Ana Sayfa Blog Sayfa 58

Nasıl Yaşarsan, Öyle Ölürsün! – Kral Görmeden Nasıl Ümmet Oldu? – Sıkıldın mı, Derdin mi Var, Uyuyamıyor musun, Bunu Oku! – Namazda Nereye Bakılır? – Amel Defteri Kapanır mı?

0

“Nasıl Yaşarsan, Öyle Ölürsün!”

Hadis-i şerifte ne diyor, “İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür, nasıl ölürse öyle haşrolur, nasıl haşrolursa öyle kalkar.”

Bir bölgede aynı günde 2 insan ölüyor, biri hafız, biri hancı. Aynı gün, aynı saatte, o bölgede iki cenaze çıkıyor. İkisini de gömüyorlar, sorgu sual melekleri geliyor, biliyorsun mezarda sorgu sual…

“Rabb’in kim, kitabın ne, Resûl’un kim?” bir sürü soru var.

Hafızın yanına geliyor melekler, hafız durmadan Kur’ân okuyor, çünkü; hayattayken durmadan Kur’ân okuyormuş, ölüncede okumaya devam ediyor. Meleklerde Kur’ân’a saygısından sorgulayamıyorlar. Bekliyorlar, bekliyorlar durmayınca:

“Bari gidelim, şu hancıyı sorgulayalım, bu da o zamana kadar Kur’ân’ı bitirir”.

Hancıya gidiyorlar; “Rabb’in kim?” 

“Bir teneke saman 25 kuruş…” diyor. Ömür boyu saman satmış adam.

“Rabb’in kim?” 

“Bir teneke saman 25 kuruş…”

“Peygamberin kim?” 

“Bir teneke saman 25 kuruş.” 

“Bari” diyor melekler, “Bi de hafıza gidelim, ona bakalım”, gidiyorlar Kur’ân okuyor, buna geliyorlar, “Bir teneke saman 25 kuruş.” 

“Ya Rabbi, ne yapalım?” diyor melekler.

Diyor ki; “Bir insan, nasıl yaşarsa öyle ölür, bunu biliyorsunuz, siz hafızın başında bekleseniz Kur’ân okur, hancının başında bekleseniz ‘1 teneke saman 25 kuruş…’” der.

Şimdi, insan nasıl yaşarsa öyle ölür, Peygamber Efendimiz söylüyor. Hani, biz de yarın imkanlarımız genişleyince, “1 teneke saman 25 kuruş” demeyelim, hafız gibi Kur’ân okuyalım ya da bundan da daha efdali “La ilahe illallah” diyelim, kabirde de diyelim, Mahkeme-i Kübra’da da (Mahşer’de) diyelim. “Bir teneke saman, 25 kuruş” dersek, yazıklar olsun bize! Onu demeyeceğiz, ne diyeceğiz, “La ilahe illallah” diyeceğiz.

Şimdi, bir örnek olarak anlattım bunu. Dünyada; yokuşta var, inişte var, varlığı da var, yokluğu da var. Bunlar zaten, hayatın şiarıdır, olması gereklidir. İnsan, hep bollukta olursa, mirasyedi gibi şımartır kendini insan, kendi kendini dolduruşa getirir. Onun için, insan her türlü aşamadan geçecek, hani çile fırını nedir? Hiç dert görmemiş insan asla olgunlaşmaz.

“Ham insan, olgun insanları anlamaz” diyor Mevlana.

Yunus değişik bir dille ne diyor; “Bilmeyenler, ne bilsinler, bilenlere selam olsun!”

Kim biliyor? Birinci derecede; Allah’ın rızasını, Allah’ın hoşnutluğunu, Resûlullah’ın hoşnutluğunu, Allah’a giden sırât-ı müstakîm yolunun güzelliğini farkında olan insanlar kimlerdir? Zakirlerdir, zikredenler. Allah onlara; “Özel kulum”, Resûlullah “Ev halkım” diyor. Öyle ise, biz “1 teneke saman 25 kuruş” demeyeceğiz.

Peygamber birçok hadiste, Allâhu Teâlâ birçok hadis-i kutsi de:

“Ey esirgenmiş ümmet!” yani; Hz. Adem’den bugüne gelen, mesela, her Peygamberin ümmeti var. 

En esirgenmiş, en seçilmiş ümmet. İki ümmete Allâhu Teâlâ değer vermiş; bir Yahudilere zamanında, bunlarında üzerinde bu ümmete, Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin ümmetine değer vermiş, esirgenmiş ümmet. Çünkü; ilk Peygamber Hz. Muhammed’dir, son Peygamber odur. Çünkü; Allâhu Teâlâ âlemleri yaratmayı murat ettiği zaman, Ehlibeyt Nur’undan, ilkin salatu selam Efendimiz’in ruhunu yarattı ve onu karşısına aldı ve ona; “La ilahe illallah Muhammed Rasûlullah” dedi. Allah kendisi dedi. Hemen akabinde, karşısına dikilen Resulullah Efendimiz’in ruhu; “La ilahe illallah Muhammed Rasûlullah” dedi.

“Ya Habib’im, seni yaratmayacak olsaydım, âlemleri yaratmazdım, seni yaratacağım için âlemleri yarattım.” Bütün âlemler Ehlibeyt’in Nur’undan yaratıldı. Şimdi, biz böyle bir Peygambere sahibiz, onun için ne kadar iftihar etsek azdır. Ben Rabbimle her zaman iftihar ederim. Onunla bir sevince, bir surura ulaşırım, hemen akabinde de Resulullah’la.

Kral Görmeden Nasıl Ümmet Oldu?

Bakın, bizden evvelki ümmetler, Resûlullah için ne diyordu, 1000 yıl geriye gidelim. Medine; Peygamber salatu selam Efendimizin ömrünü tükettiği yer ve kabri şerifleri de, Medine’de Ravza-ı Mutahhara’da.

Bakın, 1000 yıl evvel, daha Medine yok ortada, Yemen krallarından bir kral bir seferden dönüyor, yanında da 400 tanede alim var, ordusundan hariç. Medine’nin olduğu araziye geldiği vakit, daha Medine yok orda, boş arazi, “Orda bir mola verelim” dedi. 

Peki hangi dine mensuptu? Hz. Davud’un Zebur’una. Bozulmamış orjinal Zebur’la amel ediyor.

Orada alimler krala dedi ki; “Kralım, burada bir gece konaklayalım.”

O gece konakladılar. Sabahleyin kral yola devam edecek, bu alimlerin hocaları, kralın huzuruna birkaç kişiyle gitti, dedi ki; “Kralım, bize izin ver, biz burada kalalım, burada 400 tane ev yapalım, buraya yerleşelim, burada bir şehrin temelini atalım.”

“Peki neden?” dedi Kral.

“Çünkü; bizim bütün tefekkür ettiğimiz, tevekkül ettiğimiz, rabıtayla ulaştığımız, her yerden aldığımız cevap; yani, bütün kitapların anlattığı, bütün peygamberlerin methettiği, geleceğini haber verdiği ‘Ahmed’ denilen o Peygamberin şehri; burası, o burada yaşayacak. Biz burada bir şehir kuralım, burada yaşamaya başlayalım, hizmete başlayalım” dedi.

Yemen Kralı dedi ki; “Bir şartla, sizi burada bırakırım”.

“Nedir şartın?” dedi.

“Ben” dedi, “O mübarek Peygambere bir mektup bırakacağım, siz bunu nesilden nesile aktarıp o mektubu Peygambere teslim edeceksiniz.”

“Peki, bu bize şereftir!” dediler.

Kral, ceylan derisine asırlarca bozulmayacak bir mektup yazdı, kapattı, kilitledi, o alimlerin reisine teslim etti. Bu insanlar orda 400 ev yaptılar, Medine’nin temel atılışı böyle oldu, Efendimizden 1000 yıl önce. Ve Eyyüb-El Ensari Hz.’nin evi, Peygamberimizin misafir olduğu evdi yani o alimlerin hocasının eviydi.

Bu mektup, elden ele silsile yoluyla Eyyüb-El Ensari’ye ulaştı. Peygamberimizin devesi gitti, Eyyüb-El Ensari’nin evinin önüne çöktü (Peygamberimiz Medine’ye Hicret ettiğinde).

Peygamberimiz onun evine misafir olunca, dedi ki:

“Ya Resullulah, emanetin var”.

“1000 yıl evvel yazılmış emanet mi?” dedi Efendimiz,

“Evet!” dedi.

“Alimlerin hocası, tarafından yazılan mı?” dedi.

“Siz, bizden iyi biliyorsunuz” dedi. Mektubu Peygamberimize teslim etti. Efendimiz mektubu açtı, mektupta yazılıyor ki; “Ya Resullulah, seni görüp sana iman etmediğim için büyük bir üzüntü içindeyim, ben sana inandım ‘La ilahe illallah Muhammeden Rasûlullah’ dedim, ne olursun, beni Mahkeme-i Kübra’da ümmetinden ayrı tutma, benden şefaatini esirgeme” diye yazmış.

