakirine verilen yer. Böyle büyük ödül var arkasında. Bu imtihana hazırlanmayan insandan daha gafil, daha aptal, daha ahmak var mı? Yok.

Hatta Sırrı Süleyman’ın dediği gibi:

“Yuh yani bunlara ya!”

Bu kadar gaflet olmaz ya Allah var mı?  Var. E niye yok gibi yaşıyorsunuz o zaman? Hem “Var” diyorsun, hem “Yok” gibi yaşıyorsun. Bu insan mı yani? İşte, ne yapacaksın?

 

——————————————————–
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#gaflet #tevekkül #cennet #dualite