Ana Sayfa Blog Sayfa 51

Mevlit’e “İbadet” Diyen Şirke Yakın Günah İşler! – İnsana İlimden Az Şey Verildi!

0

Mevlit’e “ibadet” diyen nerdeyse şirke yakın günah işlemiş olur. Ha burada okuduğu kaside, ha mevlit hiçbir farkı yok. Adam, “Mevlit okutuyorum” diyor, yani “Kur’ân okutuyorum” diyemiyor, Mevlit’i, Kur’ân’ın önüne alıyor. İşte Peygamberimizin; “Benim ümmetim puta tapmaz ama onlar için gizli şirkten korkarım” dediği konular. Bunlara az öncede biraz değindik. Peygamberimizin methiyesidir, kaside, başka bir şey değildir.

Ama halkın gözünde ayyuka çıkarılıyor. Belki sevap getirir ama ibadet değil. Arada okunan Kur’ân, arada okunan salatu selamlar, bunların getirisi çok. Mevlit farz değil, vacip değil, sünnet değil hiçbir şey değil, şimdi biz burada kaside okusak da olur, okumasak da olur? Bir tane okusak da olur, on tane okusak da olur? Onun bir mecburiyeti yok ki ama zikir; farz. Şeriatın sekiz hükmüne giren hiçbir şey değil Mevlit. Toplan şurada on tane kaside oku, arada zikir, arada Kur’ân; işte sana güzel bir zengin gece.

Süleyman Çelebi kaside yazmışta, ondan başkası yazamıyor mu? Öyle bir şey olur mu? Ama işte insanlara böyle yerleşmiş. Bu bid’at. “Bid’at ehli cehennem köpeğidir” diyor Efendimiz, bu kadar tehlikeli bir şey. Mevlit okutursun ama bilirsin kaside olduğunu, bir kasideye kaside gözüyle bakacağız, Kur’ân’a Kur’ân gözüyle, zikre zikir gözüyle bakacaksın her şeyin hakkı ayrı.

“Süleyman Çelebi’ye karşıyız ve Mevlit okunmasın” demiyoruz, tamam insana bir coşku, bir aşk sevgi verir, bir şey verir ama kasidedir yani neticede bir ayet değildir, bir hadis değildir. Bunun farkına varmamız lazım “Niye okumadın?” demezler sana, “Niye okudun?” da demezler.  Mübah olan bir şeydir, su içmek gibi, yürümek gibi, yani bunun bir mecburiyeti yok yapmaya da yapmamaya da…

Şeriat’te tedbir vardır, Tarikat’ta tedbir değil; tevekkül vardır. Allah’a tevekkül edersin biter, “Hasbunallahu ve ni’mel vekil” samimi olarak yeter, tedbir yok, ama bir üste bakarsın, Hakikat’ta sen gör neler oluyor, bir adım daha atarsın Marifetullah’ta esas “Aşkullah” dediğimiz şey, Marifetullah’tan sonra başlar, aşktan esas tat, zevk almaya orda başlar.

Ondan ötelerde bir hal var, o zevk almak menfaat sayılır, seni tökezletir, ondan ötede bir yol var, Allah rızası dahi engeldir, bir çıkar kabul edilir, o hiçbir şeyi gözetmeden Allah’a Allah olduğu için ibadet etmek, zikretmek, sadece Allah olduğu için hiçbir karşılık rızayı bile beklemeden…

Tabi yol gittikçe incelir, Şeriat’teki birçok hal tarikatta günah sayılır, Tarikat’taki birçok hal hakikatte günah sayılır, Hakikat’teki birçok hal Marifettullah’ta günah sayılır, yani her kemalatta, her tekamülde yeni bir revizyona giriyorsun, yoksa kemalat kazanmak, insan-ı kamil olmak kolay iş mi?

Bilmediğimizi koysalar, başımız Arş’a dayanır. Allâhu Teâlâ insana ilimden az şey verdiğini söylüyor. İnsana ilimden çok şey verilmemiş. Benim hep hayret ettiğim bir şey vardı, “Ya Rabbi sen ne kadar büyüksün, bir ‘Kün’ emrin ile bir ‘Ol’ emrin ile bu âlemleri yaratıyorsun”.

Mükevanatı düşünüyorum, şurada saniyede ulaşan yıldızla, dünya arasında elli milyon ışık yılı var, güneş gibi, bizim güneşimiz; 900 bin kilometre süratle gece gündüz yol alır, galaksinin en küçük noktasında 270 milyon senede bir turu tamamlar ki, senin için bunlar bile oyuncakken, bizim gibi bu kadar küçük, basit, yaramaz böceklere muhatap olmuşsun, ben buna hep şaşıyorum. Biz neyiz ki seninle muhatap olacağız, işte insanın gönlü var, Allâhu Teâlâ’nın muhatap olmasının nedeni bu, gönlü var insanın. Demek ki temizlemiş bir gönül, fevkalade değer ihtiva ediyor. Yoksa biz neyiz ya! Allah bize adam yolluyor, elçi yolluyor, Kur’ân yolluyor, kitap yolluyor, Cebrail yolluyor, neyiz biz? Bizim cürmümüz ne, gücümüz ne, bildiğimiz ne, bilgimiz ne, ilmimiz ne?

Ama insan gönlü Kâbe’den büyük, Allah’ın Arş’ındanda yoksa insan çok önemli değil…

Neyi nerede ararsan gönülde ara, Allâhu Teâlâ’nın Arş’ından da daha muazzam bir varlık insan gönlü, Allâhu Teâlâ’nın lütfu… Yoksa Allah o kadar muhteşem ki; “Velem yekünlehu küfüven Ehad.” Eşi benzeri yok. “Eşi benzeri yok” kelimesini şerh etsem, bin yıl anlatmak lazım, yine yetmez. Allah’ın eşi benzeri yoktur ama iki kelime bunu ifade edebilir mi, mümkün mü?

 

———————————————————————–

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#mevlut #mevlit #kaside #SüleymanÇelebi #insan #gönül #Kuran #şeriat #hakikat #marifet #Allahınlütfu

Kıyamet’e Az Kaldı – Gizli Şirkler Nelerdir? – En Büyük Mücahit Kimdir? – Namazı Terkedenin Hali – Şüpheli Şey Yemeden Önce – Onlara Deli Derdik – Zakirler Kimlerdir? Ahir Zaman Getirileri Ve Götürüleri Nelerdir? Bilmediğimiz Ecir Kapıları – 40 Şehit Sevabı Nasıl Kazanılır? Şehit Olarak Ölmek İçin Ne Okumalıyız?

0

Kıyamet’e Az Kaldı

Bugün, dünya bastonla giden bir yaşlı ihtiyar… “Dünyanın sonuna doğru camiler tıklım tıklım dolar, fakat içlerinde iman etmiş tek kişi olmaz” diyor hadis-i şerifte. Tıklım tıklım camiler dolar ama iman etmiş tek kişi olmaz. Ve “Bu dönemde imanı korumak, avuçta kor taşımaktan da zorlaşır” diyor.

Kişi sabah mümin çıkar evinden, akşam kafir olarak döner. Kişi mümin olarak yatar, kafir olarak kalkar. Ve bu bağlamda salatu selam Efendimizin birçok uyarıları var. Bu dönemi ifade eden en önemli faktörlerden biri de salatu selam Efendimizin ifadesiyle:

“Emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker terk edilir” diyor. Bunu maalesef görüyoruz. Çarşıda, pazarda, şurada, burada, cemiyette bir cürüm işleniyor, “Adam sende” diyor, “Bana ne?” diyor adam. Yani, emr-i bi’l ma’rûf toplumlarda tamamen terk edilmiş.

Allâhu Teâlâ’nın hoşuna gitmediği birçok hal pervasızca işleniyor ama kimsenin umurunda da olmuyor. Hatta cemiyetlerin büyük bir kısmının bu haller hoşuna gidiyor.

Ve hadis-i şerifin devamında “emr-i bi’l ma’rûf nehy-i anil münker terkedilir ve bu yapıldığı zaman diller dost, kalpler düşman olur.” Yani dostluk sadece dilde, kalpten değil. Eğer diller dost, kalpler düşman olursa, sıla-i rahim çok azalır veya kesilir. İşte bu toplumlara Cenab-ı Hak lanet eder, “İçlerindeki iyilerin de dualarını kabul etmez!” diyor.