Bakın, bir kral, 1000 yıl evvel Resullulah’a iman ediyor, 400 alim biliyor, oraya temel atıyor. Yani, biraz keşfi açık olan, Resûlullah Efendimize bu şekil tazim ediyor sevgisini, bağlılığını gösteriyor ki, bu Peygamber bizim için; “Kardeşlerimi özledim” diyor. 

Ashap diyor; “Ya Resûlullah, biz kardeşin değil miyiz?”

“Hayır!” diyor, “Siz kardeşim değilsiniz, siz Ashab’ımsınız. O ümmetim, yani, o mümin kardeşlerimi özledim” diyor bizim için. Miraç’ta kaç sefer geri dönüyor, bizim yükümüzü azaltmak için, Allâhu Teâlâ ile pazarlık ediyor.

Doğarken; “Ümmetim” diyor, kabirden kalkarken, “Ümmetim!” diyecek yani; bu kadar bize şefkatli, merhametli bir Peygamber.

Peki, Allâhu Teâlâ’nın çok değer verdiği; “Adını, Adımın yanına yazdım” diyor. Allah’ın adının yanında, başka hiçbir Peygamberin adı yazılı değil. Yani; bunun değerini bilmemiz lazım.

Sıkıntın Mı Var, Derdin Mi Var, Uyuyamıyor Musun, Bunu Oku

Birçok alim, birçok Allah dostu diyor ki; dualar veya buna benzer şeylerin taşıyıcısı, biz buradan mesela, bir değerli şey yollayacağız, kargoya veriyoruz, nasıl bir vasıta taşıyorsa onu bütün duaları hedefe taşıyan ve bunların karşılığını getiren; salavatlardır. Hurufunakat sıdk-ı sadakatle getirilmiş bir salavat, evvela kişinin amel defterinden, 10 bin büyük günahı siler. “İki salavat arasına koyun dualarınızı” diyor, Allah salavatları kesin kabul eder, kabul edince, aradaki duayı çıkarıp, “Bu işe yaramaz” demez, duayı da kabul eder. Birçok alimin, Allah dostunun içtihadı görüşü bu.

Onun için sıkıldın, salavat getir içinden. Derdin var, salavat getir; rahatlatır. Gergin misin, salavat getir. Uyuyamıyor musun, salavat getir; ilaç gibidir. Ama hurufunakat sıdk-ı sadakatle bir salavat getirirken kalp, yad ellerde geziyorsa, bu salavat olmuyor.

Peygamber salatu selam Efendimiz, bir hadis-i şeriflerinde buyuruyor ki; “Kimi insanlar; namazın onda birini, kimisi onda ikisini, kimisi onda üçünü, beşini…” Bunları niye sayıyor, onda onuna kadar? Sen namazın ne kadar farkındaysan, o namazın o kadar bölümünü kılmış oluyorsun.

“Elhamdülillahi Rabbil âlemin”, tamam, Allah’a hamd ettiğini biliyorsun, bakın eğer; biz, İmam Şafi’nin mezhebinde olsaydık, her namazı iade etmemiz gerekecekti.

İmam Şafi’nin içtihadı nedir, biliyor musun?

İyyake nağbudu ve iyyake nestein” derken, “Ya Rabbi, yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dilerizi bilmiyorsa, o namaz namaz değildir, o namazı iade etmen lazım” diyor. Yani; bunların farkında olacağız. Neyin farkında olacağız? Namazın farkında olacağız, zikrin farkında olacağız, salavatın farkında olacağız yani; yaptığımızın farkında olacağız.

Tespih çekiyoruz, “La ilahe illallah, la ilahe illallah, la ilahe illallah…”  Allah’tan başka ilah yoktur, üçünde, beşinde biliyoruz, onuncu da uçtu gitti… Daldan  dala konan kuş gibi. O aralar boşluk işte. Şimdi birçok Allah dostu da diyor ki; “Zikrederken, gönül hep yad ellerdeyse, Allah’a yaklaştırmaz, daha da uzaklaştırır.” 

Namazda Nereye Bakılır?

Namaza durdunuz, “Allahu ekber” başlangıç Tekbir’i, okurken gözün şöyle koltuktaki çiçeğe gitti, Allah hemen sesleniyor; “Kulum, o baktığın yerden, Ben sana daha hayırlıyım” diyor. Biraz sonra gözün, başka yere daha gitti, Allah yine sesleniyor; “Kulum, o baktığın yerden Ben sana daha hayırlıyım!”, üçüncü defa, başka bir şeye baktığın an namazı paçavraya çeviriyorsun!

Allah’ın huzuruna durduğun vakit secde edeceğin yere bakacaksın, birçok insan rukuya gittiğinde apış arasına bakar, kafayı fazla eğer, bu da doğru değil. Secdede alnını koyduğun yere bakacaksın. Yani her şeyin kuralı, kaidesi varsa, namazda ki kural, kaide de ayaklar fazla açılmayacak, yani 8-10 santim. Bunlar namazdaki hayasızlıklar, edepsizlikler oluyor.

Bir davada, “Ben haklıyım” deyip iddialaşmayın, asla! 

Bak hadis-i şerifte Efendimiz buyuruyor ki; “Bir mümin, şakadan da olsa yalan söylemeyi, haklı olduğu halde münakaşayı terk etmezse, kesinlikle imanı, kemâlât bulmaz.” Yani, mümin müminin kardeşidir, illa “Ben haklıyım şöyleyim, böyleyim…” deyip, iddialaşmayı, didişmeyi ortadan kaldıralım.

Burada ne oluyor, hoşgörü. Hoşgörünün diğer bir adı ne? Sabır. Sabır zaten, imanın yarısı. İmanın yarısı şükür, yarısı sabır. Hepsi, aynı kaynağa dönüp dolaşıp, imanın kaynağına dönüyor. Öyle olunca, işte “Ya bu bana yapılır mı? Ya ben, burada şuna uğradım, ya…” Bunlar, aslında bizim işimiz değil.

Dünya öyledir. Haksızlığa da uğrarsın, zulme de uğrarsın, hastalıkta gelir, iptila da gelir, kaza, bela da gelir, en yakınından ihanette görebilirsin. Yani bunlar zaten dünyanın şiarı. Dünya, cennet değil ki! Dünya müminin cehennemi, zindanı.

Öyleyse, burada, dört başı mamur bir hayat asla hiçbir insan için söz konusu değildir. Mutlaka iyi günün olur, kötü günün olur. Yani, boydan boya mutlu insan yok. Mutlu zamanlar var o zamanın içinde. Günler var, zamanlar var, Allah’a şükredeceksin, devam edeceksin.

Bir gün Hz. Ali (k.v.), Hz. Ebu Bekir ile karşılaştı. Dedi ki; “Ya Ebu Bekir, sana gıpta ediyorum, sen bu kadar yüce makamlara nasıl ulaştın?”

Ebu Bekir Sıddık dedi ki; “Ya Ali, benim ulaştığım ne var ki, sende dört haslet var ki, bu dünyada kimseye nasip olmadı!” dedi.

“Ya Ebu Bekir!” dedi Hz. Ali Efendimiz.

Resûlullah buyuruyor ki; “Terazinin bir kefesine Ebu Bekir’in imanını koysalar, diğer kefesine bütün insanların imanını koysalar, Ebu Bekir’in imanı ağır gelir.”

“Ya Ali, sende dört hal var ki” diyor, “Onlar, her şeyden daha değerli.”

“Ne var bende?” diye soruyor Hz. Ali.

“Onu bana değil, Resûlullah’a sor!” diyor.

Hz. Ali Efendimiz; “Yav, ne var ki bende dört hal?”

Çünkü; kendisinde bir şey göremiyor, amel Allah katına yükselir, kul unutur onu. Bütün Allah dostları, kendilerinde bir hayır görmez. Hz. Ali Efendimiz, Resûlullah Efendimize gitti.

“Ya Resûlullah, Ebu Bekir bana, ‘Sende dört hal var ki, bu Hz. Adem’den bu yana hiçbir insana nasip olmadı, bunlar nedir?’ diye sordu.”

“Ya Ali!” dedi Efendimiz, “Sendeki bu dört hal, bana bile nasip olmadı” dedi. Hz. Ali daha da şaşırdı!

“Ya Ali, benim dahi, seninki gibi bir kayınpederim yok, ikincisi Hz. Hatice gibi bir kaynana kimseye nasip olmadı, üçüncü Hz. Fatıma gibi bir zevce kimseye nasip olmadı, Hasan ve Hüseyin gibi iki tane cennet reyhanı hiç kimseye nasip olmadı!” dedi.  

Peygamberimiz ile o günün Ashab’ı, Efendimizle yakın ilişki içindeydi. Mesela, biri bize bir şey dese merdivenden inerken, kulak ardı eder, hemen unuturuz, ama onlar öyle değil. Onlar bir beden gibi yaşadılar, bir duvar gibi yaşadılar.

Her dönemin dervişleri, o Peygamberlerin döneminde yaşayan Ashab’ı gibidir, yani onların mesafesindedir. Çünkü Resûlullah Efendimiz; “Onlar benim ehlim gibidir” diyor.

