Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerini Hor Gören Zahiri Alim – Abdülkadir Geylani Hazretlerinin Manevi Evladı Olması

0
1715

Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri, bir gün gelmiş Kâbe’nin avlusuna oturmuş pejmürde bir kıyafetle… Üst başa değer vermez bunlar. Fütuhat-i Mekkiyye’yi yazmaya başlıyor. O dönemde de bir zahiri alim var, sofi olmayan bir alim. O alim nereye gitse, oradaki bütün halk onun yanına akın ediyor onu dinlemek için. O gün de Kâbe’ye gelmiş vaaz etmek için. Bütün civardaki şehirler, köyler, kasabalar, herkes akın etmiş onu dinlemek için. Herkes büyük saygı gösteriyor bu alime.

Neyse alim geliyor vaaz etmek için herkes orada, mahşeri kalabalık, kürsüye çıkıp vaaz edeceği yere gidecek, bakıyor orada pejmürde kılıklı bir adam, alimi hiç takmıyor, ayağa bile kalkmıyor, tabii alim nereden bilsin onun Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri olduğunu, kalbinden buğuz ediyor. Alim diyor ki:

“Onca insan bana salta dururken, terbiyesize bak, bu uzattığı ayağını bile geri çekmedi.’’ Bu düşüncelerle kürsüye çıkıyor, tam vaaz etmeye başlayacak:

“Ey Allah’ın kulları!” diyor, “tak!” her şey kesiliyor, Besmele dahi gelmiyor. Herkes ağzını açmış bekliyor, bakıyor önünde Kur’an var.

“Bari açıp bir ayet okuyayımda onu şerh edeyim” diyor. Kur’ân’ı bir açıyor, bakıyor, nokta nokta nokta, yazı yok. Çeviriyor başka sayfaya bakıyor, nokta nokta nokta yazı yok. O anda ayağa kalkıyor:

“Ey Allah’ın kulları, ben aniden rahatsızlandım!” diyor.

Çıkıyor, gidiyor bir eve kapanıyor. Namazda kılamıyor. Namaz kılacak, Fatiha’yı bile bilmiyor, niyet bilmiyor, abdest bilmiyor, devamlı ağlıyor.

“Ya Rabbi, affet! Ben bir kusur mu ettim?”

Millet dağılıyor. Muhyiddin İbni Arabi Hazretleri’de yerinden kalkmıyor, kitabını yazmaya devam ediyor. Ertesi gün, müritlerinden birisini çağırıyor İbni Arabi Hazretleri, müridine diyor ki; “Git, falan yerde kendini alim sanan bir kara cahil var, onu çağır gel!” diyor.

Gidiyor sofi kapıyı çalıyor, tabi alim bir mucize bekliyor. Çünkü namaz bile kılamıyor, kapıyı açınca sofi diyor ki:

“Seni bir zât çağırıyor.”

“Hay, hay!” diyor.

Beraber çıkıyorlar evden. Bir geliyor ki bir gün önce buğuz ettiği adam halen aynı yerde oturmuş yazıyor.

İbni Arabi Hazretleri:

“Yaklaş!” diyor, cebinden büyük bir tebeşir çıkartıyor, veriyor alimin eline, diyor ki; “Bu tebeşirle Kabe’nin avlusuna büyük bir daire çiz, öyle çiz ki, bu tebeşir bitsin.’’

Adam büyükçe bir daire çiziyor, geliyor.

Ve alime diyor ki; “Avucunu aç!’’ yerden bir toz parçası alıyor, alimin avucuna koyuyor, “Git, bu toz parçasını o dairenin ortasına bırak, gel!’’ diyor.

Gidiyor adam, görür görmez elini silkeleyip geliyor.

“Peki, ne dedim sana?” diyor İbni Arabi Hazretleri. “Bak” diyor; “O büyük daire Allah’ın ilmi, mecazi olarak konuşuyorum, Allah’ın ilmine hudut olmaz, senin anlayacağın dilden konuşuyorum!” diyor. “O büyük daire Allah’ın ilmi, o ortaya attığın toz parçası, bütün peygamberlerin ilmi, bütün evliyanın ilmi, bütün meleklerin ilmi, bütün müminlerin ilmi, bütün kafirlerin ilmi, bütün münafıkların ilmi, bütün mecusilerin ilmi, bütün hayvanatın ilmi, bütün nebatatın ilmi; o toz parçası!” diyor. “Şimdi, bu toz parçasının içinde kendi ilmini düşünde ona göre, ‘Bu adam kim oluyor, pejmürde kılıklı ayağa kalkmıyor?’ diye gurura kapıl. O kadar alimdinde neden Kur’ân’da noktalardan başka niye bir şey bulamadın?” diyor.

Adam anlıyor hemen eline yapışıyor, “Affet beni, müritliğe kabul et!” diyor. Ve ondan sonra, İbni Arabi Hazretleri sırtını bir sıvazlıyor, bütün ilim geri geliyor ve ondan sonra en has müritlerinden birisi oluyor o. Hatta bir soru sorulduğu zaman; “Ben bilmem, Şeyhime git!” diyor. O hale geliyor yani.

İbni Arabi Hazretleri çok büyük Veli’dir. Fakat vahdet-i vücut Veli’sidir. Bizim kanalımızda değil. Abdülkadir Geylani Hazretlerinin de “manevi evladı” sayılıyor.

Endülüs’lü bir zât, erkek evlat istiyor, bir türlü olmuyor, ne yaptıysa olmuyor, o dönem Abdülkadir Geylani Hazretlerinin revaçta olduğu bir dönem. Bu adam Endülüs’ten 3 ay yol yürüyor, Abdülkadir Geylani Hazretlerine geliyor. Medine’de Abdülkadir Geylani Hazretlerini buluyor, diyor ki:

“Sultanım, bana bir erkek evlat lazım!”

Lafa bak, sanki Geylani Hazretlerinin elinde.

“Git Allah’tan iste!” diyor.

“Vallahi Sultanım, sen kimden istersen iste, ben senden istiyorum!” diyor. Yine “Allah’tan iste!” diyor.

Adam tekrarlıyor, “Ben senden istiyorum!”

Yine, “Allah’tan iste!” diyor.

Adam ısrar edince, bakıyor, bakıyor… Adamın hali perişan… Bir yukarı bakıyor, Levhi Mahfuz’da böyle yaratılacak birisi yok! Bir adama bakıyor, adama acıyor, bir yukarı bakıyor yok, adama kıyamıyor, dönüyor, Cenab-ı Hakk’a; “Vallahi Ya Rabbi, senden koparıp aldım!” diyor.

Naza bak… Daha eli havadayken gelen adama diyor ki:

“Gel, sırtını sırtıma daya.”

Sırtını sırtına dayayınca bir enerjinin geçtiğini hissediyor adam.

“Hadi, şimdi git!” diyor.

Endülüs’e döndüğü gece karısı Muhyiddin İbni Arabi Hazretlerine hamile kalıyor. Çok müthiş bir zâttır, onu idam ettiler.

 

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#AbdülKadirGeylaniHz#GeylaniHz#İbniArabi#İbniArabiHz#alim#zahirialim#ilim

CEVAP VER

Yorumunuzu yazınız
İsminizi yazınız