Bugün için bunları yaşıyoruz, biliyorsunuz hepiniz, Allah razı olsun, artık Cenab-ı Hak Kıyamet’in geri sayımına bastı, bunu herkes ayan beyan biliyor yani. Kıyamet’in bugün dört yüz türlü alameti apaçık ortada, apaçık ortada… Sadece büyükleri kaldı.

Bunları da salatu selam Efendimiz yine bir hadis-i şeriflerinde:

“Kıyamet’in büyük alametleri, bir tespihin ipi koptuğu zaman nasıl taneler dökülürse, öyle arka arkaya gelir!” diyor.

Gizli Şirkler Nelerdir?

Ha şimdi biz öyle bir zaman dilimini yaşıyoruz ki hem getirileri çok hem götürüleri çok. Yine baştaki hadise döneceğim, getirisi de çok götürüsü de çok. Peki getirisi ne? 

Peygamberimiz salatu selam Efendimiz; “Benim dönemimde İslam’ın kurallarından dokuzunu yapıp, birini terk eden helak olurdu ama bu tefessüh döneminde İslam’ın kurallarından dokuzunu terk edip, birini yerine getiren kurtulur” diyor.

Ama şart var,  şart ne?

Şart şu; “Benim ümmetim” diyor, diğer bir hadiste de “Puta tapmaz ama onlar için gizli şirkten korkarım.” Bugün için, gizli şirk bütün cemiyetleri ihata etmiş durumda. Bugün adam on sefer hacca gitmiş, camide imamın arkasını kimseye kaptırmıyor ama gizli şirkin farkında değil… Gizli şirk!

Salatu selam Efendimiz yine bir hadis-i şerifinde diyor ki:

“Bir insan en çok neyi severse onun Allah’ı o” diyor.

Şimdi… Gönlümüze dönelim, acaba biz en çok neyi seviyoruz? Arabasını tanrı eden var, karısını tanrı eden var, evini, villasını tanrı eden var, nefsi zaaflarını kendine tanrı eden var, varda, var! Bunların hepsi şirk!

Hz. Mevlâna’da diyor ki; “Çık benlikten, ondan uzak dur!” Acaba benliği sorguladık mı? Benliğimizi sorguluyor muyuz? “Benim halım, benim koltuğum, benim karım, benim evim, benim tarlam, benim malım, benim param, benim, benim, benim…” Ya hiçbiri senin değil!

Allâhu Teâlâ kaç tane ayette yerlerin ve göklerin mülkiyetinin ancak kendisine ait olduğunu söylüyor.

Yine Peygamber Efendimiz diyor ki:

“Siz çok uzun bir yoldasınız, dünya hayatı bir ağacın altında verdiğiniz mola kadar.”

Biz bir yere gidiyoruz, misal İstanbul’a… Bir ağacın altında bi mola verdik; dünya hayatı bu kadar. Yol nereye? Yol Âlemi Berzah’a. Ana rahminde dört aylık bebekken “50 bin” yaşımızdaydık. Dünyanın 1000 yılı, Cenab-ı Hakk’ın 1 günü, cennetin bir saati. Burada dakikalar yani kaldığımız, küçük mola.

Ha bir mola yerinde gönlün istediği her şey olmaz ama biz o mola yerinde her şeye firavun gibi sahip olmak istiyoruz. Şikayet… Neyden, Allah’tan… “Ona verdin, bana vermedin! Onun oldu, benim olmadı…” Bu babta birçok soru…

Şimdi bunları derleyip, toparladığımız zaman götürüler su yüzüne çıkıyor. Getiriler değil, götürüler su yüzüne çıkıyor. Getirisi de çok götürüsü de çok. Onun için, salatu selam Efendimiz:

“Sizin yaptığınız bir hareket, ağzınızdan çıkan bir söz, sizi yaydan çıkan ok gibi cehennemin dibine götürür” diyor.

Öyle bir zaman dilimi… Getirisi de çok olan, götürüsü de çok olan.

En Büyük Mücahit Kimdir?

Böyle olunca yapacağımız ilk hareket ne, benliğimizi sorgulayacağız. Nefsimizi zaaflardan arındıracağız. Zaten halakayı zikrin amacı nedir yani, nedir amacı; “nefis tezkiyesidir”. Çünkü nefis kişide doğuştan %98 afetlerle doludur, Allâhu Teâlâ’yı hiç sevmez, şeytanı çok sever ve sadrımızdaki hannasları çok sever, dostları onlardır. %98 afetlerle geliyor.

Onun için, salatu selam Efendimiz; “Hakiki mücahit düşman ile savaşandır” demiyor, “Hakiki mücahit nefsi ile savaşandır” diyor. Nefsi ile savaşan insan eğer onunla savaşıyorsa, bir harama bakınca baktırmıyorsan onu, Allâhu Teâlâ’nın hoşnut olmadığı her hareketten koruyorsan, devamlı ibadet halindesin. Namazda gibi, oruçta gibi, zikirde gibi o ecir devam ediyor. Ha getirileri bunlar.

Zikrin gayesi nedir? Nefis tezkiyesi, yani nefsi en az Mutmain Makamı’na getirmek.

Cenab-ı Hak birçok yerde; “Ben’im cennetime ancak nefsini mutmain edenler girebilir” diyor.

Nefis ne ile mutmain oluyor, nefsin tek tezkiye yolu zikirdir!

Yok Uşşaki, yok Kadiri, yok Rufai, yok Nakşi… Bunların hiçbir anlamı yok, Cenab-ı Hak bunlara toptan “zakirler” diyor. “Ancak bunlar kardeştir” diyor. Toptan… Onlar bir cemaat gibidir. Adı şu veya bu olmuş, hiçbir anlamı yok bunun.

Zakirler; zikredenler… Bunlar bir beden gibi, bir vücut gibi.

Ve Cenab-ı Hak; “Bunlar Ben’im has kullarım” diyor. Bunları o cemiyetlerden ayırıyor Cenab-ı Hak ayırıyor. “Bunlar, Ben’im has kullarım, kendim için seçtiklerim!” diyor ve devamında salatu selam Efendimiz; “Onlar benim ehlim gibidir” diyor. Yani; Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin ailesi gibidir, onun aile ferdi gibidir bunlar, zakirler. Adı şu olmuş, şurada olmuş bunların hiçbir ehemmiyeti yok.

Ha cahil derviş “İşte benim Şeyh’im şöyledir, benim Şeyh’im böyledir…” der. Hani derler ya “Şeyh uçmaz, mürit uçurur.” Şimdi, Mürşit’lerin hepsi Peygamberimizin çıraklarıdır. Yani onlardan bir sinyal almadan onların yapacağı hiçbir şey yoktur. İşte “Mürşit’ler şöyledir”, “Benim Mürşit’im Gavs’tur”, “Benimkisi Kutup’tur…” Bunların hepsi saçmalıktır, her güç Allah’ındır!

Mürşit’te güç arayan sapıklığa düşer, Mürşit sadece bir öğretmendir, bundan öte de hiçbir şey değildir. Şimdi bunun kuralı böyle kurulmuş, nasıl bir okulda öğretmen, bir camide imam, bir arabada bir şoför varsa mutlaka. Bu ezelden beridir kurula gelen bir yoldur. Yoksa Allah korusun, benliğe girip, “Ben şunu bilirim, şunu ederim, şöyle olur, böyle olur…”

Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize diyor ki:

“Allâhu Teâlâ bana neyi bildirirse, ben o kadarını bilirim, ondan ötesini bilmem.”

Cenab-ı Hak’ta; “Biz insana ilimden az şey verdik” diyor. Ne verdi Cenab-ı Hak bize bu dünya hayatında doğru yolu bulabilecek her şeyi verdi. İlimde, irfanda, kemalatta, hikmette, birçok şeyde lütfu… Bu dünyada, yani bu mola yerinde yetecek her şeyi bize lütfetti ama biz farkındayız veya değiliz. Bizi yoktan var etti, her an O’na muhtacız. Gözümüz O var olduğu için görüyor, kulağımız O var olduğu için işitiyor, aklımız O lütfettiği için çalışıyor, yani biz her saniye O’na muhtacız.