O zaman, bize düşen nedir? Bize yaraşır şekilde yaşamaktır. Yalandan uzak, küfürden uzak, gıybetten uzak. Şimdi, şurada, bir berduş içip içip nara atsa, kimse ayıplamaz ama buranın kaymakamı aynı şeyi yaparsa, herkes ayıplar. İşte bu bir örnektir, bir misaldir. Müslümanların içindeki dervişlerde böyledir.

O yaparsa ayıp olur. Çünkü; bir cahilin işlediği günahla, aynı günahı işleyen alimin cezası aynı değil. Çok farklı şeyler içeriyor. İşte, o seçilmiş ümmete yaraşır şekilde, yaşayacağız.

Süleyman Çelebi ne diyor; “Bir kez ‘Allah’ dese şevk ile lisan dökülür cümle günah misli hazan”. Yani; hurufunakat sıdk-ı sadakatla kişinin lafza-ı Celal’i “Allah, Allah, Allah!” diye kalpten gelerek haykırması, “Dökülür, cümle misli hazan!” 

“Yani, son baharda rüzgarın yaprakları alıp götürmesi gibi, günahları öyle dökülür” diyor.

 

———————————————–

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#nasılyasarsanöyleölürsün #ölünün #ameldefteri #ameldefteri #salavat #ibadet #hafazamelekleri #vakıf #hayırlıevlad #HzEbubekir #HzAli

Berat Nedir Ve Ezan Saati Cennette Neler Olur? – Bu Gece Düğün Yapan Var!

0

“Beraat” Arapça bir kelimedir, berat; savrulan, saçılan anlamına gelir. Peki savrulan, saçılan ne anlama gelir? Yılda en kapsamlı, Allâhu Teâlâ’nın Rahmet’inin savrulup saçıldığı gece, bu gecedir. Peki ne saçılıyor? Cenab-ı Hakk’ın rahmeti.

Bu gece öyle bir gece ki; hiçbir kelime, hiçbir ifade şekli bu geceyi ifade edemez! Allâhu Teâlâ’nın yüce kelamı, bu gece Allâhu Teâlâ’nın izniyle dünyanın semasına indi ve Kadir Gecesi’nde yeryüzüne inmeye başladı. Kur’ân’ın düsturu Allâhu Teâlâ bu gece vaad etti. Berat savruldu, saçıldı Allâhu Teâlâ’nın rahmeti bu gece savruldu, saçıldı…

Bütün melekler iner yeryüzüne bu gece, o insanlara “Yazıklar olsun ki”, defalarca “Yazıklar olsun ki Sohbet-i Canan’dan uzak kalanlara…” Sohbet-i Canan, Allâhu Teâlâ’nın hoşnut olacağı sohbet ibadettir, aynı nafile namaz kılmak gibi, aynı nafile oruç tutmak gibi, nafile hacca gitmek gibi ibadettir.

Berat’ın kendine özgü ibadet şekli yoktur. Bu gecenin kendine özgü bir ibadeti yoktur! Birçok gecelerin yoktur kendine özgü bir şekli, şemali olsaydı, onun farz olması gerekirdi. 

Nafile ibadetlerin şekli, şemali, şu veya bu şeklinde bir ifade şekli yok! Şurada bir yatsı namazı kılacağız, 20 bin kat olarak yazılır, bu da tam 50 yılın ibadeti Kur’ân okursun, her harf; 20 bin harf olarak yazılır.

Elif, lam, mimElif ayrı, lam ayrı. Ayrı, ayrı, her birine 20 bin harf. Bakın, “Berat” neydi? Allah’ın rahmetinin savrulduğu, saçıldığı geceydi.

Cenab-ı Hakk’ın Rahmeti öyle tezahür etmiş ki her amel, 20 bin kat olarak yazılır. Bir namaz 20 bin namaz, bir oruç 50 bin oruç. Bugün oruçlu olanlar, 50 yıl oruç tutmuş gibi kayda geçti.

Nafile namaz kılarsın, bu geceyi değerlendirmiş olursun, oturur Sohbet-i Canan yaparsın yani, Allâhu Teâlâ’nın hoşnut olacağı bir sohbet.

“Din, nasihattir” diyor Peygamber Efendimiz (s.a.v.).

Peygamber Efendimiz Ashab’ını sohbetle yetiştirdi; dini sohbet çok önemlidir.

Büyük dergâhlarda görürsünüz, zikir halinde, adam kalkar gider abdest alır, gelir ama sohbet başladığı zaman; yanındaki başını kaşısa rahatsız olurlar, işaret eder “Çık dışarı” diye. Bu kadar ehemmiyeti olan bir olaydır.

Allâhu Teâlâ’nın rahmeti bütün âlemleri öyle kuşatmıştır ki, biz bunun farkına varamayız. Bakın bir kuraklık yaşıyoruz, bize bulutlar mı merhametsizlik ediyor? Öyle mi sanıyorsun? Veya yağmur buluttan döküldüğü zaman, bulut mu rahmet etti?Yağmuru getirdi, indirdi tepemize! Şurada armut ağacı var, armut ağacı bana şefkat etti de mi meyve verdi? Falan tarlaya mısır ekliyoruz, tarla mı bana himmet etti? Hayır! Bunların hepsinin dizaynını idare eden bir varlık var, kimdir? Cenab-ı Hak’tır. Çünkü; bir elmanın sapından tutup suya batırdığın zaman, nasıl her tarafı su oluyorsa, Cenab-ı Hakk’ın rahmeti merhameti, nimeti, her şeyi bütün âlemleri kuşatmıştır.

Sanma ki, “Efendim ben gayret ettim, ben kafamı çalıştırdım, şöyle ettim, böyle ettim de böyle oldu…” Bunların hepsi boş laflar, Allah diler olur, dilemez olmaz. Ne akan dere merhamet eder ne bulut, ne ağaç… Merhametin yegane sahibi bunları bir sisteme bağlamıştır ve bunları, insanın hizmetine sunmuştur. Her şey insan için… Yani dünya üzerindeki her şeyde insan için, insana hizmet için yaratıldı.

Bu gece bir yılın yani; önümüzdeki bir yılın her şeyi takdir edilir. Zengin mi olcan, fakir mi olcan, hasta mı olcan, ölecek mi, doğacak mı yanacak mı, zelzele mi olcak? Yani ne olacaksa bir yılın muhasebesi yapılır ve bu gece Cenab-ı Hak görevli meleklere teslim eder.

Allâhu Teâlâ ezelde her şeyi taktir etti “Kalûbela’da”. Ama her yılın programını görevli meleklere verir; tahakkuk safhasına girer, bu gece öyle bir gece.

İbadetlerin padişahı zikirdir.

Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirhü”, Habib’ine sesleniyor:

“Ya Habib’im; Bana hamd et, Ben’i tesbih et, istiğfar et, Bana şükret” diyor.

“Et” diyor. Yani “Edebilir misin?” değil. Emir var, emir olan ne olur? Farz olur ve emredilen yerine getirilir. Bırak emri, askere gidersin komutan çağırır:

“Git şu suyu doldur, gel!” der.

“Doldurmam mı?” diyeceksin. Diyemezsin. Kayıtsız, şartsız onu yerine getireceksin. Çünkü; emirdir. “Eder misin?” demiyor, “Et” diyor et, emir var!

Cenab-ı Hak; “Ya Habib’im!” diye bunu Peygamberimize söylüyor; “Ben’i zikret, Bana hamd et, Bana istiğfar et” dolayısıyla bize söylüyor. Bugün duaların çok nadir kabul olduğu bir zaman diliminde yaşıyoruz. Allah’a dua edersin, olmaz, bi daha edersin, yine olmaz, böyle gelir geçer…

Şüpheye düşersin! Şeytan ve nefis boş durmaz! “Allah bu kadar duyarsız mı…” gibi düşüncelere saplanırsın ki; bu çok yanlış bi şey.   Şimdi Cenab-ı Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  Ashab’ına diyor ki:

“Ey Ashab’ım, öyle bir gün gelir ki, emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i anil münker terk edilir.”

“Bu da mı olur, ya Resûlullah?”

“Evet, o da olur. O zaman, insanlar dilde dost, kalplerde düşman olur, sıla-i rahim kesilir. Allâhu Teâlâ o topluma lanet eder; o toplumların, gerçeğe gözünü kör eder, kulağını sağır eder ve aralarındaki iyilerin duasını da kabul etmez” buyurmuştur.  

Neden? Dünyayı gözden çıkardı!…

Neden? Kıyamet’in geri sayımına başladı! O günleri yaşıyoruz ama bu ayrı konu; böyle gecelerde Allah’ın rahmeti çok coşmuştur, böyle gecelerde dua edeceğiz. Peki, o zaman ne yapacağız? İstiğfar edeceğiz.

Allâhu Teâlâ diyor ki:

“İstiğfar edin; azınızı çoğaltayım. İstiğfar edin; nimetinizin bereketini artırayım. İstiğfar edin, sizi zengin edeyim. İstiğfar edin; malınızı, mülkünüzü ziyadeleştireyim. İstiğfar edin; tarlanızı, tapanınızı cennete çevireyim” demek ki; bu tür asrı zulüm olan asırlarda en çok sarılmamız gerekli olan istiğfardır. 