Cenab-ı Hakk’ın üzerimizde çok büyük hakları var. Hiçbir amel, 100 bin yıl gece gündüz zikirde, namazda, oruçta olsak, kesinlikle ve kesinlikle cenneti hak etmez insan o amelden. Peygamberimizin ameli de cenneti hak etmeye yetmez.Ha müminleri Cenab-ı Hak çok sever, sevdiği içinde o müminleri cennetine koyar, lütfundan koyar, kereminden koyar. Yani kul hak edemez…

Namazı Terkedenin Hali

Şu dünya hayatında bir ev yapmak için gece gündüz çalışırız, çabalarız, az harcarız, bilmem ne yaparız, bir kulübe yaparız. Bir ömür uğraşırız. Ya cennetin en fakirine, bu dünya kadar 40 yer veriliyor, bunu nasıl hak eder kişi? İşte burada, Cenab-ı Hakk’ın muhteşemliği, O’nun büyüklüğü, O’nun kudreti, O’nun şanı dile gelmeyecek birçok şeyi ifade şekli oluyor. E şimdi konumuz ile ilgisi ne?

Bir insan, ne dedik hadis-i şerifte:

“İnsan en çok neyi seviyor ise onun Allah’ı odur.” Acaba biz en çok neyi seviyoruz? Bunu iç dünyamıza döneceğiz, içerideki kendimize döneceğiz ve onu sorgulayacağız. Neyi seviyoruz biz? Parayı mı, arabayı mı, karıyı mı, malı mı, mülkü mü, zenginliği mi, şöhreti mi? Eğer bunları seviyorsan vay senin haline…

Benim çok sevdiğim bir karım var, farz ediyorum bir de çocuğum var üç, beş yaşında tam sevilecek çağda.

Ama ben Almanya’da çalışıyorum, onlar Türkiye’de. Nasıl onları özlüyorsam, ondan çok daha fazla Cenab-ı Hakk’a karşı bir sevgi, bir arzu, bir hasret duymuyorsam imanımız kemalata ermemiştir çünkü; bizi yaratan da O, her türlü nimeti veren de O, bizim hayatımızı süsleyen, bezeyen, her şeyi lütfeden O!

Esteizübillah”; Ve İnna İleyhi Raciun...” “Her şeyi yapan Ben’im!”

Öyleyse… Baştan ne demiştik; “Camiler tıklım tıklım dolar ama” diyor hadis-i şerif, “içlerinde iman etmiş tek kişi olmaz”. Peki bunu nasıl şerh ederiz? Nefis afetlerle dolu, nefis benliklerle dolu. Adam namaza duruyor “Allahu ekber”. Başlangıç Tekbir’i “Allahu ekber”. 5 saniye, bak 5 saniye Allah’ın huzurunda olduğunun farkında, 6’ıncı saniyede değil. 6’ıncı saniyede ya dükkanına gitti, ya kasasına, ya alacağı senedine, ya karısının geceliğine, ya bilmem nereye… Serçe kuşu gibi uçtu gitti.

Şimdi bu namaz nedir? “Salat-ı Nefs”.

Salat-ı nefsi Cenab-ı Hak:

“Paçavra gibi başına indirdik gerisin geri” diyor. Salat-ı nefs…

Peygamberimiz salatu selam Efendimiz diğer bir hadislerinde diyor ki; “İnsanların bazısı namazın 1/10’unu kılar, bazısı 2/10’unu kılar, bazısı 3/10’unu kılar, bazısı 4/10’unu kılar…” Sayıyor 10/10’una kadar. Peki bu hadis bize neyi ifade ediyor? Yani, bir namaz bitinceye kadar bu namazın ne kadar bölümünde Allah’ın huzurundayız? Ne kadar zamanda da başka yerlerdeyiz?

Kişi Allah’ın huzuruna dikildiği zaman 5 saniye, 10 saniye, yarım dakika sonra kafası orada, burada gezmeye başlıyorsa bu “salatı nefs” tir. Bu hiç makbul olmayan bir namazdır. İşte Peygamberimizin ifade ettiği “Camiler tıklım tıklım dolu olur ama…” Bunu aşmamız gerekir.

Bunu aştığımız zaman, “salat-ı cisim” gelir, cismi namaz. Bunda en az namazın yarısında Allâhu Teâlâ’yı hatırlarsın, namazın yarısında Allah’ın huzurunda olduğunu hatırlarsın, yarısında yine gezersin. Bu da şöyle böyle bir namazdır.

Onun üzerindeki “salat-ı kalp”, mıh gibi namazdır. Salat-ı kalbe geldiğin an başlangıç tekbiri “Allahu ekber”. Cenab-ı Hak kıbleden tecelli eder, göremezsin. Kıbleden tecelli eder, her zerrende hissedersin, her zerrende Cenab-ı Hakk’ı hissedersin. İşte namaz adam gibi namaz olur.

Bunu da aştığın zaman, “salat-ı ruh” gelir ki, bu da büyük Veli’lerin namazı ve müminin Miraç’ıdır.  O başlangıç Tekbir’ini alır.

Hz. Mevlana; “Ben başlangıç Tekbir’ini hatırlarım, gerisini bilmem hiç!” diyor. “Ne ne okuduğumu bilirim, ne ne yöne döndüğümü bilirim, ne kaç rekat kıldığımı bilirim.” Bütün melekeleri ta Arş’ı tavaf eder, sadece beden aşağıda namaz kılar hiç eksiksiz, hiç noksansız, son selam verişte de bütün melekeler gerisin geriye döner. Ha bu da büyük Veli’lerin namazı…

Bazı Peygamberlerinde namazı, -hepsinin değil, Peygamberlerinde hepsinin değil… Ha buralara ulaşmak belki zor olur. Böyle yaşadığımız bir zaman diliminde ama en azından “salat-ı cismi” az aşmak lazım, çünkü namaz dinin direğidir.

Salatu selam Efendimiz:

“Kim ki namazı terk etti, o Allâhu Teâlâ’ya savaş ilan etti” diyor “O, tağutun dostu oldu” diyor. Onun İslam’la, müminle, şununla, bununla, hiçbir ilişiği kalmadı.

 Şüpheli Şey Yemeden Önce

Diğer bir hadis-i şeriflerinde de:

“Namazı terk eden, necistir” diyor. 

Ya kardeşim! Ya onun elinden yemek yiyorsan? Yeniyor, öyle bir zaman diliminde yaşıyoruz! Yolculuk ediyorsun, geliyorsun lokantaya Besmele ile mi kesildi? Yoksa ne ile kesildi? Pişiren kimdir, ne oldu? Bunlardan haberdar değiliz.

Onun için, bu tür yerlerde en az 21 tane Besmele-i Şerif’in süzgecinden geçireceksin o yemeği. “Bismillahirrahmanirrahim evveli ve ahiri için; yemeğin başından sonuna kadar olan kısmı için”. Ha bu biraz filtreler, süzgeçler. Bugün için zulmet kapıları da çok. Onun için zaten “1/10’unu yapan kurtulur” diyor salatu selam Efendimiz.

Şüpheli şey yemeden önce:

1 defa “Bismillahirrahmanirrahim evveli ve ahiri için” denir,

20 defada “Bismillahirrahmanirrahim” denir.

Bugün için mesela getirisi de çok, götürüsü de çok dedik ve daha kolaylık ihsan etmek için daha kolay bir yol göstermek içinde şöyle bir hadis yolluyor ümmetine:

“Ey Ümmetim, ya alim olun.” Âlim olmak… Yani, her insanın becereceği iş değil. Allâhu Teâlâ lütfeder, sen de gayret edersen olur ama gayret etmeye zamanın yoktur. “Ya alim olun, ya talebesi olun, ya onları seven olun, ya onları dinleyen olun. Eğer bu dört zümrenin dışındaysanız, cehenneme hazır olun” diyor. Yani “Gideceğin yer orası” diyor.

Hani biz alim değiliz ama alimleri seviyoruz, bunların söylediklerine kulak asıyoruz canı gönülden, onlarla bulunmak istiyoruz ne kadar fırsatımız ne kadar imkanımız olursa. Yani bu tür istekleri çoğaltmak lazım içimizde. Nefsimizi de sorgulayacağız, benliğimizi sorgulayacağız. Çarşıda bir işimiz var, koşarak gidiyoruz.