Samimi olarak “Estağfirullah el Azim” en güzel duadır.

Halife Ömer zamanında, bir kuraklık oldu. Dediler ki:

“Ya Emir’ül müminin, yağmur duasına çıkalım.”

“Ee çıkalım!” dedi. Herkes açtı elini. Halife Ömer, Allah’a bağıra, bağıra:

Estağfurullah el Azim, Estağfirullah el Azim, Estağfirullah el Azim” diyordu.

“Ya Ömer, ne yapıyorsun sen?” dediler, “Biz yağmur duasına geldik!”

“İyi ya, ben de yağmur duası yapıyorum!”

“Burası yağmur duası yeridir, biz yağmur duası istiyoruz. Allah’a sen istiğfar ediyorsun!”

“Evet!” dedi. “Ben, Allah’ın yağmurunun kapısını çalıyorum. Ben Allah’ın rahmetinin kapısını çalıyorum. Ben Allah’ın kullarına olan dilek kapısını çalıyorum.” Böyle 70 madde saydı.

Estağfurullah el Azim”i o biliyordu, Allâhu Teâlâ’nın lütfunu biliyordu Halife Ömer… Bunu o dönemde yapıyorsa, bizim bugün bunu haydi haydi yapmamız lazım; bunları ganimet, fırsat bilmek lazım, bunları değerlendirmek lazım, Cenab-ı Hakk’ın kullarını affetmek için bahaneleridir bunlar…

O affı sever, affetmek için bahaneleridir. Affetmek için yapılan her zikir, her namaz, okuduğun Kur’ân, her sohbet 20 bin kat olarak yazılır; bu da 50 yıl ibadet sevabıdır.

O, Kur’ân’daki; “Fesebbih bihamdi Rabbike vestağfirhü. İnnehü kâne tevvâbâ” bu sûrenin tamamını okuyan,salatu selam Efendimizle bütün savaşlara girmiş gibidir.

“Ya Habib’im! Bana hamdet, Bana şükret ve istiğfar et.”

Dört madde sayıyor burada.

Bir nokta daha var; Allâhu Teâlâ’yı zikret, sakın Allâhu Teâlâ’nın Zât’ını düşünme! Allâhu Teâlâ’nın nimetlerini tefekkür et, sakın Allâhu Teâlâ’nın “Zât”ını düşünme! Allah’ın rahmetini tefekkür et, sakın Allâhu Teâlâ’nın “Zât”ını düşünme! Allâhu Teâlâ’nın gücünü, kuvvetini tefekkür et, sakın Allâhu Teâlâ’nın; “Zât”ını düşünme asla! “Sadece zikret” diyor, Allâhu Teâlâ’nın Zât’ını düşünen; zındıktır. (Allâhu Teâlâ’ya şekil veren kafasında herhangi bir şekle büründüren)O; şekilden münezzehtir. O kadar yücedir ki, O’nu ancak kendisi bilebilir. Allâhu Teâlâ’nın, bin bir türlü nimeti var yeryüzünde, bunların hepsini tefekkür et ama asla Zât’ına bir şekil vermeye kalkma!

Birçok ayette insanlara apaçık ne yapıyor? Farzları vacipleri, sünnetleri. Yani; insanın dünya üzerindeki yaşam tarzını çok net olarak gösteriyor.

Cenab-ı Hak çok kibardır; “Biz” diye düzgün üslup kullanır.

O insana karşı Cenab-ı Hak, o kadar düzgün üslup kullanır ki… Ne diyor Cenab-ı Hak, dünya çizgisinden kabre kadar bir çizgi çekiyor, diyor ki:

“Ey kullarım, Biz diriden ölüyü çıkarırız!” nedir diriden çıkan ölü?

“İnsan küçültülmüş bir kâinattır”.

“Biz, insanı en üstün surette, en muhteşem şekilde yarattık ve ona ruhumuzdan üfledik!” ve insanı Cenab-ı Hak kendine muhatap aldı.

Burada, bizlere yol haritasını veriyor, diyor ki; “Biz ölüden diriyi çıkarıyoruz” nedir bu? İnsan vücudunda, her dakikada 30 milyon hücre yeniden yaratılır, 30 milyon hücre gözeneklerden dışarı atılır. Bunlar vücuttaki bölgesel kıyametlerdir. O yaratılan kaburgaların altındaki üniversitelerde 30’ar bin şifre öğretilir ve göreve başlar, insan zaten kendini bilirse Rabb’ini bilir, insan kendini bilmediği için Rabb’ini bilmez!

İşte bunlar, böyle gecelerde; Allâhu Teâlâ’nın Rahmet’inin saçıldığı her amelin 20 bin kat yazılıyor, bu da 50 yılı karşılıyor. Bundan, büyük cömertlik olur mu? Bundan büyük rahmet olur mu? Bundan büyük lütuf olur mu?

Böyle gecelerde Cenab-ı Hakk’a yönelmek lazım, af dilemek lazım, O’na boyun bükmek lazım, yani; kendi nefsimizi muhasebeye çekip, daha iyi, daha güzeli, daha doğruya yönlendirmeye gayret etmek lazım!

Dünya üzerinde her ezanda, biliyorsun dünya yuvarlaktır, şimdi, burada ezan okunur, 5 dakika sonra, başka yerde okunur, 10 dakika sonra, başka yerde okunur, yani; ezan hiç kesilmez… Dünya üzerinde insan dönebilen biri olsa böyle bir yolculuk olsa her 50 kilometre, 100 kilometrede ezan sesi duyar, dünyanın her yerinde.

Dünyada da Peygamber salatu selam Efendimiz; “Horoz, melek görünce öter. Eşek şeytanı görünce anırır” diyor.

Allâhu Teâlâ, Arşı Ala’da bir horoz yaratmıştır. Öyle bir horoz ki, ayağının bir tırnağı dünyadan daha büyük; her ezan sesi okunduğunda silkelenir öter, her ötüşü ile cennetteki hurilerde bayram havası vardır; “Dünya üzerinde ümmeti Muhammed’in namaz saati!” diye. Ama dünya üzerinde bunun farkında olan kaç kişi var? Orada “Bayram” edilir! Dünya üzerinde milyarlarca duymayan kulak var. Ne kadar acı bir şey!

Salatu selam Efendimiz; “Her sabah evden çıkarken, satılık bir matahsınız” der. Ashap’ta; “Ey Allah’ın Resulü, biz mal mıyız satılalım?”

Allah Resulü; “Keşke mal olabilseniz, sizi siz satacaksınız! İçinizdeki nefis satacak! Kişi, zaaflarına kapıldı mı, şeytana çoktan satıldı, içinizdeki nefis kafir.”

Bütün Allah dostları ne der; “Kim ki Rabb’ini bildi, nefsini bildi. Kim ki nefsini bilmez, Rabb’ini bilmez!”

Bütün gaye; Nefsi Emmare, Nefsi Levvame, Nefsi Mülhime’den kurtulmak. Mutmain Makamı’na gelince artık onu kimse satamaz, hatta onun olduğu yerde, şeytan bile duramıyor, rahatsız oluyor! Nefis Makamları’ndan ancak zikir yoluyla kurtulunur, başka reçete, başka yol yok!

İmam-ı Azam, Ebu Hanefi mezhebi müctehid alimdir, 70 bin küsur fetvası var, “Vallahi ve billahi, eğer ömrümün son 2 yılında zikir yoluna girmeseydim, cehennemliktim” diyor. 

İmam Gazali keza öyle, İslam’ın kelam alimi, “Kalplerin Keşfi” gibi, “İhyâ’u Ulum’id-Din” gibi güzel eserler yazmıştır. Ama gel de anlat bugün!

Peygamberimiz (s.a.v.) hadis-i şerifinde, has kullara “Siz” diyor, “Bir siyah öküzün üzerindeki beyaz bir ben kadarsınız.” Öyle!

Adam, bir futbol maçına Amerika’ya gidiyor, Avrupa’ya maça gidiyor, israf ediyor.

“İsraf edenler” Cenab-ı Hakk’ın hitabıyla “Şeytanın kardeşleridir!” diyor ama git camiye akşam namazına 5 kişi yok! Bir şarkıcı gelse şehrin yarısı orada! Bu delalet değilde nedir ya? İnsanlar, Rahman’a gidemiyor sanki boynunda kement var geri asılan, gitmiyor!

Ama yarın mezar var, hesap var, ne olacak? Düşünen yok ki! Bu insan mıdır, Allâhu Teâlâ’nın hitap ettiği insan, bu mudur?

Salatu selam Efendimiz bir hadis-i şerifte anlatıyor.

Mahkeme-i Kübra’da, Cenab-ı Hak:

Hz. Adem’i çağırır, “Ateşin hakkını ayır bunlardan!” der.

“Kaçta kaçını?” der.

“%99” diyor Cenab-ı Hak.

Balıkesir’de 300.000 insan var, böyle meclislerde, kazaları da toplasan 10.000 kişi çıkmaz! Bu gece düğün yapan bile var! Bu gece, insanın kendi karısı bile haramdır. Allâhu Teâlâ’nın, rahmetinin saçıldığı gündür… Yahu, insan hayâ eder biraz!

Allâhu Teâlâ Asr Sûresi’nde belirtiyor, “İnsan ziyan içinde!”

 

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#Asrsuresi #beratgecesi #ezansaati #cennet #beratgecesievlenme

Allah’ın Rızasına Kavuşmak İki Adım – Dünya Hayatına Ahiret Hayatına Çalıştığımız Kadar Çalışsaydık Ne Olurdu? – Yemeğe Üflemek Doğru mudur?

2

Ali İmran 26-27. Ayetlerin Şerhi – Allah’ın Rızasına Kavuşmak İki Adım

“Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîlleyl, ve tuhricül Hayye minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel Hayy ve terzuku men teşâu bigayri hisâb.”

Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin. Ne anlam ifade ediyor? Önemle üzerinde durmamız gereken bir ayet. Biz, diriden ölüyü çıkartırız, ölüden diriyi çıkartırız. Peki, nedir bu diriden çıkan ölü?

İnsan vücudu, boyutları sıkıştırılmış bir kâinat, insan vücudunda her dakikada bölgesel bir kıyamet kopar, ama biz bunun hiç farkına varmayız.

İnsan vücudunda, her dakikada 30 milyon hücre ölür ve bunlar gözeneklerden dışarı atılır, 30 milyon hücre dirilir. Bir odanın içinde, bir kişi hiçbir yerden toz almayacak şekilde kapatılsın, orda yatsın kalksın, bir ay sonra raflar tozlanır, bu ölü hücredir vücuttan atılan.

Allâhu Teâlâ ne diyor; “Tuhricül Hayye minel meyyiti”, “Biz diriden ölüyü çıkartırız. Neydi diriden çıkan ölü, vücutta bölgesel kıyamette, her dakikada 30 milyon hücre ölür, 1 dakika o hücreler için uzun bir ömür. İnsan vücudunda, her dakikada, 30 milyon hücre tekrar yaratılır. Bunların vücutta, kaburgaların altında üniversiteleri vardır, buralarda hücrelere 30’ar bin şifre öğretilir. Bunlar vücudu çok iyi biliyor, her şey öğretiliyor ve göreve başlıyor. Uzun bir ömür görev yapıyor, bir dakikada yaşlanıyor ve ölüyor, gözeneklerden atılıyor ve yerine yenisi yaratılıyor.

İnsanın cahili diriden, ölü çıkma anlamını çok farklı anlıyor, işte yiyor içiyor da bitkide can var, şunda can var, bunda can var, bunu yiyor içiyor ve dışkı olarak çıkarıyorlar gibi çok yanlış düşüncelere saplanıyor. Allâhu Teâlâ o kadar basit şeylere hitap etmez, O’nun şanı yücedir.

Allah’ın hitap ettiği şeyde, mutlak enteresan bir şey vardır. Fırının vitrininde ekmek görürüz; ölüdür bu. Kesilmiş tavuk görürüz; ölüdür bu, ıspanak yerinde diriydi ama kökünü kestik tezğaha koyduk, ölüdür bu.

Bir insan canlı canlı ne yiyor ya?

Hiç canlı canlı bir tavuğu bağırta bağırta yediğini gören var mı veya bir ineği tutup bir tarafından, bağırta bağırta yiyor muyuz? Hayır! Yediğimiz her şey ölü, ama senin vücudunda can oluyor, onlara bak ne oluyor, ölüden diri oluyor. Ölü diriye doğru yürüyor.

Esas, ölünün diriye doğru yürüdüğü yer mezar, vücut ölüyor ebedi hayat buluyor ya cennet için ya da cehennem için.

Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîlleyl, ve tuhricül Hayye minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel Hayy.”

Meyyitten de hayat çıkıyor, Allâhu Teâlâ’nın hitap ettiği meyyitten çıkan hayat ne?

Meyyit mezara iniyor, vücutta bölgesel kıyametten sonra genel kıyamet çıkıyor, genel kıyamet ölümdür, o meyyitten de ebedi hayat için ya cennet ya cehennem için bir hayat çıkıyor, uzanıyor gidiyor. Ölüden de diriyi çıkarıyor. Allâhu Teâlâ’nın hitap ettiği bu çok basit şeyleri, Allâhu Teâlâ’nın hitabına muhatap görmeyeceksin, bu çok büyük edepsizlik olur. Allâhu Teâlâ bir şeye hitap etmişse, bunun altında çok güzel, çok enteresan gerçekler vardır. Allâhu Teâlâ onlara dikkat çeker.

İnsan, vücudundaki bölgesel kıyametlerin hiç farkına varmaz. Her dakikada, 30 milyon hücre ölür ve ömürleri biter, vücuttan bunlar atılır, yerine 30 milyon hücre yaratılır. Bunlar üniversitelerde okutulur, 30’ar bin şifre öğretilir ve bunlar göreve başlar. Bu hücrelerin içinde DNA çubukları vardır, bunları birbirine eklediğin zaman Dünya’nın çevresini 72 bin defa dolanıyor. Allâhu Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de:

“İnsan, küçültülmüş birer kâinattır” diyor, ama insan kendini bilmiyor. Bütün evliyalar diyor ki, “Kim kendini bildi, Rabb’ini bildi, kim ki kendini bilmedi, Rabb’ini bilmedi.” Kendini bilmek, kendini terbiye etmekle, sınırlı değil, sende neler var neler…

Hücreler ne yapıyor, kromozom ne yapıyor, DNA ne yapıyor, kalp ne yapıyor, ciğer ne yapıyor, göz ne yapıyor, akıl ne yapıyor, gönül ne yapıyor? Varda var… Bunlara cevap aramak lazım.

Yunus’un Şeyh’i diyor ki; “Ey Yunus, senden içeri bir Yunus var ancak yolun ona uğrarsa, oradan Rabb’ine gidersin, senden içeri Yunus’a ulaşmadıkça çok yerlere ulaşamazsın.”

Allâhu Teâlâ bir şeyi boşa söyler mi? Haşa, kesinlikle söylemez. Ne diyor:

“Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîlleyl, ve tuhricül Hayye minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel Hayy ve terzuku men teşâu bigayri hisâb.”

İnsanın mutlak ve mutlak kendisini hesaba çekmesi gerektiğini, yani bunlardan haberdar olması gerektiğini söylüyor, ha insan bunlardan haberdar olmazsa, nefsini mutmain edemez, nefsini mutmain etmeyen insanın cennete girmesi söz konusu değildir. Hepsi, birbirine zincirin halkaları gibi ilişkili şeyler.

“Biz, diriden ölüyü çıkarırız” ha nedir bunlar? 30 milyon hayatın bir anda bitişi fevkalade enteresan bir olaydır, ha hücrenin ölümü, ha bir insanın ölümü, hiçbir fark yok yani; ölüm, canlı olan her şey için aynı şeydir. 

Tavuğun ölümü de, kırkayağın ölümü de, böceğin ölümü de aynıdır. Senin hayatın, sana ne kadar ehemmiyetli ise herkesin hayatı da, ona o kadar ehemmiyetlidir. Her dakikada, 30 milyon hücre ölür ve 30 milyon hücre yaratılır -bunlar bölgesel kıyamet. Vücut yaşlanır, ölür, bu genel kıyamettir, hayatı tamamen biter.

Ve arkadaki ikinci ayet, “Tuhricul meyyite minel Hayy” devreye girer hemen, meyyitten ebedi hayata uzanan bir hayat türü ortaya çıkar ya cennete, ya cehenneme.

Konuya dönersek, ölüdende diriyi çıkartırız ya ebedi azaba ya da ebedi mutluluğa uzanan bir hayat çıkacağını Cenab-ı Hak ifade ediyor. Şimdi, ayet ve hadisler üzerine tefekkür etmemiz gerekir, bunlar hikmetin kapılarıdır.

Bakın, bir insan dünya işine çok gayret eder, sürekli arı gibi uğraşır, dünya zulmettir, dünyasız ahiret olur mu? O da olmaz ama dengeli tutacaksın. İnsanın nizamı kendi içindedir, tartacak dünya ile kaç saat uğraştın! Hepimiz dünya ile kalktığımız andan itibaren uğraşıyoruz. Dünya ile bu kadar uğraşırken, ahiretle ne kadar uğraştık? Namaz saati gelir, “Biraz sonra yaparım, şunu da bitireyim…” diye diye… Ya etme eyleme, kerahat vakti gelir, lambur lumbur kıl namazı “Ben kıldım!”, sonra Allah paçavra gibi başına çalar. Ne kadar zaman ayırdın, ahirete çalışırken, beşer dakika lambur lumbur, hadi yatsıyı da evde kıldın, biraz daha zaman harcadın yarım saat.

Peki, dünyaya ne ayırdın 10 saat, Allah’a ne ayırdın yarım saat, ya senden, daha cimri kim olabilir? Cimri insan cennete giremez!

Hem Allah beyan ediyor hem de Efendimiz, cimrilik, sırf mal, mülkle sınırlı değildir. Oraya da zaman ayırmak gerekir, yoksa gönül hikmetle dolar mı? Ne gözümüz, ne gönül, ne akıl, ne kalp, hiçbir melekemiz hikmete ulaşmaz. İşte o zaman, Allah dünyayı da alıyor elinden. Diyor ki; “Eeeeyyy ehl-i dünya, al sana, orayı da zindan ediyorum. Bana tercih ettiğin şey buydu, hadi buyur bakalım” diyor.