Allahu ekber”, “Allahu ekber”… Ezan okunuyor, namaz başlıyor, eğer sen bu gideceğin işi o namaza tercih ediyorsan “Sonra kılarım ya!”. Bu %99’unun yaptığı iş; işte benliği sorgulaman lazım. Yani, tehlikeli bir yolda yürüyorsun. Ya burada üç dakika, beş dakika kalacaksın!

Bugün kabirdekileri kaldır, binlercesini, işini bitirip giden yok. Sende oraya gitmeyle o işi bitiremeyeceksin, bırak on dakika, yirmi dakika sonra git. Nefis güdüyor o anda işte.  İnsanı nefsi zaafları güdüyor. Yani ruh mahcup oluyor Allâhu Teâlâ’ya karşı, boynu bükülüyor. Yapılan hareket yanlış. Ha bu bağlamda birçok örneği insan kafasında çoğaltabilir. Ama malesef bunlar gerçek, bugün yaşanıyor yani…

Nefsin zaafları, nefsin afetleri.  Nefis doymak bilmez, biliyorsunuz. Ne verirsen ver, biraz daha ister, şunu ister, bunu ister, onu kimse doyuramaz. Onun için “nefis tezkiyesi”, Allâhu Teâlâ’nın aman kapısında bulunacağız ve ona gem vuracağız.

Nefis çok yemek yemek ister, yemekten sonra hayvan gibi uyumak ister. Tıka basa yemek yiyen, birazdan başlar bilmem ne olmaya… Neden? Ya nefsine aşırı yüz veriyorsun!

Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki:

“Sofradan iştahınız varken kalkın.”

Ve diğer bir hadiste de “Yeryüzünde mideyi tıka basa doldurmak kadar şerli bir iş yoktur.”

Onlara “Deli” Derdik

Kulak asıyor muyuz? Asmıyoruz! Bilsek bile “İlmel yakîn”, ilim olarak biliyoruz ama “Aynel yakîn” uygulamıyoruz. Bugün buna benzer birçok şey…

Bugün, Ashab-ı Kiram hayatta olsa, getirip bizi gösterseler, kesinlikle bize Müslüman demezler. Ama bizde onları Müslüman olarak yaşadığımız şu atmosferde, şu ortamda bize de onları gösterseler, biz de onlara “deli” derdik. Onlar bir insana deli dedirtecek derecede Allah ve Resulu’ne bağlıydılar.

Cenab-ı Hak, insanı âlemlerdeki en şerefli varlık olarak yarattı. Meleklerden üstün yaratıldı. Meleklerde nefis yok, onlar günah işlemezler, onlar zikir ile meşgul. Ve insan için Dünya’yı yarattı. Hayvanı yarattı, nimeti yarattı, yarattı da yarattı…

“İnsanı en şerefli varlık olarak yarattık” diyor.

Ve en önemlisi de “Biz insana ruhumuzdan üfledik” diyor.

Allâhu Teâlâ kendi ruhundan üflüyor insana. İşte bu insandaki hür iradeyi ve gönül âlemini ifade ediyor.

Esteizübillah; Lekad Halaknel insane fiahseni takvim.”

“Ahsen”i tam Türkçe’ye çeviremiyoruz. Türkçe ahsene sığmıyor. En mütekamil, en üst derecede, en şu, en bu… Cenab-ı Hak methediyor yani insanı. Ama hangi insanı, Tağuta dost olmuş insanı değil!

Onlar içinde arkadan gelen ayet:

Summe Radednahu Esfeli Safilin.”

“Onlar ki, Allâhu Teâlâ’nın ipini bırakırsa cehennemin en tehlikeli bölümü olan “Esfeli Safilin zümresinden olur” diyor veya cehennemde bir Hüzün Bölümü vardır.

Ahir Zaman Getirileri Ve Götürüleri Nelerdir? Bilmediğimiz Ecir Kapıları

Her gün cehennem yetmiş defa o alandan Allah’a sığınır. Allâhu Teâlâ’ya sığınır veya oranın zümresinden olur. Bu kadar Allâhu Teâlâ özene bezene yarattığı ve kendi ruhundan üflediği insan her saniye Cenab-ı Hakk’a muhtaçken, her saniye bak! Allâhu Teâlâ’ya muhtaçtır.

İnsan üzerindeki bütün melekeler Cenab-ı Hakk’ın değişik esmalarından gelir. “Sıfat-ı zati”, “Sıfat-ı sübuti, “Sıfat-ı fiili” mütalaa ettiğimiz zaman 21 tane yol açılır.

Bunları iyi mütalaa edersek; her hareketimizin bak, her hareketimizin enerjisini, her şeyin Cenab-ı Hak’tan geldiğini biliriz. Her saniye Allâhu Teâlâ’ya muhtaçtır ama sen gidiyorsun Allâhu Teâlâ’nın düşmanı olan tağuta kul oluyorsun.

Şimdi, bu insandan daha aşağılık, daha nankör, daha şu, daha bu varlık olabilir mi, Allâhu Teâlâ seni o kadar şerefli yaratmışken, sen bu hale düşüyorsun.

Salatu selam Efendimiz; “Bir insanın beynindeki tek hücredeki ilmi kitap olarak yazsalar kendisi 27 yılda okuyabilir” diyor. Böyle altı trilyon hücre var beyninde, Allâhu Teâlâ seni özene bezene yaratmış. Altı trilyon… Bir tanesindeki ilmi kitap olarak yazsalar 27 yılda okuyabiliyorsun.

Amerika bu araştırmaları yaptı ve verdiği raporda, “İnsan beynindeki bir hücredeki ilmi kitap olarak yazsak, altı bin ansiklopedi oluyor” dedi. Altı bin ansiklopedi… Bir hücredeki! Böyle 6 trilyon hücre var.

Allâhu Teâlâ seni böyle özene bezene yarattı ama sen ne yaptın? Nankörlerin en nankörü oldun. O’nun düşmanına kul oldun veya nefsine kul oldun veya paraya kul oldun. Neyi çok seviyorsan…

Biz evvela her şeyden çok Allâhu Teâlâ’yı seveceğiz. O sevilmeye her şeyden çok layık. Âlemleri yaratmış, dünyayı yaratmış, nimet yaratmış bize, onu yaratmış, bunu yaratmış, yaratmış da yaratmış. Eee…

Adam 70 yaşına geliyor hastalıklar başlayınca “Yarabbi!” diyor. Kardeşim bu yaşa kadar sağlığın için Allah’a teşekkür ettin mi? Bunun farkına vardın mı? Bu nimetin nasıl bir nimet olduğunun farkına vardın mı? Varmadın! Ne bekliyordun ya başka? Bunun için en çok Allâhu Teâlâ’yı seveceğiz, bundan sonra da O’nun Habib’ini seveceğiz.

Ondan sonra neyi seversen sev, zarar vermez ama bu sevgilerinin önüne, sen başka sevgi koyarsan putperest olursun. İşte şirk budur, “gizli şirk” dediğimiz. Birçok hal var ki nefsin zaafları bunlar, nefsin afetleri.

Onun için salatu selam Efendimiz; “Benim ümmetim puta tapmaz ama onlar için gizli şirkten korkarım” diyor.

Gizli şirk… Bir günah işliyoruz, her insan günah işler. Peygamberlerin dışında günah işlememe hakkı hiçbir insana verilmemiştir. Kasıtlı işlemez iyi mümin ama hasbelkader işler. Günah işlerken bakar sağa, sola, Ahmet, Mehmet görüyor mu? İşte bu gizli şirk.

Cenab-ı Hak diyor ki:

“Ben size şah damarınızdan yakınım.”

Allâhu Teâlâ bize şah damarımızdan yakınken, biz Allah’tan haya etmiyoruz ama konumuz komşumuz görür mü diye ondan haya ediyoruz. İşte bu gizli şirk. Bak hepiniz Kur’ân okuyan insanlarsınız, Allâhu Teâlâ; “Ben size” diyor, “Şah damarınızdan yakınım.”