Bakın, bugün güneşe sırtınızı dönün, gölgenizi yakalayamazsınız, her adımda gölge, bir adım ileri gider, dünyada da böyledir. Allah’a sırtını döndüğün an, Allah’ı yakalayamazsın ama yönünü güneşe dön, her adımında, gölgen seni takip eder, seninle gelir. Onun için, hallerimize, tavırlarımıza, en azından niyetimize dikkat edeceğiz.

Allâhu Teâlâ’ya zaman ayıracağız, ha işimiz buna uygun değil mi, o zaman Allâhu Teâlâ’yı aklımızdan silmeyeceğiz, zikredeceğiz, şükredeceğiz, hamd edeceğiz, bu da ibadettir. Ama gönlümüz başka yerlerde olursa işte, o zaman gaflette oluruz. O zaman, ikinci ayet senin için tehlikeye girer, diriden ölü çıkar ama neresi için çıkar, cennete mi cehenneme mi?

Dünya Hayatına Ahiret Hayatına Çalıştığımız Kadar Çalışsaydık,  Ne Olurdu?

İşte, bu sorudan emin olabilmemiz için ki, kimse %100 emin olamaz. Burada ne yapacağız? Her hâlükârda elimiz karda da olsa dünya işinde, gönlümüz yarda olacak. O zaman kişi ibadet üzere olur, o zaman kişi kendini bilenlerden olur. O zaman kişi; sırât-ı müstakîmde yürüyenlerden olur. O zaman, kişiye ihlas sıvanır, ihlas bulanır, o zaman kişiye; hikmet kapıları açılır. Ama biz 24 saatin, 8-10 saatini uykuda geçiriyorsak, 8-10 saatini de işte güçte geçiriyorsak, kalan birkaç saati de televizyon başında geçiriyorsak, o aralarda da, beşer-onar dakika ahirete ayırıyorsak, bu yeterli mi, yoksa değil mi? Kendi mizanımıza koyup, tartacağız! Bu kadar çalışmayla, “Ben neyi hak ettim?” diyeceğiz.

“Biz dünya hayatında her gün, ahiret hayatına çalıştığımız kadar çalışsaydık, kuru ekmek bulabilir miyiz?” diye soracağız. Peki, bu dünyada ahiret için çalıştığımız kadar, çalıştığımızda kuru ekmek dahi bulamıyorsak, bu kadar az çalışmaya; ahiretten beklentimiz ne olur? Bunu kendimize soracağız. Çünkü her şey bir çalışmanın semeresidir.

Biz ebedi yaşayacağımız yer için çok küçük zamanlar ayırıyoruz ve kendimizi haklı çıkarmak için şöyle telkinlerde bulunuyoruz; “Allah, beni zengin etseydi, bende dünya için bu kadar zaman harcamazdım.” Ya Allah Allah, Yaradan’dan çok mu biliyorsun sen?

Allâhu Teâlâ diyor ki; “Kiminin imanını fakirlikle korurum, kimininkini zenginlikle, kiminin hastalıkla, kimininkini de sağlıkla korurum!” Allah ne yapıyorsa, en doğrusu bu, sen şimdi, Allah’ı mı sorguluyorsun?

Sen, “Abdiyet Makamını” yakalamaya bak, kul olmaya bak, her hâlükârda o zaman dersin ki; “Ya Rabbi, elimden bu kadar geldi.” Ama biz elimizden geleni yapmıyoruz. Sıkıntı şurada; insan kendini sorgularken, kendine yüz verir, işimize gelmez, şımartırız kendimizi, adam gibi sorgulamayız ama yapmamız lazım. İşte mizan, o zaman doğru tartar.

İşte ayette Allâhu Teâlâ diyor ki; “Biz ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkartırız”. Burada çok büyük bir ibret var. “Ey kulum, her dakikada senin vücudunda bölgesel kıyametler koparıyorum, sonra bir genel kıyamet kopacak, sonra o meyyitten bir hayat çıkacak, bu hayatı doğru yere yönlendir, cennete yönlendir” diyor. Ama bu meyyitten hayat çıktığı zaman cennete değilde, cehenneme yönlendirirsen ki, kendini sorgulamadın, sana yazıklar olsun!

Bunu bize apaçık söylüyor, yapıyor muyuz? Yapmamız lazım! Eğer; biz bu kemâlat yolunda, mübarek yolda, adım adım Rahman’ın rahmetine yürüyeceksek, bu soruları zamanı geldiğinde kendimize soracağız.

Hz. Ömer ne için diyordu; “Bugün, ben Allah için ne yaptım?” Her gün kendini sorguluyordu, yevmiye verip, peşinde adam gezdiriyordu, “Bende münafıklığın 72 maddesinden hangisi var? Bunu tahlil et, ben edemiyorum, sen takip et ve bana söyle!” diyordu, öyle sorguluyordu bu insanlar kendini. Ya biz, “Dünyada bizim, ahirette bizim!” havasındayız. Öyle yağma yok!

Kendimizi sorgulayacağız. “Nefsinizi mutmain edin” diyor Allâhu Teâlâ. Kendimizi hiç sorguya tabi tutmazsak, nefsimiz nasıl mutmain olur? Fenâ  rüzgarına ver her şeyini. Malın, mülkün, evin, araban, çoluğun, çocuğun hepsi gitsin. Dik nefsini çırılçıplak Allah’a hesap vereceksin, ver bakalım hesabını! Eğer; verebiliyorsa adam o nefse, helal olsun. O adam, Allah’ın rahmetine gider ama kem küm ediyor veremiyorsa, iş tehlikeye girer.

Peki, kendimizi nerde sorgulayacağız?

Allâhu Teâlâ’nın ayetlerinin potasında sorgulayacağız. Allah, apaçık çok güzel şeyler söylüyor, her şeyi güzel Allâhu Teâlâ’nın söylediği. Biz hangi noktadayız? Bugün kendimizi sorgulama noktasındayız. Günde bu kadar az ayırdığımız zamanla, kazandığımızdan ne umuyor ne bekliyoruz? Bu bir kapıdır, bu kapıdan gireceğiz ve tefekkür edeceğiz. Hiç kimse, dünyaya ayırdığı zaman kadar ahirete zaman ayıramaz Veli’lerden gayrısı ama bununla, ben hiç olmazsa günde yarım saat ayırıyorsa bir saat ayırabilsin gayretindeyim.

Veli’ler “daimi zikre” ulaşır onlar; 24 saat ibadettedir, hepinizin geleceği nokta budur ha! O zaman, 24 saat Allâhu Teâlâ’nın huzurundasın çalışırken de, uyurken de, gezerken de, o kalp zikreder. Kalp zikirederkende vücut ibadettedir. Bu ayet, ahiretin kapısı gibidir, müminlerin dünyadaki yolculuğudur, bunun farkında olmak lazım. Ayet-i kerimede Allâhu Teâlâ, çok güzel şeylere dikkat çeker.

Allâhu Teâlâ’nın kurduğu sistemde, insan nefes aldığı zaman havadaki oksijen kana karışır, hücreler oksijeni taşıyıp, kromozomla müşterek çalışmayla onu yakıt haline getirir. Bir arabada, benzin nasıl enerji verir, bu arabayı hareket ettirirse, oksijen de insanda o hale çevrilir, enerji verir.

Yemeğe Üflemek Doğru Mudur?

Nefesi dışarı verirkende bir sürü yaramaz madde dışarı atılır, bu nedenle Peygamber Efendimiz; “Asla yiyeceğe üflemeyin” der, şiddetle yasak eder. Vücudun bir sürü emekle, zahmetle attığı malzemeyi, sen yemeğin içine atıp, yemiş oluyorsun. Bir de terle atılan bir sürü toksin var, bunlar diriyken deforme oluyor, ölüyor ve ter ile vücut onları dışarı atıyor

Allâhu Teâlâ’nın bu yüzden dikkat çektiği   şeylerde bir kelimeye bakıp, bunun anlamı, “şudur” deyip, kestirip atamazsın, kulun sözü öyledir ama Allâhu Teâlâ’nın sözü öyle değildir. Ayet ve hadislerde zaten diğer sözlerden ayrılan bir özellik var, apayrı bir boyutta, apayrı bir haz verir, hemen fark edilir. İşte, bu ayetlerde böyle.

Dünyadaki ahirete doğru giden yolculuğumuz, daha sonra ölüden çıkan diri ya cennete ya cehenneme… Esas Peygamber Efendimizin tavsiye ettiği ayetler:

“Kulillâhümme mâlikel mülki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mülke mimmenteşâ’, ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’, biyedikel hayr, inneke alâ kullişey’in kadîr. Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîlleyl, ve tuhricul Hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel Hayy, ve terzuku men teşâu bigayri hisâb.”

Bu kısmı Peygamber Efendimiz tavsiye ediyor. Dünya hayatında da okunduğu zaman bir sürü yararı var. Müminlerin çok sık okuması gereken ayetler.