Biri sordu bana; “Ya dedi nasıl oluyor bu iş? Dünyada altı milyar insan var, bu kadar şu var, bu kadar bu var, Allah herkese şah damarından yakın nasıl olabilir? Hem Allâhu Teâlâ Arşı Ala’da. Hem Arşı Ala’da, hem onda, hem bende, hem sende…” İşte kafası almıyor. Neden, neden almıyor, çocukluktan beri bir İslami terbiye görerek Allâhu Teâlâ’nın ne olduğu, Resullulah’ın ne olduğu, dinin ne olduğu, bunlar öğretilmemiş ki…

Adama soruyorsun; “Peygamberimiz nereli?”

“İstanbul’lu mu?” diyor.

Bugün gençler bu hale düşmüş ya, “Kim 500 milyar ister var” televizyonda.

Adama soruyorlar, “Kâbe, hangi şehirde? Mekke’de mi? Medine’de mi? Cidde’de mi?”

Adam, düşünüyor, düşünüyor, düşünüyor, bulamıyor. Joker kullanıyor. Ya arkadaşın dini üzeredir insan.

O da; “Vallahi, çok emin değilim ama Cidde’de olabilir!” diyor.

Ya kardeşim, yani buna ağlar mısın, güler misin? Ne hale gelmişiz… E şimdi böyle bir toplumun içinde yaşıyoruz.

Adam diyor ki; “Ben de Müslüman değil miyim?” Ya olmaz mısın yani? “Ben de Müslüman’ım” diyor, “Elhamdülillah” veya “Allah dileseydi şöyle yapardım, Allah dileseydi ben böyle yapardım…” Bunlar işte nefsin hileleri, tağutun, şeytanın, hannasların yani bizdeki menfi olan şeylerin etkisi, başka hiçbir şey değil.

Şimdi Allah razı olsun. Cenab-ı Hak bize ne yapmış? Bir yol çizmiş, peygamberler yollamış, kitaplar yollamış. Nasıl yaşamamız gerektiği, neler yapmamız gerektiği, neler yapmamamız gerektiği… Kişi “yap” emrini yerine getirdiği zaman; namaz nasıl kılıyor, ecir alıyor, oruç nasıl tutuyor, yap dediği şeylerden ecir alıyorsa yap dediklerini yapan insanlar, “yapma” dediklerini yapmadıkları için de devamlı ecir alıyorlar. Bunun hiç farkında değiller. Terazinin öbür tefesine de konulacak. Ha “yap” dediklerini yapmak kaydı ile!

Allâhu Teâlâ’nın “yap” dediği farzları, amelleri yaptığın an; “yapma” dedikleride “yap” dedikleri kadar ecir yazılıyor sana. İçki içmediğin için ecir yazılıyor, hırsızlık yapmadığın için ecir yazılıyor, zina yapmadığın için ecir yazılıyor ama “yap” dediklerini yapmak kaydı ile. Cenab-ı Hak, “yap” dediklerini yapan müminlere çok merhametli, çok şefkatli…

40 Şehit Sevabı Nasıl Kazanılır? Şehit Olarak Ölmek İçin Ne Okumalıyız?

Bugün defalarca söyledim, Mahkeme-i Kübra’da bana sorsalar; “Beni annem mi yargılasın, Allâhu Teâlâ mı?” Hiç şüphesiz yemin ederim, “Allâhu Teâlâ” derim. Annem beni cehenneme yollamaz, ama biliyorum ki, annemden yüz bin defa daha merhametli Cenab-ı Hak. Her birimize, bana, ona has değil yani… Ama işte, biz, Cenab-ı Hak hakkında iyi zan sahibi değiliz.

Onun için, çağımız tefessüh çağıdır ama kendimize çekidüzen vereceğiz, kime kulak asacağız? Resullulah’a. Kime kulak asacağız? Cenab-ı Allah’a!

Nefsin zaaflarını bırakacağız. Kolay değil, birden bırakılmaz ama kademe kademe uğraşacağız yani. Zaaflar kesinlikle insanı felakete götürür. Doymaz, isteği bitmez. Nefis böyledir. Bu devrin getirileri de büyük.

Salatu selam Efendimiz “Zamanın tefessühünde istikamet sahibi mümin, 40 şehit sevabı alır” diyor.

Allâhu Teâlâ bir şehide:

“Mezardan kalk, cennete gir! Sana hesap kitap yok” diyor, “Kırk şehit sevabı alır” diyor.

 

————————————————-

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#namaz #namazcesitleri #necis #mücahid #gizlişirk #şirk #ego #Salat-ınefs #Salat-ıcisim #Salat-ıkalp #Arş #semavat #ArşıAla #Allahnerede #sehitsevabı #şehitsevabı  #Amenerrasulü

Hz. İbrahim’in Ateşe Atılması – Mümin İçin En Büyük Ödül Nedir? – Cennetin Bileti de, Kiliti de, Kapısı da Nedir? – Dünya Hayatında Derin Uykudayız, Uyanalım Artık! Ömrü Uzatan Amellerden Biri – Şeytanın Tuzakları

0

Hz. İbrahim’in Ateşe Atılması

Gerçeğin tadını alan erin, bozulması mümkün değildir yeryüzünde. O çünkü yeryüzündeki Cenab-ı Hakk’ın nazargâhıdır.

Hz. İbrahim (a.s.)’e, Nemrut büyük bir ateş yakıyor. Mancınığa koyduğu vakit ateş; “Gül oldu, çiçek oldu” denilir. Bu kadar mı, bu kadar basit miydi?

Mancınığa koyulduğu vakit, bir melek geldi, İbrahim (a.s.)’a dedi ki:

“Salatu selam olsun sana, Allâhu Teâlâ bütün suları benim emrime verdi, emret saniyede bu ateşi söndüreyim.”

“İstemem!” dedi.

Bizi ateşin karşısına bağlayacaklarda, biz “İstemem” diyeceğiz. Birde, melek gelecek ayağına, tevekküle bak “İstemem!” dedi, o gitti. Arkadan ikinci bir melek geldi dedi ki:

“Ya İbrahim, Allâhu Teâlâ rüzgarları benim emrime verdi, emret hepsini uçurup yok edeyim.”

Ona da “İstemem!” dedi.

O gitti, arkadan bir melek daha geldi dedi ki:

“Ya İbrahim, Allâhu Teâlâ, toprağı benim emrime verdi, emret yarı vereyim, hepsini alayım!” dedi.

Ona da “İstemem!” dedi.

Son olarak, Cebrail (a.s.) geldi dedi ki:

“Ya İbrahim, bir isteğin yok mu?”

“Var” dedi, “Ama, senden değil.”

Cebrail gelecek ayağımıza da “Senden değil” diyeceğiz.

“İsteğin yok mu?” dedi,

“Var ama senden değil, seni beni Yaratan’dan!” dedi.

“Hasbunallahu ve ni’mel vekil, Allah bana yeter, O ne güzel vekildir” dedi.

Cenab-ı Hak ateşe; “Serin ol, ya ateş, o Ben’im dostum!” dedi.

Yakan ateş değil, yakan emirdir. Biz verilen emri görmüyoruz. Adamı işte, “İp astı, ağaç astı, sehpa astı…” diyoruz ama sehpa asmaz, emirdir asan. Allah’ta ateşe emir verdi;  “Serinle, ya ateş!” dedi, gül, çiçek oldu. Yani; Allah’ı vekil eden kalbe, O ne güzel vekildir.

Allah; kafidir, her mümine kafidir. O’na samimiyetle bu hale gelen insanın asla ve asla yeryüzünde sapıtması mümkün olmaz. O’nun hikmetini anlamak lazım. Hikmet gözlüğü ile bakmadıkça insan cahildir. Mutlaka hikmete ulaşacaksın. Şimdi, peygamberlerin birçoğuna, Peygamberimiz hariç, Veli’lere verilenler verilmedi. Velayet ilmi verilmedi, verilseydi Musa, Hızır’ın emrine giripte, Hızır tarafından kovulmazdı.

“Senin için bin tane olay hazırlamıştım, sen üçüne dayanamadın Ya Musa” dedi. Musa; Ulü’l Azm Peygamber. Onlar şeriat ilmini bilir. Yani içinde bulunduğumuz hal, Musa’yı kendinden uzaklaştıran Hızır’ın yoludur. O öyle bir yol, onun kıymetinin, ehemmiyetinin farkına varacağız.

Allah “Dostum” diyor onlara. Ya, Allah’a dost olmak ne demek! Peygamberler dua ederken, “Ya Rabbi, bizi Salihlerle et. Salihlerden et!” der. Salihler kimler? İşte bu bu zikir cemaatleri, sadece bu cemaatlerle sınırlı değil, ne kadar zikir cemaati varsa yeryüzünde…

Allah razı olsun. Eskiden tarikatlarda, daha güzel terbiye yolları vardı. Bugün onu uygulayamıyoruz. Adam yatarken yastığı öpüyordu, kafasını koymadan önce, kapıyı açarken, kapının kolunu öpüyordu. Neden? Her şeye Allah için bir sevgi ifade ediyordu. Sevgi Allah içindir.

Allâhu Teâlâ Mahkeme-i Kübra’da; “Ben’im için birbirini sevenler ayrılsın” der. Onlara hesap kitap yoktur. Birde, Allah’ın en hoşnut olduğu insanlar, bir Müslüman’a bir diken batsa, onun acısını hissedenlerdir. Müslüman’ın derdini, kendine dert edinen, Allah’ın en hoşnut olduğu insandır. Bunları ancak bu dünyada kazanırsın, yani öbür dünyaya doğduğumuz zaman değil.

Mümin İçin En Büyük Ödül Nedir?

Şimdi ölüm diyorlar, ölüm  diye bir şey yok ki! Yeniden bir doğuş var, zahmet âleminden ayrılıyorsun, rahmet âleminde doğuyorsun. Rebiülevvel ayının 12’sinde Peygamberimiz doğdu, öbür tarafta kutlama yaptılar, doğum günü yaptılar, farkında mıyız? Değil.

Hicret’e bakın, Rebiülevvel ayının yine 12’si. Bir hikmeti yok mu, yani tesadüf mü? Ama, işte bunları görecek göz yok. Baktığımız şeyi görmemiz lazım.

“Peygamberimiz öldü” diyoruz, öteye doğdu. Ötede doğum günü yaptılar, hem de ne doğum günü… Yerler, gökler inledi, yedi kat semavat inledi.

Muhammed (s.a.v.) doğdu, âlemlere rahmet olarak doğdu, ne ölüsü! (Kendi ölümü için) Mevlana; “Benim gerdek gecem!” diyor. Bir şey bilmiyor mu da söylüyor?

Peygamber salatu selam Efendimiz; “Bir mümin, için dünyadaki en büyük ödül, bu dünyadan göç etmektir” diyor. “En büyük ödül” diyor çünkü; o herkesin korktuğu ölüm. Has bir mümin için o ölüm anı geldiği zaman, Allâhu Teâlâ’nın rızası gösterilir, Allah’ın lütufları gösterilir. O, can atmaya başlar ölmek için. Zor bir olay değil onun için.

Peygamber Efendimiz ölüm için şöyle diyor; “Hamurdan bir kıl çekmek gibi veya bir tereyağından kıl çekmek gibi.” O kadar ama işte Allah’ın sevgisinden, O’na olan aşkımızdan bir nebze kaybetmeden o ölüm dediğimiz, o muhteşem şeye ulaşmak, O’na o şekilde ulaşmak… Onun için, tuzaklar, tehlikeler var. En büyüğü; ana, babadır.

Cennetin Bileti de, Kiliti de, Kapısı da Nedir?

Bakın birçok hadiste; “Cennet, annelerin ayağı altındadır” der Efendimiz. Kafir olursa, hiç mesele değil, yine ona saygı, hürmet göstermek zorundasın ama dinlemek zorunda değilsin. Bir Peygamberin ümmetine olan duası ve bedduası ne ise, mümin olan anne babanın evladına olan duası da çok önemlidir.

Şimdi, bu dünyada birçoğumuz evlatlık edemiyoruz gerek iktisadi şartlardan gerek şu dünyanın hallerinden. Ama öyle değil, mutlaka müminse anne ve baba, Allâhu Teâlâ; “Onlar, yanınızda yaşlanırsa, onlara öf bile demeyin” diyor. Kur’ân’da ayet ve emirdir. Bunların farkında olmuyoruz, farkında olacağız. Yani; “Sen sus ya, sen ne bilirsin.” Kesinlikle öyle bir şey yok Allah’ın yasasında. “Bu dünyayı yaşarım canımın istediği gibi, ötesinde ne olur olsun!” dersen istediğini yap.

Bütün Peygamberlerin bir müşterekte birleştiği bir söz vardır; “Utanmıyorsan, ne istiyorsan yap!” derler. Hepsi aynı sözü söyler, onun için bunlar, bu dünyada kazanılır. Anne, baba mümin olmak kaydıyla diyorum bak.

İbrahim Aleyhisselam’ın babası Azer’di. Biliyorsunuz kafirdi, put yapıcısıydı. Allah; “O, senin hiçbir şeyin değil, hiçbir şeyin değil!” dedi azarladı. Ama eğer mümin olursa öyle olmaz, akan su duruyor, cennetin bileti de, kilidi de, kapısı da onlar. İstediğin kadar amelin olsun, Allâhu Teâlâ kesin emretti, Peygamberimizin bir sürü hadiste beyanı var, istediğin kadar amelin olsun; “Mümin anne, babaya tevazu kanatlarını indirin, ‘öf’ bile demeyin!” diyor.

Annesi biraz yaşlanmış; “Oğlum, bir su getir bana.” Çocuk gidip su doldurup gelene kadar annesi uyuyor.

Çocukta, Veysel Karani gibi elinde bir su bardağı ile “Annem uyanır içiririm, annem uyanır içiririm…” Sabaha kadar bekliyor. Allâhu Teâlâ hiçbir ameli olmamasına rağmen sırf bu amelinden dolayı onu cennetine alıyor.

Anne, babaya ikram böyledir. “Sen sus, sen nesin, sen kimsin…” falan filan bunlar, Kâbe yıkmak gibidir.

Bunlar, bu dünyada kazanılan ameller.

Dünya Hayatında Derin Uykudayız, Uyanalım Artık

Ömrü Uzatan Amellerden Biri – Şeytanın Tuzakları

Peygamberimize getirdiğimiz salat ve selam şuradaki defterde. Melekler kaydediyor, onun ötede doğum gününü kutladığını farkında değiliz.

Rebiülevvel ayının 12’sinde üç tane olayın geldiğinin farkında değiliz. Doğum gününün kutlandığının farkında değiliz çünkü; bu dünya ahiretin tarlasıdır, bu dünya ötesi için sermaye yeridir, biriktirme yeridir, tasarruf yeridir, kazanç yeridir.

Şimdi, Allah’ın izniyle kıldık mı namazı, çektik mi tespihi tamam… O da çok güzel, o da yeterli olabilir ama hani “Dünyada nasıl daha çok istiyoruz malımız olsun, mülkümüz olsun, şunumuz olsun, bunumuz olsun istiyor nefis…”

Ötede cennette de makamlar var, cennette de beş yüz eş verilen var, on bin eş verilen var! Cennetin en fakirine bu dünyanın kırk katı kadar yer veriliyor, beş yüzde eş veriliyor ama on bin eş verilende var. Acaba on bin eş verilene, mülk olarak ne kadar verilir? Orada da zengin var, fakir var. En fakiride, dünya fakiri gibi değil, cennette zaten öyle bir şey söz konusu değil. Biz şimdi cennette çok yer isteyelim.

Benim ömrümde hiçbir ibadetimde ne cennet ne cehennem aklıma geliyor, benim işim değil ki, bana ne! Yaradan razı olduktan sonra cehennemde cennet olur adama.

Gayemiz Allah rızası yani; bir alışveriş, ticaret değil, onu düşünmeyeceğiz ama dünya ahiretin tarlasıdır. Allah’ın rızası, Allah’ın hoşnutluğu bu dünyada kazanılır.

Kesin koyduğu kurallara, emirlerinin bir tanesine başkaldırdığın zaman bütün amel heba olur. Nasıl bir ayeti inkar ettiğin zaman direk kafir oluyorsan, Allah’ın emirlerine başkaldırdığın zamanda aynı şeydir. Ha ayeti inkar etmişsin, ha Allah’ın emrettiği bir şeye karşı gelmişsin, ikisinin arasında bir fark yok ki ama işte bizim aklımız beynimiz uykuda.