Allâhu Teâlâ; “Kur’ân mümine şifadır!” der. Kafire değil, onun azgınlığını artırır, küfür sebebidir. Nefiste, şeytanın yoldaşıdır, ulvi olan hiçbir şeyden hoşlanmaz.

Yıllardır söylüyorum, Allah’ın rızasına kavuşmak iki adımdır. Birinci adım; nefsinin kafasına bas, ikinci adım; Allah’ın rızası. Bütün mesele, onun tepesine basmak, bir türlü ona kıyamıyoruz… Bas korkma, o; şeytana dost, Yaradan’a değil!

——————————————-
NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz. 

#Allahrızası #Aliimran #Aliimran2627#ibadet #ölüdendiriyiçıkartmak #Allah #Kuran#Kuranıkerim #nimeteuflemek #nimet #hava #oksijen #kromozon #dna #hücre #ölü #diri #dinisohbet

Neden Evlilikler Hüsranla Sonlanıyor? Mutlu Evliliğin Sırrı Nedir? Kur’ân Şefaat Eder mi?

0

Şimdi Peygamber salatu selam Efendimizin sünnetidir evlenmek.

Ashap’tan bir zâtın karısı, kendisinden 15 dakika evvel vefat etti.15 dakikada, “Çabuk, bana bir hatun bulun, nikah yapın, ben Allah’ın huzuruna bekar gitmekten hayâ ederim!” dedi. Ama bu, o gündü. Bugün değildi.

Bugün birçok evlilikten, bekarlık çok daha iyidir eğer, saliha bir hatun bulunursa evlilik Peygamberimizin sünnetidir. Çünkü Peygamberimiz:

“Ben, ümmetimin çokluğu ile övünürüm” diyor.

Şimdi, mutlaka insanlar evlenecek. Bu çok hassas bir konu…

Nur Sûresi’nin (3. Ayeti)’nde Allâhu Teâlâ der ki:

“Zina yapan erkek, zina yapan bir kadınla veya müşrik kadınla evlenebilir, asla mümin bir kadınla evlenemez” der. Yasak koyar.

“Zina eden kadında ancak zina yapan bir erkekle, ya da müşrik bir erkekle evlenebilir. Mümin bir erkekle evlenemez.” Allah’ın kesin koyduğu bir hükümdür. Açın Nur Sûresi 3. Ayet’e bakın, noktası virgülüne kadar aynıdır.

Şimdi soruyorum hepimize, acaba hangi erkek evlenmeden evvel zina yapmıyor? Şimdi, evlilik temelde başlarken birtakım yanlışlar üzerine inşa ediliyor İslam’a göre. Şimdi, bu kesin Allah’ın koyduğu bir kural… Buna şu şekil, bu şekil vs. bahaneler uydurma imkanı yoktur.

Bu çok güzel bir konu. Bu konuyu tam anlayalım, tam mütalaa edelim, sonra konumuza devam edelim …

Şimdi, Nur Sûresi’nin 3. Ayet’inde ne diyor Allâhu Teâlâ:

“Zina eden bir erkeğe, zina eden bir kadın veya müşrik bir kadınla evlenebilir. Zina eden kadında, zina eden bir erkek veya müşrik bir erkekle evlenebilir. Bunun dışında, müminlere bu haram edilmiştir” diyor. Hüküm bu…

Şimdi, kendimizi ele alalım…

Şu Türk Milleti’nde, “Müslümanım!” diyen milyonlarca erkek şu oluyor, bu oluyor, evlenme çağına kadar, bu defalarca başından geçiyor ve sonra temiz bir kız bulup evleniyor, bu ayetten haberi yok, hiç haberi yok, o böyle Allah’ın yasak ettiği bir iş yaptığının farkında bile değil. Bu nadiren kız, kadın içinde oluyor, erkeklerde bu daha yoğun bir halde var.

Şimdi, Türkiye’de diyelim 30-40 milyon insan namaz kılıyor, hiçbirinin bu ayetten haberi yok. Başlarken hayata Allah’ın kesin yasak ettiği, haram kıldığı Allah’ın kesin hükmüne karşı gelerek evliliğe başlıyor. Ondan sonrada diyor ki; “Geçinemiyorum, karı dırdır ediyor…” bir ton elim azap. Birçoğu boşanma ile bitiriyor. Neden?

Bir kere evlilikte, Allah’ın rızası söz bu konusu değil!

Şimdi, bu ayete bir kere… Kur’ân’dan bir nokta eksiltemezsin, bir noktada ekleyemezsin. Bu bid’at ehli olur. “Bid’at ehli de cehennem köpeğidir”.

Allah, ne diyor? Mühim olan budur. Bu, müminin anayasası gibidir, ona göre yaşayacaksın. Ama habersiz adam… Burada günahta kasıt yok, günah var, kasıt yok. Eğer birçoğunun ayetten haberi olsaydı, belki bunu yapmayacaktı. Yapmayacak ama haberi yok. Haberi olmaması mübah mıdır? Yine değil.

Senin dünyada yemeye, içmeye, kazanmaya, gezmeye, tozmaya, uyumaya, film seyretmeye, maça gitmeye, pikniğe, balığa gitmeye… Say da say; arabayla gezmeye, alışverişe gitmeye, her şeye vaktin var! Ama Allah’ın kesin koyduğu hükümleri öğrenmeye vaktin yok! Bak, buna hafifletici sebepler bulamayız. Çünkü; ilim öğrenmeyi o kadar şiddetle tavsiye ediyor ki Cenab-ı Peygamberimiz.

Farz kendi arasında ikiye ayrılır; “farz-ı ayn”, “farz-ı kifaye”.

İlim öğrenmek kesinlikle farz-ı kifayedir yani; farzdır. Hafife alınacak bir olay değildir. Bu millet şundan, bundan, birçok sebepten dinini öğrenemiyor ve birçok günahla evliliğin eşiğine geliyor. Allah’ın haram kıldığı bir evlilik yapıyor. Sonrada birçoğu, evlilikte huzur bulamıyor. Evlilikte huzur bulan insanlarda var. Bunlar, yaptığı hayırla, hasenatla, sadakayla, Allah’ın ipine sıkı sarılmayla, şunlan, bunlan Allah’ın affına, hoşgörüsüne uğruyor. Nadirende evlilikte tesanütü bulanlar var.

Bu devrin en yaygın hastalığı bak, birçok insanın evliliği boşanma ile bitiyor. Hani, “Saliha bir kadın bulursam evlenirim, bulamazsam böylesi daha iyi!” diyor. İşte bunun kökenindeki hastalık, Allah’ın hükmüne uymamaktan kaynaklanıyor…

Eğer; bugün şu cemaatteki bir genç evlenecekse, geçmişinde muhakkak günahlar vardır, Allâhu Teâlâ’ya sıtk-ı sadakatle tövbe edecek; “Ya Rabbi, ben bunu bilmiyordum?” Bilmemekte suçtur.

“Onun içinde tövbe ediyorum, bunu bugüne kadar öğrenemediğim içinde sana tövbe ediyorum, yaptığım günaha da tövbe ediyorum, bu hükümden benim haberim yoktu!” Ve bunun için hem tövbe edecek hem de bir miktar sadaka verecek.

Sadaka; birçok belanın dahi hükmünü ortadan kaldıran bir ibadet. Ondan sonra, kafasına uygun bir evlilik yapabilir. Çünkü kasıt yoktu, haberi yoktu. 

Bunları yapmadan da lambur lumbur evlenirsin. Birçoğu mutluluğu bulamıyor, niçin? Hükme uygun bir evlilik yapmıyor, tövbe edecek! Bu ayeti bilmediği içinde tövbe edecek. Ondan sonra, kafasına uygun, tabi ki bir derviş mutlaka ancak, mutlaka imanlı, Allah’a yönelen, namazını kılan, orucunu tutan… Yani; kendi kafasına uygun birini arayacak, bulacak! Bu devirde evlenirken çok iyi düşünmek lazımdır.

Hayat yalnız geçmeyebilir, geçedebilir. Yani çok önemli bir olay değil. Ama bir genç için bu yaşta evlenmemek diye bir şey olamaz.

Peygamberimize ümmet lazımdır, hayırlı evlat yetiştirmek lazımdır. Muhakkak gereklidir ama evvela bunun altyapısı lazım. Allah’a tövbe edecek, “Ben bunu bilmiyordum!” diyecek, bilmemekte hatadır. Tövbe edip, bir miktar sadaka verecek, ondan sonra evlilik düşünecek.

“Evli insanın bir namazı, bekar insanın 40 namazına eşittir” diyor Peygamberimiz (s.a.v.).

Denizde kılınan namazların, karada kılınan namazlara göre de üstünlüğü var. “Deniz; kudreti ilahidir. Denize bakmak dahi ibadettir!” diyor Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte.

Bir şeyin temelini buzdan atmayacaksın, yazın buz erir, o bina çöker buzdan olursa, evlilikte böyle bir şey. Evvela, tövbe edeceğiz, samimi olarak tövbe edeceğiz. Mutlaka, herkesin geçmişinde bu tür günah vardır çünkü.