“Çok önemli değil Kur’ân’ı da inkar etmedim, hadisi de inkar etmedim, namazımı kılıyorum!” diyor. Ama hadis-i şerifte bir söz diyor; “Ağzınızdan çıkan bir söz, yaydan çıkan ok gibi sizi cehennemin dibine götürür.” Hadis-i şerifteki bir söze, tek bir söz.

“Yok ya, olur mu ya?” dediğin an Allah’ın emrine karşı gitti her şey. Onun için, mümin uyanık insandır, mümin; akıllı insandır, mümin; asla aptal değildir! Mümin, her atacağı adımı muhasebesini yapan insandır. Onun için mümin asla katı dilli olmaz, hırs asla olmaz, hırs şeytandan ve nefistendir. Ona, daima hudut çizer.

Hırslar çok türlü türlüdür; kimi insanın paraya hırsı vardır, kimi insanın kadına hırsı vardır, kimi insanın bağa, bahçeye vardır… Yani insanın zaafları… İşte bu zaaflar, benlik kadar büyük tehlikedir. Zaaflar, dünyadaki şeytanın önemli tuzaklarındandır. Kırk, elli tane tuzaklarından ilk başta gelenler sıla-ı rahimden uzak kalmak, ilk başta gelenlerden ki Allah’ın rahmetini istiyorsan, asla sıla-ı rahimden uzak kalmayacaksın. Sıla-i rahimden uzaklaştığın an Allah’ın rahmeti üzerinden eksilir. En az yirmi dört saatte bir sefer anan, baban için ister sağ ister ölü olsun bir kere elini açıp onun için dua etmiyorsan, senden iman azalır. Allah’ın nimeti, lütfu üzerinden eksilir.

Biz bunları uyguluyor muyuz kardeşim? Ondan sonra gelen, tuzaklar hırs ve benlik. Benlik ve hırs, ikiz kardeş gibidir. “Benim malım, benim telefonum, benim param, benim şuyum benim buyum…” Bırak şunu, senin değil. Sen sadece emanetçisin.

Allah, seni misafir ediyor burada, üç dakika senin tasarrufuna, üç kuruş para veriyor, kazandırıyor, ölürken niye cebinde götürmüyorsun, bir çorap götür de göreyim o zaman. Nasıl senin o zaman?  Allah diyor ki:

“Ben rızkınıza kefilim, rızık için tasa etmeyin, seni olgunlaştırmak için kısarımda, seni terbiye etmek için seni zillete kadarda indiririm. Bunda da bir hikmet var. İsyan etme” diyor. Ben, senin manevi hastalığını tedavi ediyorum, sana iyilik ediyorum, niye şikayet ediyorsun ki…

Senin olan ne biliyor musun hacı abi? Verdiğin. Hemen oraya yazılıyor, “Allah için verildi” diyor. Senin olan vallahi de, billahi de o cebindeki değil, bankadaki değil, o senin değil, onun hesabı var. Miskal zerre kadar, onun hesabı sorulacak ama bir fakire mi, bir yetime mi, bir yoksula mı, bir yolcuya mı, bir dula mı verdin?  İşte, senin verdiğin o…

Bir hastaya vardın ise,

Bir içim su verdin ise,

Yarın anda karşı gele,

Hak şarabı içmiş gibi, (Yunus)

Senin olan o ama biz bunun farkında değiliz. “Verdik, gitti!” diyor “Tüh, cepten gitti ya…” Tam yüzde yüz ters, çevirip tersten okuyoruz kitabı.

Tamamen yanlış, şaşı olmuşuz. Onun için Allah razı olsun, hırs ve tamah birlikte benlik. Benlikten çıkmak lazım, benlikten çıkmak zor, en azından benliği sorgulamamız lazım, sorgulamaya başlarsak benliği, hırs, tamah, şehvet gibi birçok hal yavaş yavaş ibre düşer. Zaaflara kapıldığın an nefsin seni şeytana sattı. Zaten birkaç kez gizli şirk işletti, ondan sonra uğraş dur.

 

————————————————-

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Hzİbrahim #benlik #ego #annehakkı #anahakkı #anababa #anababahakkı #nefs #nefis #şirk #ego #ateş #zaaf #ateşeatılma #uzunömür #ömrüuzatanamel #sadaka #ömrüuzatan #ömüruzar #dinisohbet  #cennet #cehennem #kıyamet #farz #ibadet #YunusEmre #zaaflar #mahşer #mahkeme-ikübra

Firavunun İmanlı Sihirbazı – “Vela Havle Vela Kuvvete İlla Billahil Aliyyül Azim”

0

Mısır’da firavun döneminde ibret olunacak bir kıssa anlatacağım.

Mısır’da firavunların hüküm sürdüğü dönemde, firavunun sihirbazı yaşlanıyor. Diyor ki:

“Efendim, ben artık yaşlanıyorum bana yetiştireceğim bir çocuk ver, benim yerimi o alsın.”

Firavunların sihirbazları meşhurdur. Hz. Musa’ya da sihirbaz çıkarıyordu ya… Batılın, yani şeytani aklın bir simgesiydi sihirbazlar. Onun için salatu selam Efendimiz bir hadisinde “Müneccimin küllü kezap” der, bunların hepsi yalancı ve cehennemliktir. Ve firavun aklı, fikri, davranışları mükemmel olan bir çocuk buluyor. Sihirbaza diyor:

“Al bunu yetiştir!”

Yani firavunun baş sihirbazı o olacak. Bu çocuk her gün saraydan sihirbazın evine kursa gidip gelirken, yolda bir rahip ile tanışıyor. Biliyorsun bütün dönemlerde, bütün peygamberlerin mutlaka ona tabi olanları en sapık dönemlerde de kaldı. Rahipte temizlerden yani. O devirde gelen, o devirde hükmü geçen peygamberin sünnetine sımsıkı sarılan bir rahip. Sohbet ederken rahip diyor ki:

“Oğlum bu, sapıklıktır. Bu Aziz ve Celil olan Allah’a isyandır. Sen yine firavuna öyle görün. Giderken gelirken biraz erken çık, birazda benden ders al.”

Çocuk zeki ve akıllı olduğu için rahibin tavsiyesine uyuyor. Her gün biraz erken çıkıyor. Rahip devrin şeriat derslerine, hikmet derslerini veriyor. Rahip iyi yetişmiş bir zat. Oradan da baş sihirbaza gidip, oradan da dersini alıyor. Bu gitgeller yıllarca devam ediyor.

Günün birinde, çocuk kemalat bulmuş artık, bir olaya rastlıyor. Sapıklardan birisi cinnet geçirmiş. Bir kadını tutmuş yolun ortasında, başlıyor dövmeye. Kimsede sokulamıyor. Sokulanı fırlatıyor. Cinnet geçirmiş tuttuğunu fırlatıyor. Bu çocuk bu olayın üzerine denk geliyor. Olaya bakıyor, bakıyor…

“Ya Rabbi, eğer rahibin bana öğrettikleri hak ve doğruysa bu kavgayı hemen durdur” diye dua yapıyor içinden. Çünkü çocuk hem sihirbaz tarafından yetiştiriliyor hem de rahip tarafından yetiştiriliyor. Ve bu çıldırmış adamı bir ter basıyor, dikiliyor.

“Ya ben ne yapıyorum?” diyor. Bir anda kesiliyor. Allah duasını kabul ediyor çocuğun. Çocuk temiz. Adam, kadından da özür diliyor “Ben çıldırmışım özür dilerim, ben ne yaptığımı bilmiyordum” diyor. Bu olayı da görünce çocuk, kesinlikle rahibin bütün anlattıklarını canı gönülden kabul ediyor. Ve doğru rahibe gidiyor olayı anlatıyor.

“Böyle böyle oldu… Aziz ve Celil olan Allah’a dua ettim. Eğer rahibin bana anlattıkları doğruysa bu hali şöyle yap dedim, Mevla olayı böyle yaptı.”

Detaylı anlatınca rahip tebessüm ediyor:

“Oğul, sen beni geçtin makam ve mertebe olarak.”