Abdulkadir Geylani Hz. -ki evliyanın en büyük makamlarına sahip bir zât:

“Allâhu Teâlâ beni bir oda dolusu altın ile imtihan etsin, imtihanı kazanırım ama beni bin mil uzaktaki bir kadının başörtüsü ile imtihan etse, kaybederim” diyor.

Erkek, kadına karşı zayıftır. Erkekte 1 nefis vardır, kadında 9. O 9 nefse sahip olur, erkek 1 nefse sahip olamaz. O yönde iradesi yeterli gelmez, kapılır. Her şeyi biliyoruz ama Kur’ân’dan habersiz yaşıyoruz!

40 tane film seyrediyoruz. Üç sene sonra görünen, bilmem ne filminin detayına kadar anlatabiliyoruz ama Allâhu Teâlâ’nın gönderdiği anayasadan haberimiz yok. Bu yanlış, haberimiz olacaktı! Ama Allâhu Teâlâ tövbe kapısını hep açık tutar, müminlere de şefkatlidir, merhametlidir. Hem bilmediği için hem yaptığı hatalar için tövbe edecek, bir miktar sadaka verecek. Hayırlı bir niyetle bu işe adım atabilir.

Kur’ân’dan haberli yaşamamız lazım. Kur’ân Nur’dur, Kur’ân zikirdir, Kur’ân; Allâhu Teâlâ ile konuşmaktır.

Biz, bir başbakanın huzuruna kabul edilirsek 10 yılda bir kere, kalan ömrümüzde bunu büyük bir şerefle anlatırız…

“Filan adam, başbakan iken ben onun makamına gittim, şöyle konuştum, şunu…” dedim. Allah ki, âlemlerin sahibidir. O’ndan yüce bir varlık yoktur. Bizi her gün 5 sefer huzuruna kabul eder. Öyle bir lütuftur ki, huzura kabul edilmek! O namaz ile 5 sefer huzura kabul edilirken, O’nun gönderdiği yasadan haberimiz yok!

Yani ne kadar olgun müminiz? Ne kadar o konuda başarılıyız? Bunu da herkesin kendi vicdanına bırakmak lazım. Her şeye zaman buluyoruz ama Kur’ân öğrenmeye zaman bulamıyoruz. Bence bu çok büyük bir gaflet. Kur’ân’ı iyi bilirsen, attığın her adımın muhasebesini yapabilirsin.

Allâhu Teâlâ beni nerede serbest bırakmış, nerede yasaklamış, nerede ne yapmam lazım? Eve hangi ayakla girilir? Evden hangi ayakla çıkılır? Camiye hangi ayakla girilir? Tuvalete hangi ayakla girilir? Buna kadar, hadis-i şerifler bize her şeyi açıklamıştır. Böyle yaşarsak, dünyada ve ahirette mutlu oluruz. Ama bu kuralları benimseyemiyoruz, yaşayamıyoruz, hal edemiyoruz… Tıraş olmayı, para kazanmayı, saçımız yağlanmışsa yıkayıp millete güzel görünmeyi, bu hallerin önünde tutuyoruz. Burada, o kadar yanlış, eksik var ki… Halbuki ben yarın tıraş olsamda olur, saçımı yarın yıkasamda olur, dişimi bir gün sonra fırçalasamda olur…

Şeriatın 8 hükmü vardır:

Farz, vacip, sünnet, mütehap, mübah, haram, mekruh ve müfsid. 8 temel.

Benimsememişiz, o kadar rahatız ki, yapsak ne olur, yapmasak ne olur, düşünsek ne olur, düşünmezsek ne olur, kaale alsak ne olur, almazsak ne olur, “Adam sen de olmuşuz…” Halbuki diğer hallerimiz “Adam sende…” olup, bunlara riayet etmemiz gerekir.

Biz kaftan yapmışız dünyayı. Ahiretin olduğu yere dünyayı, dünyanın olduğu yere de ahireti koymuşuz. Rahatız yani… Ne olacak yani? Cennetin tapusu nasılsa bizde! Şimdi, dervişler için cehennem pek söz konusu olmaz ama Allâhu Teâlâ’nın Yüceler Yücesi, (Allâhu Teâlâ ki hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğizde) huzuruna bin bir eksikle gitmek birçok mahcubiyet getirir bize. Dünyada yaptığımız birçok hal, birçok mahcubiyet getirir ve onlar sırtımıza yüklenir. Onun için mümkün mertebe Allâhu Teâlâ’nın huzuruna çıkmaya bir miktar da olsa yüzümüz olmalı ki, bu da bu dünyada kazanılır.

Haberiniz yok birçok şeyden… Namaz kılıyor muyuz? Kılıyoruz. 

Haccacı Zalim niye huzuruna gelen kimseyi kelleyle çıkarmadı?  Adam hepsinin kellesini vurdu. Adam kelleden kale yaptı. Horasan’da, insan kellesi kalesi. Adam zeytin satıyor, bir zeytinden çıkan yağı hesap ediyor.

“Namaz kılar mısın?”

“Kılarım.”

“Farzları nedir?”

“Bilmem.”

“Oruç tutar mısın?”

“Tutarım.”

“Farzları nedir?”

“Bilmem.”

“Zekât verir misin?”

“Veririm.”

“Farzları ne?”

“Bilmem!

“Şu yaptığın mesleği anlat!” desen, profesör adam! Zeytin şöyle tuzlanır, şöyle yağlanır, ağacı şöyle ekilir, şu şöyle zamanda şu kadar yağ verir, tek zeytinden çıkacak yağı biliyor.  “Vurun!” diyor boynunu.

“Ne yapayım anne ne yapayım, bu kelle vurulmaz mı?” diyor.

Haccacı Zalim’in kelle kestiği adamlardan acaba bizim farkımız ne? Şimdi kıyaslayalım! Ben kendimi kıyaslıyorum, kardeşlerime sözüm yok! Elektriği bilirim, inşaatın her dalını da bilirim, tesisat bilirim, şunu bilirim, bunu bilirim, bir sürü bildiğim var. Allah’ın hükmünde bilmediğimi yazıp, ayağımın altına koysalar başım Arş’a değer. Ben nasıl Müslüman’ım ya?

Yahu, bu dünyada hep mi kalacam ki bu kadar şey öğrenmişim. Bu dünyada, ben yüz bin yıl mı yaşayacağım? Hayır. Bile bile nedir yani, bu gaflet, bu ne delalet!

Ben kendimle konuşurum bazı kimse yokken. Biri görse, “Çizdirmiş, uçurmuş!” der kafayı. Kendi kendime çok yerde cevap veremem. Dünyada kalacağın kadar dünyayı, ahiret için de o kadar orası için çalışmak lazım. Yapıyor muyuz? Hayır! Neden acaba?

Zulmet, yoğun bir zulmet. Nerden kaynaklanıyor? Cemiyetlerden! İşte, birçok Allah dostu kaçmıştır inzivaya, inzivaya, çare yok.

Kur’ân Şefaat Eder mi?

Kur’ân’da size defalarca anlattım muhkem ayetler, emirler var, yasaklar var, farzlar, haram, helal, müteşabih ayetler var. Geçmiş kavimlerden anlatılır.

“Ya Habib’im, bunlar olurken, sen bunların yanında değildin. Gaybdan sana sorarlar, Biz, sana bir miktar bilgi verdik” diyor Cenab-ı Hak.

Yani; Kur’ân 7 harf üzerine nazil oldu; 7 makamı vardır, 7 cephesi, 7 penceresi olan Kur’ân. İkincisi; temiz bir müminin ikiz kardeşidir.

Kur’ân’ı öbür âlemde birçok mümin, yaşlı adam gibi görür. O, şikayetçi olur, çıkar. Der ki; “Yarabbi, ben bundan şikayetçiyim.”

Adam bakar; “Ya ben, bunu hiç ömrümde görmedim. Bu adamdan bir hak almadım, bir kötülük etmedim niye bu benden şikayetçi?”

İşte o Kur’ân’dır. Birine de çıkar şefaat eder. “Ya Rabbi, ben buna şefaat ediyorum.” Yine bakar vatandaş, “Ya ben bu amcayı hiç görmedim, hiç tanımadım, hiç iyilik etmedim, bu bana niye şefaat ediyor?”

Kur’ân çok nurlu bir ihtiyar gibi gelir Mahşer’de… Kur’ân mahluktur yani!

 

———————————————-

NOT: Sohbetlerde işittiklerinizi veya okuduklarınızı kendi kendinize yapıp, vird haline getirmeyin, tasavvuf ehli iseniz Mürşid veya vekile danışmadan günlük zikir dersine ekleme ya da çıkarma da yapmayın. Ama arasıra yapılmasında da mahzur olmadığını da belirtmek isteriz.

#Kuran #KuranıKerim #Nursuresi #evlilik #evlenme #zina #eşseçimi #karıkoca #geçimsizlik #evliliklerdegeçimsizlik #kader #niyet #zulmet #eşlerarasızulum #hangiayaklaevegirilir #hangiayaklacamiyegirilir #ibadet #farz #vacip #sünnet #haram #oruç #namaz #sadaka #dinisohbet