Allah bir kulun duasını anında kabul ediyorsa, bu çok şey ifade eder.

“Sen beni geçtin fakat Allah’ın âdetidir, âdetullahıdır. Yakında senin başına iş gelecek, sakın benim adımı, adresimi verme. Sen şimdi makam kazandın, beni geçtin. Başına bir iptila gelecek. Allah’ın âdetullahıdır.”

“Peki” diyor çocuk ve bu çocuğun şahit olduğu o olay halkın arasında yayılmaya başlıyor. “Ya bi çocuk var. Elini açıp dua edince hemen tesir ediyor…” Şu, bu derken… Buna hastalar, körler gelmeye başlıyor. Kör gelenler, gözü görerek gidiyor. Bunun şöhreti yayılıyor halkın içine. Firavunun sarayında gözleri kör olmuş biri, bunun namını duyup buna geliyor.

“Kardeş sen körlerin gözünü iyi ediyormuşsun, bende bu dertten muzdaribim, beni de tedavi et.”

Çocuk diyor ki; “Ben kimsenin gözünü iyi edemiyorum, kimsenin derdine çare bulamıyorum. Ben sadece Aziz ve Celil olan Allah’a dua ediyorum. Duamı Allah kabul ederse Allah açıyor gözü, ben değil. Ben senin için dua edemem. Sen Aziz ve Celil olan Allah’a iman etmedin, sen tevhid-i iman ehli değilsin. Sen sapıksın ben sapık için dua edemem!” diyor. Rahip iyi yetiştirmiş.

“Ben Aziz ve Celil olan Allah’a iman ediyorum. La ilahe illallah” diyor samimi olarak.

“Peki, o zaman!” diyor. Bir dua ediyor. Orada gözleri açılıyor, adam sevinerek saraya dönüyor. Bak iptilâ nerden başlayacak. Saraya dönünce firavun; “Bre senin gözün kör değil miydi?”

“Kör idi.”

“Ne oldu?”

“Valla, senin sihirbazın yerine yetişen çocuk var ya o, bir dua etti benim gözlerim anında açıldı!” diyor.

“Ya o, o kadar güçlendi mi? O kadar sihirbaz oldu mu?” Sihir ile açtı sanıyor firavun.

“Hayır! Çocuğa gidiyorsun.  Aziz ve Celil olan Allah’a iman edersen dua ediyor. Allah gözümüzü açıyor. Bende Aziz ve Celil olan Allah’a iman ettim.

La ilahe illallah’ dedim samimi olarak mümin oldum o zaman benim için dua etti ve gözlerim açıldı!” diyor. Firavun diyor ki:

“Senin benden başka Rabb’in var mı ki? Derhal bundan geri dön.”

“Hayır asla. Sen Rabb olsaydın, ben senin akrabanım senelerce kör gezdim. Gözümü açmadın sen benim.”

“Benimle inat etme Rabb’in benim. Ya beni Rabb olarak kabul edersin ya da başına belâlar getiririm.”

“Valla ne getirirsen getir, ben Aziz ve Celil olan Allah’a iman ettim. Bundan da dönmem!” diyor. Firavun diyor ki:

“Atın bunu zindana.”

Atıyorlar. Sonra firavun:

“Gidin benim sihirbazı getirin” diyor. Getiriyorlar yani çocuğu.

“Sen ne yaptın? Sen nasıl başka Allah edinirsin?”

“O Bir âlemlerde. Sende, bende, bütün kâinatta O’nun tablosu. Sen kim oluyorsun ki Rabb’lık taslıyorsun?” diyor.

“Derhal bu dininden dön, yoksa başına belalar açarım.”

“Asla dönmem.”

“Atın bunu zindana!” diyor.

Zindan da işkence etmeye başlıyorlar. Sana bu fikri kim verdi diye. Aylarca işkence ile papazı söylettiriyor çocuğa. Papazı da gidip alıyorlar. Firavun üçünü de karşısına getirtiyor. Evvela akrabasına soruyor,

“İmandan dönüyor musun, dönmüyor musun?”

“Dönmüyorum!”

“Vur!” diyor cellada. Kılıçla kafadan vurduğu vakit ikiye ayrılıyor, onların gözü önünde. Sonra rahibe diyor; “Dininden dönüyor musun, dönmüyor musun?”

“Ben Aziz ve Celil olan Allah’a iman ettim. Asla” diyor.

“Rahibin de boynunu vur!” diyor cellada. Firavun sihirbaz olan çocuğa:

“Bak, bunların akibetini gördün, imanından dönmezsen, senin başına daha beterini getiririm!” diyor.

“Valla ne getirirsen getir, ben Aziz ve Celil olan Allah’a iman ettim. Ölüm sadece ayrılıktan kavuşmaya göçmektir. Bizim için hiçbir önemi yok!” diyor. Adamlarını çağırıyor,

“Ben sana daha iyi bir yol seçtim. Bunu alın, götürün…” diyor.

Mısır’da meşhur bir uçurum varmış. “O uçurumun başına götürün, uçurumun aşağısını gösterin, uçurumun başında dininden dönerse geri getirin, dönmezse kafa üstü atın. Kılıçla saniyede ölür. Orada biraz çeksin!” diyor.

Neyse, bunu götürüyor adamları, dağın tepesine çıkarıyorlar, uçuruma doğru yürürken çocuk içinden:

“Ya Rabbi, beni bu zalimlerin elinde zelil etme. Sen biliyorsun ki bunlar zalim!” diyor.

Tam uçurumun kenarına yaklaşmış bir zelzele geliyor. Bunun yanındakiler uçurumdan aşağı… Allah orada da duasını kabul ediyor. Bu saraya geri geliyor. Firavun bakıyor:

“Döndün değil mi dininden?” diyor.

“Yoo…”

“Neden atmadılar seni?”

“Valla Allah onları attı. Ben sağlam kaldım.”

“Ya bu nasıl iştir, bu nasıl Allah öyle, böyle sahip çıkan?”

Aziz ve Celil olan Allah böyle sıdk-ı sadakat  ile bağlanan kuluna yardım eder!” diyor.

“İyi yardım etsin, şimdi ben sana nasıl olacağını göstereceğim. Bunu şu hedef tahtasına bağlayın!” diyor. Çocuğu bağlıyorlar hedef tahtasına.

“Getirin bana ok ile yayı!” diyor. Kendisi öldürecek bunu. Çocuk:

“Ya Rabbi, beni bu zalimlerin elinde zelil etme. Ben sana sığındım. Hasbinallahu ve nimel vekil” diyor. Firavun atıyor oku çat ortadan kırılıyor.

“Başka yay getirin!” diyor. Çat ortadan ayrılıyor.

“Bir tane daha getirin.” Çat ortadan ayrılıyor.

“Ya bu nasıl iştir?”

Çocuk oradan bağırıyor:

“Bre kafir, bre mendebur, bre pislik iman et artık. Bak Allah sana ne güzel deliller gösteriyor, sen beni öldüremezsin, beni öldürmenin bir yolu var!”

“Nedir o yol?”

“Okun üzerine ‘Bismillahirrahmanirrahiym’ yazacaksın, sonra o oku yaya takacaksın, çekerken ‘Estağfurullah el Azim, Bismillahirrahmanirrahiym, vela havle vela kuvvete illa billahil aliyyül Azim, la ilahe illallah’ diyeceksin, sonra atacaksın oku. Beni ancak öyle öldürürsün” diyor.

Katibe diyor ki, “Bunları sırayla yaz, ben kafamda tutamam.”

Yazıyorlar okun üzerine “Bismillahirrahmanirrahim” başlıyor: “Estağfurullah el Azim, Bismillahirrahmanirrahiym, vela havle vela kuvvete illa illahil aliyyül azim, la ilahe illallah” hepsini dedirtiyor. Oku sallayınca, çocukta kalbinden şehit oluyor. Çocuk canı pahasına ona, onları söyletiyor. Hangi oku çektiyse faydası yok kırılıyor. Ve firavunun dışında, orda bulunanların hepsi gizli “mümin” oluyor, firavuna çaktırmadan.

 

—————————————–

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

 

#firavun #dua #iman #imanıngücü #imaningucu #duanıngucu #duaningucu #mumin #tövbe